Resulullah'ın Kabe yapımına iştiraki

Kâbe-i Şerif, Allah'a ibâdet etmek ve orada O'nu birlemek için Allah adına yapılmış ilk binadır. Peygamberler babası diye bilinen İbrahim (a.s.) putlarla savaştıktan ve içinde putların dikildiği mabetleri yıktıktan sonra, Kabe'yi inşâ etti. İbrahim (a.s.) Kur'ân-ı Kerîm'in şu beyanına göre, Allah katından kendisine gelen vahiyle orayı yaptı: «Hani İbrahim o beytin temellerini İsmail ile birlikte yükseltiyordu. (Bu sırada onlar şöyle dua etmişlerdi): -Ey Rabbimiz, bizden (şu hizmeti) kabul buyur! Şüphesiz ki hakkıyla işiten, kemâliyle bilen sensin, sen! ». (Bakara:127)

Kâbe-i Muazzama, bundan sonra, duvarlarını çatlatan, yapısını yıkan birçok felâketlere mâruz kaldı. Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ilâhi tebliğle görevlendirilmesinden birkaç yıl önce Mekke vadisinden gelen büyük sel de, bu felâketlerin arasındadır. Bu sel felâketi, duvarların çatlamasına, binanın bazı yerlerinin yıkılmasına sebep olmuştu. Kureyş, Kâbe-i Şerife aşırı hürmetinden ve saygısından dolayı, yıkıp yeniden sağlam bir şekilde yapma cesaretini kendinde bulamıyordu. Araplar arasında Kabe'ye karşı ta'zim ve hürmet, Hz. İbrahim Aleyhisselâm'ın şeriatından muhafaza edilegelen izlerdendi.

Resûlullah (s.a.v.), bi'setinden önce Kabe'nin tamirine ve yeniden sağlam bir şekilde yapılmasına fiilî olarak katılmıştı. Belinde yalnızca izarı bulunduğu halde taş taşımıştı. Hz. Peygamber o zaman, sahih rivayete göre otuz beş yaşlarında bulunmaktaydı.

Buhârî Sahih'inde, Câbir bin Abdullah (r.a.)'dan şu hadisi rivayet eder:

«Kabe tamir edilirken Hz. Muhammed ve amcası Hz. Abbas (r.a ) taş getirmeye gittiler. Hz. Abbas (r.a.). Peygamberimize, «îzarını çıkarıp boynuna koysana!» dedi. Peygamberimiz, amcasının dediğini yapınca birdenbire yere kapaklandı, gözleri havaya dikildi. Bunun üzerine Peygamberimiz: «îzarımı bana ver» dedi ve tekrar eskisi gibi bağladı».

Hacerü'l-Esved (Kara Taş)'i yerine koyma şerefine kavuşmak için kabileler arasında anlaşmazlık çıktı. Anlaşmazlığın çözümünde Resûlullah'ın etkisi büyük oldu. Bütün kabileler onun güvenilir ve herkes tarafından sevilir biri olduğunu bildikleri için, önerdiği çözüme içtenlikle boyun eğdiler.

İbretler Ve Öğütler

Resûlullah (s.a.v.)'ın hayatından bu bölümde yapacağımız açıklamalarda dört hususu ortaya koyacağız:

Birinci husus : Kabe'nin önemi ve Yüce Allah'ın yeryüzünde ona bahşettiği kutsiyet. Hz. İbrahim'in, Allah'ın emriyle, insanlara huzur, ve güven kaynağı; ona ibâdet için ilk ev olsun diye Kabe'yi yapmaya teşebbüs etmesi buna delil olarak yeter.

