el-Hakem

EL'HAKEM: EI'Hakem, hükmeden, hakkı bâtıldan ayıran ve yerine getirendir.

Gerçek ve tam manasıyla hükmeden O'dur! Onun verdiği hükmü kimse bozamaz, (niçin böyle hüküm verdin diye?) O'na kimse soramaz.

O'nun kulları hakkında verdiği hükümlerdendir:

«Hakikaten insan için kendi çalıştığından başka (bir şey) yoktur. Hakikaten çalıştığı ileride görülecek.» (Necm:29-30)

«İyiler hiç şüphesiz Naim (cennetin) de, kötüler ise elbette alevli ateştedirler.» (İnfitar:13-14)

İyilik saadete, kötülük ise şekavete sebep olur. Zehir ile ilâç gibi. Biri öldürür, diğeri ölecek durumda olan hastaları iyileştirir.

Madem ki hikmetin manası, sebepleri düzenleyip müsebbebata yöneltmektir. Öyleyse o, mutlak hikmet ve hüküm sahibidir. Zira özet olarak da tafsilatlı olarak da bütün sebepleri yaratan ve onlara yön veren O'dur!

Kaza ve kader de Allah'ın hükmünün birer neticeleridir. (Yani bunlar da ilâhî hükümden meydana gelmişlerdir.)

Onun tedbiri, sebeplerin, müsebbebata tevcih edilmesi, yer, gökler, gezegenler ve diğer belirli zamana kadar hareket edecek eflâki tedvir etmesi babında bir esastır.

Kazası şu ayette belirttiği gibidir: «Bu suretle onları, yedi gök olmak üzere iki günde vücuda getirdi. Her gökte ona ait emri vahyetti.» (Fussilet:12)

Bu sebeplerin tevcihi, ondan doğacak Müsebbeblere doğru yavaş yavaş, belirli ölçülerde hareket ettirmektir. İşte bu da O'nun kaderidir.

Demek ki, hüküm ilk küllî tedbir (göz açıp yumuncaya kadar zaman alan) ilk emirdir. Kaza; daimî ve küllî sebeplerin küllî olarak va’zıdır (konulmasıdır). Kader ise; Küllî sebepleri, takdir ve hesap edilmiş hareketlerle, yine ne fazla ne de noksan olan, belirli bir ölçüde olan müsebbeblere doğru yöneltmekten ibarettir. Bu sebepledir ki, varlıkta (Kainatta) cereyan eden hadisat hep onun kaza ve kaderi iledir. Mesela saat ve takvimi düşünelim. Bunu icad eden kimsenin üç şeye muhtaç olduğunu anlamakta güçlük çekmeyeceksin:

1 — Tedbir: Arzu edilen şeyin meydana gelmesi için, alet ve sebeplerden nelerin icab ettiğini düşünmek. İşte bu, hükümdür!

2 — Bunun esasını teşkil eden yukarda isimleri geçen aletleri edinmek. İşte bu da Kazadır.

3 — Sonra bu âletleri yerli yerine koymak ve her âletin vazifesini yürürlüğe sokmak. Bu suretle takvim ve saat çalışır. Böylece namaz vaktinin geldiği anlaşılır, halk namazlarına koşarlar. İşte bütün bunlar, belirli ölçü dahilinde olur. İşte buna (kader) denilir.

Bu misalimizi iyice anladıktan sonra, şimdi şunu da iyi anla:

Allah tarafından takdir edilmiş ve belirli bir ölçü verilmiş hâdiseler de böyledir. Bir santim ne ileri gider ne de geri kalır. Allah nasıl takdir ve tayin etmiş ise öyle olur. Her şeyi belirli bir ölçüdedir.

Şurası da bir gerçektir ki, Allah işini bilmiş ve her şeye belirli bir ölçü vermiş de öyle yaratmıştır.

Gökler, felekler, yıldızlar, yer, deniz, hava ve kâinattaki o muazzam cisimler, tıpkı o âletler gibidir.

Bütün feleklerin, yıldızların, yerin, göklerin, güneş ve ayın hareketi bir hesaba bağlıdır. Tıpkı, takvim ve saat gibi.

