el-Adl
EL'ADL: El'Adl, denklik ve adaletle hükmedendir.
Bunun mânası âdil (Adalet sahibi) demektir.
Adalet sahibi demek, kimseye zulüm etmeyen, yaptığı işi âdil yapan, verdiği hükümde adaletten ayrılmayan demektir.
Adil, ancak adaleti ile tanınır. Adalet ise yapılan işte tecelli eder.
Allah hakkında bu vasfı anlamak isteyenin, her şeyden önce yedi kat gökten al da ta yerin dibine kadar olan varlıklarda cereyan eden Allah'ın işlerini iyice bilmesi gerekir.
Allah'ın yaratmış olduğu mahlûkatta hiçbir kusur göremeyince, tekrar bakar yine kusur göremez, yine bakar bu sefer yine kusur göremez. Çünkü Allah'ın güzel ve noksansız yarattığı kâinatın, göz kamaştırıcı nizam ve intizam içinde olduğunu görünce âdeta şaşkına uğrar, ne yapacağını, ne diyeceğini bilmez bir hale gelir. Ancak o anda Allah'ın adaletinin birçok anlamlarından belki birkaçını anlamış olur.
(Allah), mevcudatı, ruhanî ve cismanî olmak üzere başlıca iki kısımda yaratmıştır. Yarattığı yaratıkların hakkını tam manasıyla vermiş, yerli yerine yerleştirmiştir. O, bu itibarla cevad (son derece cömert) olmuştur. Sonra onları gayet güzel ve göz alıcı bir şekilde tertip ve tanzim etmiştir. İşte bu itibarla da O, âdil (adalet sahibi) olmuştur...
Yer, su, hava gökler, yıldızlar, kainatın büyük cisimlerinden sayılırlar.
Allah, bunları yaratmış ve gayet mükemmel bir şekilde nizam ve intizama sokmuştur. Yeri (toprağı) en alta koymuş, onun üzerine de suyu koymuş, suyun üzerine de havayı, havanın üzerine ise gökleri yerleştirmiştir. Bu tertip tersine olsaydı dünyanın nizamı altüst olurdu. Bunun izahı herhalde biraz güç olacak; onun için halk (Avam) seviyesine inelim de şöyle izaha çalışalım:
Kişi önce kendi bedenine baksın: O beden, tıpkı kâinatın çeşitli cisimlerden meydana geldiği gibi çeşitli azalardan meydana gelmiştir. Meselâ insan vücudu, kemik, et ve deriden teşekkül etmiştir.
Allah evvelâ kemikleri yaratmış ve ona et giydirmiştir, sonra cildi (Deriyi) ete giydirmiştir. Bu, böyle olmayıp da tersi olsaydı ne olurdu? İnsan vücudunda görünen şu muazzam nizam ve intizam kalır mıydı?
Bu misali anlamakta güçlük çekiyorsan sana bir misal daha vereyim:
İnsan için çeşitli azalar yaratılmıştır. El, ayak, göz, burun ve kulak vs.
Cenab-ı Hak bu azaları yaratmakla Cevad (son derece cömert) olmuş, ve bunları yerli yerine koyup yerleştirmekle de son derece adil olmuştur. Çünkü O, gözü bedenin en münasip yerine koymuştur. Eğer onu kafanın üstüne veyahut ayağın üstüne ya da elinin üstüne veyahut başının tepesine koysaydı, çok çirkin bir manzara arz ederdi ve devamlı olarak tehlikeye maruz kalırdı.
Elleri de omuzlara asmıştır. Ya onları kafada, yahut dizlerin üstünde yaratsaydı, arz edeceği çirkinlik yüzünden ona bakılabilir miydi?
Havassı Hamseyi (beş duyuyu) da başta yaratmıştır. Çünkü bunların her birerleri casusluk vazifesini görürler, Bunlar üstte değil de yanda veyahut alt kısımda yaratılmış olsalardı bir şeye yarar mıydılar? Her azayı böyle şerh edecek olursak konu uzar. Onun için şuna dikkatini çekerim: Allah her azayı yerli yerine yaratmıştır. Eğer yerli yerine değil de biraz sağda veya solda, aşağıda veyahut yukarıda yaratılmış olsaydı, yetersiz, yahut boş, veya da çirkin olurdu. Hatta bakılmayacak kadar kötü bir manzara arz ederdi.
Burunu görmüyor musun: yüzün tam ortasında yaratılmıştır. Ya başta veyahut alında, yahut da yanakta yaratılmış olsaydı nasıl olurdu acaba? Ondan beklenilen faydayı verebilir miydi?
Allah’ın hikmetini idrak etmeye biraz daha gayret edebilirsin: Bak güneşi gökte yarattığı zaman, beyhude yaratmamıştır. Çünkü O, bütün gökler arasında bir vasıtadır. Onu gerçekten tam yerinde yaratmıştır. Lâkin ne var ki sen onun hikmetini anlayamıyorsun! Çünkü gökler ve yer hakkında pek az tefekküre sahipsin! Eğer onlara, hakkıyla bakabilsen onlarda görecek olduğun acayip ve gariplikler bedeninde gördüklerini unutturur.