Ancak bu, Kabe'nin etrafında tavaf edenler ve orada ibâdet etmek için kalanlar üzerinde bir etkisinin olmasını gerektirmez. Kabe-i Şerif, (Allah katında büyük bir şeref ve kudsîliğe mazhar olmasına rağmen) zarar ya da faydası dokunmayan taş bir binadır. Fakat Allah Teâlâ, Hz. İbrahim (a.s.)'i putları ve tağutları kırmak, puthaneleri yıkmak, puta tapıcılığı bâtıl ilân etmek ve putlarla ilgili alâmet ve âdetleri geçersiz kılmak için peygamber olarak gönderdiği vakit, ilâhî hikmet onun yeryüzünde Allah'ın birliğini ve yalnızca O'na kulluğu temsil etsin; zamanla dinin ve ibâdetin gerçek mânâsını, şirk ve puta tapıcılığın bâtıllığını açıklasın diye bir bina yük-seltmesini emretmişti. İnsanlığın, putlara, taşlara ve tağutlara ibâdet ve kulluk etmeyi din kabul ettiği dönemde; onların bâtıl olduklarının ve tümünün değersiz ve geçersiz olduklarının anlaşılması zamanı gelmişti. Yine bu ma'bedlerin yerine Tevhid inancını temsil eden yeni bir simge (Kâbe)'nin konulmasının da vakti gelip çatmıştı. Tek olan Allah'a ibâdetin yerine getirildiği bu ma'bette insan, izzetini korumak ve şu kâinatın yaratıcısından başkasına boyun eğmemek ve zillete düşmemek için girer. Allah'ın birliğine inanan, O'nun dinine giren mü'minler için, mutlaka birbirlerini tanımakta yararlı olacak bir vasıta ve sığınacakları bir melce' olması gereklidir. Varsın ülkeleri değişik olsun, yurtları birbirine uzak olsun, dilleri ve ırkları çeşitli olsun önemli değildir. Buna da Allah'ın birliğini temsil ettiği, putların ve şirkin sapıklığını reddetmesi için yapılmış olan bu kutsal evden daha uygunu yoktur Çünkü Kabe, tüm mü'minler için bir sığınak ve onları birbirine bağlayan bir rabıtadır. Mü'minler, Kabe'nin himayesinde tanışırlar ve hak üzere orada buluşurlar. Her ne kadar geçersiz tanrılar dikilse de, zamanın ve asırların geçmesine rağmen bâtıl bir şekilde tanrılıkları savunulan insanlar ortaya çıkarılsa da, Kabe, dünyanın her köşesinde Müslümanların tek vücut olmasını sağlayan, Allah'ın birliğini ve yalnızca O'na ibâdet edilmesi gerektiğim açıklayan bir alamettir, bir simgedir.

Yüce Allah'ın Kur'ân-ı Kerîm'indeki; «Hani beyt-i şerifi insanlar için bir toplantı yeri ve emin bir mahal yapmıştık. Siz de İbrahim'in makamından bir namazgah edinin»(Bakara:125) âyetinin anlamı budur. Allah'a kulluk etmenin manâsıyla ve ilâhi emirleri yerine getirme duygusuyla kalbi dolup taşarak Beyt-i Haram'ı tavaf eden bir Müslümanın kafasından geçen mânâ da budur. Çünkü ubûdiyyet, emirler topluluğudur. Abd (kul) ise kendisine emredileni yerine getirmekle ve emri baş üstüne diyerek kabul etmekle yükümlüdür. Kabe'nin kutsallığı, Allah katındaki yerinin yüceliği, bundan gelmektedir. Ve onu haccetmek zarureti, etrafını dolaşma şartı da bundan gerekli olmaktadır.

İkinci husus: Kabe'nin birbiri ardına yıkılışının ve yapılışının açıklanması: Kâbe-i Şerif, kesin bilgilere göre, tarih içinde dört kere yapılmıştır. Bu dört defanın dışında şüphe ve ihtilâf edilmiştir.

İlk yapılışına gelince, bu, İbrahim Aleyhisselâm'ın, oğlu İsmail (a.s.)'in yardımıyla yaptıkları binadır. Bu da, Hz. İbrahim'in, Rabbinden kendisine gelen emri yerine getirmesi ile olmuştur. Nitekim bu husus, Kur'ân-ı Kerim'in, en sahih hadîslerin açıklanmasıyla sabittir. Kur'ân-ı Kerim de bu hususta şöyle buyurur: «Hani, İbrahim o, Kabe'nin temellerini İsmail ile birlikte yükseltiyordu. (Onlar şöyle dua etmişlerdi): Ey Rabbimiz, bizden (şu hizmeti) kabul buyur! Şüphesiz ki, hakkıyla işiten, kemâliyle bilen sensin, sen. (Bakara:127)

Sünnette ise, bu konuda birçok hadisi şerif bulunmaktadır. Buharî'nin İbn Abbas'tan rivayet ettiği şu hadis onlardan biridir: Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: «İbrahim: Ey İsmail, Yüce Allah, hakikaten bana bir emir verdi. O da: Rabbinin sana emrettiğini yap, dedi. İbrahim (a.s.), oğluna: Bana yardım eder misin? diye ricada bulundu. İsmail (a.s.) de: Evet, yardım ederim, dedi. İbrahim (a.s.) civardaki yüksek bir tepeye işaret ederek, Allah Teâlâ burada bana bir ev (bina) yapmamı emretti, dedi. İbn Abbas (r.a.) rivayetine devamla der ki; İbrahim ile İsmail işte orada Kabe'nin temellerini atıp, duvarlarını yükselttiler. İsmail taş getirir, İbrahim de binayı yapardı.» (Buhari, Kitabü’l-Ehadisü’l-Enbiya, bâb: 9)