Meselâ bugün çıplak gözle baktığımızda güneşin hareket edip doğuya gelmesiyle bütün dünya aydınlığa boğulmakta ve herkes işine gücüne gitmektedir. Batıya gidip batınca da her tarafı karanlık basmakta ve herkes evine çekilmektedir. Belirli bir menzilde olduğu zaman da havalar ısınmakta, meyveler olgunlaşmaktadır. Oradan başka yöne çekilince bu sefer, kış gelmekte soğuk artmaktadır.

Ortalara gidince bu defa da ilkbahar başlar, her tarafı yeşillik kaplar.

Bu bilinen şeyler. Ya bilmediklerimiz? Akıllara durgunluk, kalbe heyecan veren nice hâdisat vardır ki bilgimizin çok ötesine düşerler.

Mevsimlerin değişmesine ne dersin? (Tesadüf eseri midir?) Hayır; onlar da Allah'ın takdiri ile değişmektedirler. Onların değişmesindeki ölçü de belirlidir. Güneş ve Ay'ın hareketine bağlıdır (Gazali bu sözü zamanımızdan dokuz asır evvel söylemiştir. Bugün ilmen sabit olan bu hususun o zaman bilinmesine ve bu gerçeklerin Avrupa'da ancak zamanımızdan dört asır evvel kabul edilmesine okuyucularımızın dikkatini çekeriz.)

İşte âyet: «Güneş de Ay da hesapladır.» (Rahman:5) Yani onların hareketleri de belirli bir hesaba bağlıdır. (Öyle kendiliklerinden tesadüfi hareket etmezler.)

İşte bu takdirdir (Kaderdir). Küllî sebeplerin vaz'ı ise Kaza, birinci tedbir ise Hükümdür.

İşte bütün işlerin böyle olmasında, Allah âdil bir hüküm ve hizmet sahibidir.

Nasıl ki âletler, yapıcısının, iradesi dışına çıkamazlar, onun istediği gibi çalışırlarsa, işte kâinatta vukua gelen bütün hâdisat iyi-kötü, faydalı - zararlı ne varsa; bütün bunlar Allah'ın iradesi ile olmaktadır. Onun için sebeplerini iyi anla. (İşte onları bunun için yaratmıştır!) kavlinin mânası budur!

Allah'ın işlerini adî misallerle anlatmak güç bir şeydir.

Misaller, teşbih için verilir. Öyleyse sen misali bırak, maksuda karşı uyanık ol, her türlü temsil ve teşbihten uzak dur.

TENBİH:

Yukarıdaki misalden, tedbir, kaza ve hüküm babında kulun faydalanacağı hususları anlamış bulunuyorsun. Bu, kolaydır. Asıl güç olan iş; nefisle mücadele etmek, din ve dünya işlerini yoluna sokmak için gerekli olan isabetli hareketleri tayin etmektir. Cenab-ı Hak, sırf nasıl hareket edeceklerini görmek için kullarını yeryüzüne, bunun için istihlâf etmiştir.

Dini bakımdan kulun bundan istifade edeceği hakikat şudur:

Allah'ın dediği ve dilediği ne ise o olur. Kul buna böylece inanmalıdır.

Olan, vaktiyle ne takdir edilmiş ise odur. Mutlaka olacaktır. Bunun önlenmesi imkânsızdır.

Öyleyse üzüntü boşunadır. Kulun yapacağı şey, rızkını gayet vakar ve sükûnet içinde, endişeye kapılmadan, telâşa düşmeden aramasıdır.

Biz bu anlattıklarına göre, iki müşkülle karşı karşıya kalıyoruz:

1 — Üzüntü, niye boşuna olsun. O da diğerleri gibi mukadder değil midir? Madem ki mukadderdir, mutlaka olacaktır!

