El-Hafiz

EL'HAFÎZ El'Hafîz yanılıp unutmayan, yapılan işleri tutan, yeri ve gökleri, ve bütün varlıkları belli vaktine kadar bozulmaktan koruyan afat ve belâdan saklayandır.

O, gerçekken Hafiz (Koruyucu)'dur.

Hıfz = korumak, kelimesinin manasını anlamak iki yönden olur. Birincisi, varlıkların devamını (belirli bir zamana kadar) sağlamak, muhafaza etmek ki, Allah, gökler, yerler gibi fazla yaşayan varlıkların da hayvan, bitki ve insan gibi ömrü az olan varlıkların da hafızıdır.

İkincisi, birbirlerine zıt olan şeylerin, yekdiğerlerine saldırmasını önlemek, birbirlerinin şerrinden onları korumak.

Meselâ su ile ateş gibi. Bunlar birbirlerinin zıddıdır. Yekdiğerlerine saldırabilirler. Meselâ su ateşi söndürür, ateş de çok ve önlenmeyecek durumda olursa suyun bulunduğu yeri yakıp kavurur. Su da buhar haline gelir.

Tezad ve teaddi hararet ve bürudet arasında, birbirlerini yendikleri zaman elle tutulur derecesinde görülebilir. Rutubetle kuruluk da böyledir. Birbirlerine zıt unsurlardan teşekkül etmiş bütün varlıklar da böyledir.

Canlı bir varlığı ele alalım: Mutlaka yaşaması içirt hararet lâzımdır. Hararet olmazsa yaşayamaz. Kan gibi bedenine bir gıda olan sıvı bir şeyin de bulunması lâzımdır. Azaları birbirine kenetleyecek ve ayakta tutacak kemikler gibi kuru olan unsurlarında bulunması lâzım gelmektedir.

Hararetin kuvvetini ve şiddetini azaltacak ve vücuda itidali sağlayacak bir bürudet (soğukluk)un da olması gerekmektedir.

İşte bunlar birbirlerine zıt şeylerdir. Allah bunları insan bedeninde hatta her canlının vücudunda bir araya getirmiştir. Ve aynı zamanda bunları, birbirlerine saldırmaktan da menetmiş, korumuştur. Öyle olmasaydı bir vücutta bulunan zıt şeyler (unsurlar) yekdiğerlerine saldırırlardı, dolayısıyla da vücut diye bir şey kalmazdı.

Allah bunları, kâh eşit kuvvette kılmakla, kâh mağlûp olan tarafın imdadına yetişmekle korumuştur.

Bunu bir misal ile izah edelim:

Meselâ, hararet rutubeti yok eder, kurutur. Mağlûp olduğu zaman, bürudet ve rutubet zayıflamaya hatta yavaş yavaş yok olmaya başlar. Hararet ve kuruluk fazlalaşır. Bunu önlemek için Allah başka bir cisimle o rutubetin imdadına yetişir. Ona bir susuzluk verir, su içme ihtiyacını duyar. Su içtiği gibi harareti bertaraf edilmiş olur. Böylece vücutta gereken muvazene temin edilmiş olur.

Şimdi Allah'ın, yiyecekleri, suları ve ilaçları neden halk ettiğini daha iyi anlamış oluyoruz.

İnsanların sağlığını koruyacak ilâç ve âletlerin yaratılmasının sırrı da bir kere daha meydana çıkmış değil midir? İşte bütün bunlar, zıt unsurlardan meydana gelen canlı varlıkların bedenlerini korumak için yaratılmışlardır. İnsan varlığını helake sürüklenmekten koruyacak en belirgin sebeplerdir bunlar.

Çünkü insanoğlu yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanıp öldürülmeye her zaman maruz kalmaktadır. Allah ona, gören göz, işiten kulak, koruyan el, vurup öldüren silâh vermekle korumuştur.

Bütün bunlara rağmen kendisini korumaktan âciz olabilir. Bunun da çaresini bahşetmiştir: Yürüyen hayvana ayak, uçan kuşa kanat vermiştir.

(Konuyu biraz daha açıklayalım:) Kudreti yüce olan Allah'ın hıfzı (koruması) varlıktaki her şeyi kuşatmıştır, hatta yerden biten otu bile muhafaza etmiştir. Onun içini (özünü) korumak için ona kabuk vermiştir.

Bir kutu gibi onu, kabuğunun içinde saklamıştır. Yumuşak kalması için de ona yaşlık bahsetmiştir.

Mücerret kabukla korunmayacak şeyi, ona diken vererek korumuştur. Neden mi? Onu bazı mütecaviz hayvanlardan korumak için.

Demek ki; bitkilere göre diken, hayvanlara göre boynuz veya pençe ne ise odur! Hatta ve hatta suyun her damlasına, zıddı olan bir unsurdan korumak için bir unsur ihsan etmiştir. İzah edelim: Meselâ suyu bir kaba koysak orada uzun bir müddet kalırsa hava haline gelir. Hava onu su olmaktan çıkarır. O suya parmağını sokup çıkarırsan parmağına yapışan ve yere dökülmeyen bir madde hasıl olur. Oysa onun hemen yere damlaması icap ederdi.

Öyleyse suyun her damlasını koruyan bir şey vardır. O, kendi kendini koruyamaz; mutlaka bir koruyucuya ihtiyacı vardır.

Haberde varid olmuştur: Gökten inen yağmurun her damlasına, onu yerde kararlaştıran yerine rahatça inebilmesini sağlayacak bir melek verilmiştir.

Bu, basiret erbabına gizli değildir. Basiret erbabı bunu rahatlıkla görmektedirler. Ben de size yolu gösterdim. Öyleyse Habere (Hadîse) taklidi değil de basiretle (göre göre) inanın!

Cenab-ı Hakk'ın eşyayı nasıl koruduğunu izah edecek olursak, söz çok uzar.

Bu ismin mânası, ancak Allah'ın yüceliğini ve kâinatı koruma gücünü uzun uzun düşünmekle bilinebilir. Yoksa lügatteki iştikakı ve «HIFZ» kelimesinin mânasını alelicmâl tevehhüm etmekle değil.

TENBİH:

Kullardan bu vasfa lâyık olan o kişidir ki, azalarını, kalbini, dinini ve ahlâkını; öfke, şehvet hücumlarından, nefis ve şeytanın entrikalarından kurtarır. Çünkü O, uçurumun tam kenarında sayılır, eğer sıkı durmazsa, daima yanında bulunan bu helak edici düşmanları onu iter ve uçuruma yuvarlarlar.