Zerkeşi, el-Ezraki'nin «Tarih-i Mekke» adlı kitabından şunu nakletmiştir: «İbrahim (a.s.) Kabe'nin yüksekliğini yedi zira', uzunluğunu otuz zira', enini ise yirmi iki zira' olarak ve tavansız bir şekilde yaptı». (Bak: Zerkeşi, İ’lamü’s-Sacid: 46.)

Tarihçi ve siyerci es-Süheylî, Kabe'nin yüksekliğinin dokuz zira' olduğunu nakleder. (Bak: İbn Seyyidinnas, Uyûnü'1-Eser: 1/52)

Ben bu rivayetin, el-Ezrakînin rivayetinden doğruya daha yakın olduğunu söyleyebilirim.

Kabe'nin ikinci kere yapılışı: Bu da, İslâm'dan önce Kureyş'in yaptığı ve yukarıda da zikrettiğimiz gibi yapılışına Peygamberimizin de iştirak ettiği onarımdır. Bu sefer Kureyş, yüksekliğini onsekiz zira'ya çıkarırken, el-Hicr denilen yeri dışarıda bırakıp, zemini altı küsur zira' daralttılar. (Buhâri: Kitâbü'1-Hacc, Bâb-ı Fadl-ı Mekke. Ayrıca Zerkeşî, İ'lâmu’s-Sâcid, s. 46.)

Bu konuda, Hz. Resûlullah (s.a.v.), Hz. Âişe (r.a.)'den rivayet edilen bir hadiste şöyle buyuruyor: «Yâ Âişe! Kavmin câhiliyyet dönemine yakın olmasaydı, Beyt'i, emreder yıktırırdım. Kabe'ye daha önce hariç bırakılan Hicr'i ilhak ederdim. Beyt-i Şerifi zemin seviyesine indirir, doğu kapısı ve batı kapısı olmak üzere iki kapı yapardım. Ve böylece, İbrahim'in inşâ ettiği plâna onu ulaştırmış olurdum. (Müttefekun aleyhtir. Metin Buhârî'ye aittir)

Kabe'nin üçüncü kere yapılışı : Kabe, Muâviye'nin oğlu Yezid zamanında, Şam ordusu Mekke'yi almak için harbettiği sırada yanıvermişti. Olayın özeti şöyledir: Şam ordusu, Yezid bin Muâviye'nin emriyle Husayn bin Nümeyr es-Sükveni komutasında; Hicri 36. yılın sonlarında, Mekke'de, Abdullah bin ez-Zübeyr'i kuşattılar. Mancınıkla, Kabe'ye taş attılar. Bunun neticesinde Kâbe-i Şerif yıkıldı ve yakıldı. İbn Zübeyr (r.a.) Hac mevsiminde hacıların gelmesini bekledi. Hacılar gelince onlara:

- Ey insanlar! Kabe hakkındaki fikrinizi bana söyleyin. Bu Kabe'yi yıkıp, yeniden mi yapayım, yoksa yıkılan yerlerini mi onarayım? diye sordu. Abdullah İbn-i Abbas (r.a.): — Benim kanaatime göre, yıkılmış yerlerini onaralım, Beyt'i Hz. Muhammed (s.a.v.)'in peygamber olarak gönderildiği ve insanların da İslâm'a girdikleri zamanki hâl üzere bırakıp, Peygamberin ve o zamanki Müslümanların muhterem hatıralarını taşıyan Kabe'yi ve her taşını o ebedi hatıralarla başbaşa bırakmalısın, dedi. İbn Zübeyr bunun üzerine: — Fakat sizden birinizin evi yanmış olsa, o yanık evini yenilemedikçe rahat edemez. Rabbimizin Beyti'nin bu halde kalmasına nasıl gönlünüz razı olur? Binâenaleyh ben Rabbimden üç defa istihare edeceğim. Ondan sonra işime karar verip, azimle hareket edeceğim, diye kararını açıkladı. Üç gün sonra Kabe'yi yıkmaya başladı. Hatta duvarlarım yer seviyesine indirdiler. İbn Zübeyr, Kabe'nin etrafına direkler diktirip, bunları örtülerle kapattı. Sonra binayı yükseltmeye başladılar. İbn Zübeyr, Kabe'nin daha evvel Kureyş tarafından dışarıda bırakılan altı zira'lık kısmım ona ilâve etti. Yüksekliğine de on zira' daha ilâve yaptılar. Birinden girilmek, öbüründen çıkılmak üzere iki de kapı yaptırdı. Ancak İbn Zübeyr'e, Kabe'ye bu fazlalığı ilâve etmeye cesaret veren, Hz. Âişe'nin Resûlullah'tan rivayet ettiği hadis olmuştur. (Bak: Îbn Seyyidinnas, Uyunul-Eser. 1/53; ez-Zerkeşî, î'lâmu’s-Sâcid: 46. Bu hadîsi Müslim rivayet etmiştir; Kitâbü'1-Hac. Taberî ve diğerlerinin rivayetine göre, Kabe bir kıvılcımla yanmıştır Çünkü o zaman civarda bir yangın çıkmıştı. Bakınız: Taberi, Tarih 5/498.)