2 — Madem ezelde ne takdir edilmiş ise o oluyor, öyleyse çalışmak neden? diye sorarsan, cevabımız şöyledir:

Bizim üzüntü boşunadır dememizden kastımız o mukadder değildir anlamı taşımaz. Çünkü biz diyoruz ki, üzüntü takdir edilen şeyi önlemez. Çünkü olacak bir şeye üzülmek cehalettir. Çünkü olacak şeyi eğer olacaksa ondan kaçınmak ve ona karşı üzüntü duymak, onu önlemez. Bu henüz acı ile karşılaşmadan, acının geleceğinden korkmak gibi bir şeydir. Olacak şey şayet mukadder değilse, o zaman üzülmenin hiç manası kalmaz. İşte bu iki cihetten üzüntünün boşuna olduğunu söylemiş olduk.

Çalışma meselesine gelince:

Bunun cevabını Peygamber Sallaîlâhü Aleyhi ve Sellem’in şu mübarek hadisi vermiştir:

«Çalışın, her biriniz kendisi için yaratılan şeye müesserdir.» (Bu hadisi Taberani, Kebirde, İbni Abbas (R.A.) ile İmran bin Hüseyn (R.A.)'den rivayet edilmiştir.)

Bu hadisten şu kastedilmiştir: Kendisine mutluluk takdir edilen kimseye bu mutluluk mutlaka bir sebebe mebni olarak takdir edilmiştir. O sebepleri elde etmek, kul için zor değildir: İtaat etmek suretiyle elde edebilir.

Kendisine bedbahtlık takdir edilen kişiye de bu, bir sebebe mebni olarak takdir edilmiştir ki o sebep hiç şüphe yok ki tembelliğidir.

Belki tembelliğine sebep şöyle bir düşünce olabilir: «Ben mutlu olacaksam, zaten çalışmaya lüzum yok, mutsuz olacaksam, zaten mutsuz olacağım ne diye çalışayım?»

Bu düşünce tarzı sakattır. Çünkü böyle düşünen; bilmiyor mu ki, mutluluğu ilim ve amel sayesinde gerçekleşiyor. İlim ve ameli elde edemezse bilmelidir ki bu, onun mutsuz olmasının bariz bir alâmetidir.

Buna bir misal verelim: Meselâ, imamet derecesinde bir fakih olmak isteyen kişiye, «çalış, ilim tahsil et» denir. O da:

— Eğer Allah ezelde benim imamlığımı takdir etmiş ise çalışmama ne lüzum var? Yok eğer cahil olmamı takdir etmişse, zaten cahil olacağım, çalışmak bana ne gibi bir fayda sağlayabilir? diye mukabele eder.

— Sen de bu fasit fikir hâkim olduktan sonra mesele yok, zaten ezelde senin cehaletin takdir edilmiştir. Çünkü ezelde imamlığı takdir edilen kişi, —buna ancak sebeplerine tevessül etmekle ulaşılacağını bildiği için — esbaba tevessül eder ve üzerinden durmadan tembellik ve miskinlik telkin eden o yanlış düşünceyi atıverir.

Demek ki, çalışmayan imamet derecesine kati surette ulaşamamaktadır.

Çalışan ve sebeplerine tevessül eden kişinin ise, önüne bir engel çıkmadıkça, doğru yoldan yürüdükçe, mutlaka imamlık derecesine yükseleceğine katiyetle hükmedebiliriz.

İnsanoğlu şunu da iyi bilmelidir:

Kişi, saadete ancak selâmet bulmuş bir kalple vasıl olabilir.

Kalp selâmeti; nefsin tezkiye ve yetiştirilmesi çalışmakla elde edilir.

Evet, hükmü müşahede babında kullar derece derecedirler: Kimi işin sonunu düşünür, acaba nasıl olacak sonum diye. Kimisi önünü acaba ezelde hakkımda ne takdir edildi, diye düşünür. Bu, bir öncekinden daha iyidir. Çünkü, işin sonu önüne, yani ezelde ne takdir edilmişse ona bağlıdır.

Kimisi de ne maziyi ne de geleceği düşünür: İşte bu anın adamıdır, Allah'ın kaza ve kaderine razı olmuştur. Allah tarafından ne gelirse gayet rahatlıkla onu kabul etmiştir. Bu ise, önceki ikisinden daha iyidir. Kimisi de var ki: Ne anı ne geçmişi ne de istikbali düşünür. Kalbi ilâhî hükme gömülmüş ve devamlı şuhud halindedir. İşte en üstün derece budur.