El-Aliyy

EL'ALİYY: El'AIiyy bütün rütbelerden üstün, derecesi, pek yüksek rütbeli olandır.

Bu öyle bir rütbedir ki, bunun fevkinde rütbe yoktur, bütün rütbeler ondan aşağıdır. Çünkü bu kelime, Ulûv (yükseklik) kelimesinden meydana gelmiştir. Bu ise es-Süfl (Alçak) kelimesinin karşıtıdır.

Bu, merdivenler gibi, basamaklı yerlerde ve şeylerde yani hissedilen hususlarda olur ya da tertibi aklîden olan varlıkların manevî rütbeleridir. Yer bakımından olan yüksekliğe mekânı yükseklik denir.

Öbür çeşit rütbe yüksekliğine de ulvî yükseklik denilir.

Akli dereceler, aynı hissî dereceler gibi anlaşılmaktadır.

Aklî derecelere misal sebep ile müsebbip, illet ile ma'lül, fail ile mef'ul, kabul edenle kabul edilen, kâmil ile nakıs arasındaki derece farkları gibi...

Bir şey, sebep olarak takdir edildiğinde o, ikinci bir şeyin sebebidir, ikinci bir şey üçüncü bir şeyin sebebidir. Üçüncü ise dördüncünün sebebidir.

Meselâ on sayısına kadar bu böyle devam eder. On, derece itibariyle en son olmuştur. Sebep olma bakımından bir, birinci derece sayılmıştır. Ve o âlâ (yüksek) dir.

İmdi birincinin ikinci üzerindeki üstünlüğü (yüksekliği) mâna itibariyledir, mekân itibariyle değil. Demek ki, yücelik (yükseklik) üstünlük itibariyle olmuştur. Tedricî aklî'nin mânasını anlamışsan şunu iyi bilmelisin:

Kâinat aklî derecelere ayrılacak olursa, Allah'ın en yüksek derecede olduğunu kabul etmek lâzımdır. Çünkü onun üstünde hiçbir derece tasavvur edilemez! Çünkü Mutlak yüce O'dur, O'ndan başka olan yücelikler (yükseklikler) madununa izafetledir ki, onun üstünde mutlaka bir yüce de bulunabilir.

Aklın taksimine misal:

Mevcudat, sebep ve müsebbip olarak ikiye ayrılır. Sebebin müsebbip üzerindeki üstünlüğü rütbe üstünlüğüdür. Mutlak üstünlük ise Müsebbibil-Esbâb'a mahsustur.

Yine mevcudat, ölü diri olarak ikiye bölünür: Diri, yalnız hissî idrake sahip olan hayvan, hissi idrakle birlikte aklî idrake de sahip olan bir varlık olmak üzere ikiye bölünür. Hissî idrakle birlikte, aklî idrake sahip olan da, şehvet ve öfke taşıyan insan, şehvet ve öfke taşıması mümkün olduğu halde bunlardan salim olan melekler olarak ikiye bölünür. Bu anlattıklarımızın hepsi hakkında müstahil olan bir varlık vardır ki biz buna Allah diyoruz. Şimdi bu tedricî taksimattan şunu elde etmiş oluyoruz:

Melek insandan üstündür, insan hayvandan üstündür. Allah ise bunların hepsinden üstündür. Çünkü mutlak üstün ve yüce O'dur!

Çünkü O, diridir. Hayat veren O... Mutlak âlim olan O... Ulemanın ilmini halk eden O... Her çeşit noksan sıfatlardan münezzeh olan O...

Ölü, kemâl derecelerinin en alt derecesinde kalmıştır. Diğer tarafta yani bütün bunların ötesinde ve fevkinde Allah vardır. Allah'ın üstünlüğünü ve yüceliğini böyle anlamak lâzım.

Çünkü bu isimler, gözle görünen şeye nispetle önce böylece vaz edilmişlerdir ki bu, avamın anlayacağı derecedir.

Sonra havasta olduğu gibi bazı basiretlerin bulunduğu anlaşılınca, bu sefer ondan bazı mutlak lâfızları istiare ettiler. Bu defa bunları havas anladı, avam anlamadı. Çünkü onların idrak gücü, ancak o kadardır.

Onlar azameti (büyüklüğü), mesafe, yüksekliği mekân itibariyle anlayabildiler de fevkiyet (üstünlük) ancak bundan ibaret sandılar.

İmdi bu anlattıklarımı anladığın zaman, arşın ne demek olduğunu anlamakta güçlük çekmezsin! Çünkü Arş, cisimlerin en büyüğüdür. O, hepsinin üstündedir. Cisimler gibi ölçülmekten, tartılmaktan münezzeh olan Ulu varlığın yüceliği rütbe itibariyledir. Yoksa bir mekân üstündedir, anlamında değildir. Arşın zikredilmesi ise, çünkü arş bütün cisimlerin üstündedir, hepsinin üstündedir. Onun için onun üstünde olansa her şeyde üstün olacağı muhakkaktır.

Meselâ halife, sultandan üstündür. Derler ve bu sözle onun bütün insanlardan üstün olduğunu tembih ederek anlatmak isterler.

Fevkiyetten mutlaka mekânı anlamak isteyen ve bu anlayışta ısrar eden hululinin aklına şaşarım. Mahfilde yan yana oturarak iki büyük insanı göstererek bunlardan hangisi üstündür dersen şu cevabı verir:

Şu adam, o adamın üstünde oturuyor. Halbuki onun, o adamın üstünde değil de yanında oturduğunu biliyor. Çünkü üstünde otursa başında oturması gerekir. Veyahut başının üstünde olan bir binada oturması icap eder.

Tutup ona «yalan söylüyorsun, adam üstünde değil, yanında oturuyor» dersen, bu defa da sana öfke ile bakmaya başlar ve ben üstünlükle rütbe üstünlüğünü (yüksekliğini) kastediyorum, yer yüksekliğini değil, diyerek sana yan yan bakmaya başlar. Çünkü, gerçekten sadre (koltuğu) yakın olan, uzak olana nispetle (rütbe) bakımından daha yüksek olduğunu kabul etmiştir.

TENBİH:

Kulun mutlak yüce olması asla düşünülemez. Çünkü onun üstünde her bakımdan yüksek birinin bulunması mümkündür. Meselâ Peygamberler ve Melekler derecesi herhangi bir kulun derecesinden yüksektir.

Evet belki kendi cinsinden olan bütün insanların üstünde olması bir kul için mümkün olabilir. Bizim Peygamberimiz Hazreti Muhammet Mustafa (S.A.V.) gibi. Lâkin bu da mutlak yücelik sahibine nispeten noksandır. Çünkü O'nun yüceliği, kendisinin dûnunda olan diğer mevcudata göredir. Bu ise vücup tarikiyle değildir. Zira ondan yüksek birinin bulunması da mümkün olabilir.

Mutlak yüce olan, öyle bir varlıktır ki, onun üstünde ne izafet tariki ile ne de nakızının mukarin olduğu herhangi bir varlığın bulunmasıyla hiçbir üstünlük ve yücelik yoktur.