Kabe'nin dördüncü kere yapılışı: Kabe İbn Zübeyr'in şehit edilmesinden sonra tekrar yapılmıştır. İmam Müslim, Sahîh'inde Ata bin Ebi Rebah'tan şu haberi nakleder: İbn Zübeyr şehid edilince, Haccâc, Abdülmelik İbn Mervân'a bir mektub yazdı. İbn Zübeyr'in Kabe'yi İbrahim Peygamberin koyduğu temeller üzerine bina ettiğini, bu temelleri Mekke ahalisinden doğruluk ve adaletle tanınmış birçok kimselerin görmüş olduklarını haber verdi. Abdülmelik, Haccâc'a yazdığı cevabî mektubunda: Biz İbn Zübeyr'in Kabe'yi yıkması gibi bir kabahat irtikâb etmeyeceğiz. Beyt'in yüksekliğine ilâve ettiklerini bırak. Hicr'den Beyt'e ilâve ettiği kısmı çıkarıp eski hâline iade et. Onun açtığı ikinci kapıyı da kapat, emrini verdi, Haccâc da bu emre göre hareket ederek, Beyt'in Hicr-i İsmail tarafını yıkıp Kureyş zamanındaki eski vaziyetine döndürdü. (Müslim: 4/99)

Abbasi Halifelerinden Harun er-Reşîd, daha sonra Kabe'yi yıkıp, İbn Zübeyr'in yaptığı gibi eski haline döndürme kararında olduğunu söylerler. Harun Reşîd'in bu kararma karşı, büyük fakih Mâlik bin Enes: «Allah muradını versin, ey Mü'minlerin Emiri! Sakın bu Beyt'i (Kabe) senden sonraki meliklerin oyuncağı haline getirme! Bir başkası çıkar bu şeklini beğenmez, hemen değiştiriverir. Bir diğeri de yine bunun aksini yapar. Böylece Kabe'nin heybeti insanların gönlünden silinip gider» diyerek Halife'yi bu görüşünden vazgeçirmiştir. (Müslim şerhi Nevevî ile Buhârî şerhi Fethu'l-Bârî'de Kabe'yi yıkmayı düşünen kişinin Harun Reşid olduğu kayıtlıdır. Ayrıca, «Uyûnü'1-Eser ile İ'lâmu's-Sâcid» adlı eserlerde Kabe'yi yıkmayı düşünen kişinin, Ebû Cafer el-Mansûr olduğu rivayeti vardır. Ama İmâm Mâlik bin Enes'in Mansur ile Harun Reşid zamanında yaşadığı bilinmektedir. Bunun için her iki ihtimal de düşünülebilir)

Kabe-i Şerifin şu yukarıda saydığımız dört defa yapılışı kesindir.

Üzerinde şüphe ve ihtilâf bulunan beşinci defa yapılışı ise, İbrahim Aleyhisselâm'ın Kabe'yi inşaasından öncesi ile alâkalıdır. Acaba Kabe İbrahim Aleyhisselâm'dan önce yapılmış mıydı, yoksa yapılmamış mıydı?