Ah keşke kendi şahsında bulunan hikmetleri anlamayı tamamlasaydın da Afak-ı Semaya bakabilseydin! İşte o zaman şu ayetin sırrına mazhar olanlardan olurdun: «Gerek afakta gerek kendi nefislerinde ayetlerimizi yakında onlara göstereceğiz.» (Fussilet:53)
Sonra, sen nerde, şu ayeti kerimenin sırrına nail olmuş kişi nerde: «Biz İbrahim’e, kesin ilme erenlerden olması için göklerin ve yerin büyük mülkünü de öylece gösteriyorduk.» (En’am:75)
Bütün emeli ve gayesi dünya olan, hırsın köleleştirdiği kişiye, gök kapıları açılır mı hiç?
O, ismi öğretecek başlıca yolu anlatan bir işaretten ibarettir. Tam manasıyla açıklayacak olursak ciltlerle kitap yazmak gerekir.
Bütün isimlerin manaları da böyledir. Onlar da böyle izah ve şerh edilir. Çünkü isimler, fiillerden türediği için, fiiller anlaşılmadan izah edilemez! Allah'ın varlıktaki fiilleri tam manasıyla bilinmeden isimleri tam manasıyla anlatılamaz. Çünkü Allah’ın fiilleri sonsuzdur!
Ama mücmel olarak, kul bu isimlerin manalarını bilebilir. Bilgisine göre de bu isimlerden nasibini alır. Bu uzun uzun bahsedilmesi gereken bir mevzudur. Bu kitabın gayesi ise, sadece kişiye bir anahtar vermektir.
Cenab-ı Hakk'ın bu isminden kulun istifade edebileceği husus şudur:
Her şeyden önce kul, şehvet ve öfkesini, akıl ve dine hizmetçi etmelidir. Eğer aklını, şehvet ve öfkesine esir edip de onların (Şehvet ve öfkesinin) dediğini yaparsa, adaletten ayrılmış ve kendi nefsine zulmetmiş olur.
Bu kendi nefsi hakkında riayet etmesi gereken bir adalet anlayışıdır.
Tafsilâta gelince: Şer’i Şerifin çizdiği hudutları aşmamakla adalete riayet etmiş sayılır. Şayet İlahî hudutları aşarsa, hemcinsine karşı haksızlık ederse, o takdirde adaletten ayrılmış ve zülüm etmiş demektir.
Sahibi bulunduğu her azaya karşı adaletine gelince; onları yerli yerinde yani Allah'ın emrettiği şekilde kullanmaktır!
Eğer söz sahibi bir kimse ise çoluk çocuğuna ve halkına karşı nasıl davranması gerektiği meydandadır, izaha gerek yoktur.
Çokları zanneder ki, zülüm başkalarına eziyet etmekten; adaletse başkalarına yardım etmek ve onlara iyi davranmaktan ibarettir. Oysa durum hiç de sanıldığı gibi değildir. Çünkü bir melik (idareci), silâh, para, kitaptan meydana gelen mallarını taksim ederken, bütün paraları zenginlere, kitapları askerlere, silahları da alimlere verse, belki böyle yapmakla faydalı bir iş yapmış olur. Lâkin verdiği şeyler yerini bulmadığı için, yani taksimatı icab ettiği şekilde yerli yerine yapmadığı için adaletten ayrılmış olur.
Bunun tersi, hastalara acı ilâçları vermekle iyileştirir, canileri de bir ceza vermek suretiyle öldürürse onlara belki eziyet etmiş olur. Fakat adaleti de yerine getirmiş olur. Çünkü yaptığı işler haksız değil, bilakis hakkın ve adaletin gerektirdiği işlerdir.
Din yönünden kulun bundan istifade edebileceği hususa gelince:
Her şeyden önce kulun, Allah'ın yaptığı bütün işlerde, hükümlerinde, emir ve yasaklarında adil olduğuna inanması gerekir. Allah'ın emirleri ister kendi isteklerine uysun ister uymasın. İster kendi menfaatleriyle bağdaşsın ister bağdaşmasın. Allah mademki emretmiştir, doğrudur. Onun emrini yerine getirmesi lâzımdır. Madem ki yasak etmiştir yine doğrudur onun yasaklarından uzak durması lâzımdır.
Allah'ın emrine sarılmazsa, mutlaka zarara girmiş olur. Çünkü o, Allah kadar bilemez. Onu, Rabbi kendisinden daha iyi bilir.
Nitekim kanının alınması gerekli olan bir hasta, «acıya dayanamam» diyerek kan aldırmaktan imtina ederse, bu acıdan daha büyük zararlara girmiş olur.
İşte kulun, Allah'ın yaptığı bütün işlerde haklı ve adaletli olduğunu bilmesi ve buna böyle inanması gerekir.
Çünkü iman, inkârı kökten keser, zahiren bütün itirazları süpürüp atar.
Kişi, zaman ve feleğe kabahat yüklememekle mükelleftir. (İşte ne yapalım bu yaptıklarımız zaman icabı. Zalim felek geldi de bizi mi buldu?) gibi sözlerle zamanı ve feleği suçlamak -ki bu zamandaki insanlarını ekserisinin yaptıkları gibi- bir cehalet örneğinden başka bir şey değildir. Kul şunu iyi bilmeli ve aklına koymalıdır ki, her şey bir sebebe bağlıdır. O şekilde tertiplenmiştir. Allah tarafından nasıl tertip edilmiş ise öylece vuku bulmaktadır.
Allah'ın tertibinde haksızlık olamaz, Allah’ın her dediği doğru ve her yaptığı da adildir.