Bir kısım haber ve rivayetlerde, Kabe'yi ilk yapan kişinin Âdem Aleyhisselâm olduğu bildirilmektedir. Bu rivayetlerin en barizi, Beyhakî'nin «Delâilü'n-Nübüvve»sinde, Abdullah bin Amr'dan rivayet ettiği hadîstir: Abdullah bin Amr, Peygamberimizin şöyle buyurduğunu söyledi: «Yüce Allah, Cebrail (a.s.)'i Âdem ve Havva'ya göndererek, benim adıma ikiniz bir beyt yapınız» diye emretti. Cebrail (a.s.) onlara Kabe'nin projesini çizdi. Âdem yeri kazmaya, Havva da toprakları taşımaya başladı. Nihayet suya isabet etti. Alttan, «Yeter yâ Âdem, diye nida edildi. Âdem ve Havva binayı yapınca; Allah onun etrafını tavaf etmelerini Âdem'e vahyetti. Ona: «Bu bina yeryüzünün ilk beyti, sen de insanların ilkisin» denildi. Sonra asırlar birbirini kovaladı. Nihayet onu Hz. Nûh (a.s.) haccetti. Yine asırlar birbirini takip etti ve sonunda o beyt'in temellerini Hz. İbrahim (a.s.) yükseltti.» Beyhaki bu hadisi naklettikten sonra, hadîsin senedinde geçen ravi İbn Lehia, böylece merfû olarak tek kaldı, İbn Lehia zayıftır ve onunla ihticac edilmez demiştir. Buradaki rivayetler ve diğer haberler Beyhakî'nin rivayet ettiği bu hadîsin mânâsına yakındırlar. Ancak bu haber ve rivayetlerin hepsi zayıflıktan ve münker olmaktan uzak değildir. Yine Kabe'yi inşa eden ilk kişinin, Şit Aleyhisselâm olduğu da söylenmektedir.

Bu duruma göre, Kabe bu haberlere ve zayıf rivayetlere güvendiğimiz takdirde çağlar boyunca beş defa yapılmış oluyor.

Ancak bunlardan kesin olarak sabit olana güvenmek en doğrusudur. Bu duruma göre de, yukarıda izah ettiğimiz gibi Kabe dört defa yapılmıştır. Bunların ötesindekini de Allah'ın ilmine havale etmemiz en doğrusu olacaktır.

Üçüncü husus: Resûlullah (s.a.v.) işlerin yoluna konulmasında; anlaşmazlıkların çözümlenmesinde, düşmanlıkların sona erdirilme-sinde, kişi ile toplum arasında bazen meydana gelen problemleri çözmede uyguladığı metot ve hikmetli davranışları sayesinde, kanla sonuçlanacak olan bir düşmanlığı daha önledi. Anlaşmazlık onların arasında öyle bir noktaya ulaşmıştı ki, nerdeyse aralarında korkunç bir savaş çıkacaktı. Abdüddar oğulları, kan dolu bir çanağı ortaya çıkarıp, sonra Adiyy oğullarıyla birlikte ellerini bu kana batırıp, ölmeyi göze aldıklarına dair yemin ettiler ve sözleştiler. Kureyş, böylece dört veya beş gece geçirdi. Sonunda bu fitne ateşinin sönmesi yine Resûlullah'ın eliyle oldu. Biz, bu meziyyeti Resûlullah'ın fıtratında bulunan dâhiliğe ve yaratılışında bulunan zekiliğe hamletmekten ziyade, Allah'ın onu risâlet ve nübüvvet yükünü taşıması için seçmesine yâni peygamberliğine veriyoruz.

Resûlullah (s.a.v.)'in yaratılışındaki temel esas, onun bir peygamber yâni Nebi ve Resul oluşudur. Bu esasa mebnî olarak zekâ ve dehâ gibi diğer meziyetler, risâlet ve nübüvvetten sonra gelirler.

Dördüncü husus: Bu da Resûlullah'ın Kureyş'in ileri gelenleri arasında, onların çeşitli derece ve tabakalarına göre mevkisinin yük-sekliğini göstermektedir. Resûlullah onların arasında el-Emîn güvenilir kişi lâkabını almıştı. Kureyş'in tümü tarafından sevilmişti. Hz. Peygamber konuştuğu vakit, sözünün doğruluğunda, kendisiyle karşılıklı iş yapıldığı zaman ahlâkının güzelliğinde, ondan yardım istendiğinde ve itimat edildiğinde, samimiyetinin üstünlüğünde asla şüpheye düşmüyorlardı.

Ama, Resûlullah'a Allah katından peygamberlik görevi geldikten ve kendisini yalancılıkla itham edip, inatla ve eziyetle karşı koyan şu kavmine, Allah'ın emirlerini tebliğ etmeye başladıktan sonra, bu kişilerin kalplerini dolduran kin ve inadın ne dereceye vardığını olaylar bize gösterecektir.