İbretler Ve Öğütler
Peygamberlik kendisine bildirilmeden önce, Resûlullah'ın gönlüne sevdirilen bu inziva hayatında, gerçekten büyük işaretler ve delâletler vardır. Yine bu inziva hayatında, umumî olarak Müslümanların hayatında, hususî olarak da İslâm davetçilerinin hayatında yer etmesi gereken önemli hususiyetler vardır.
Resûlullah'ın bu uzlet hayatı gösteriyor ki; bir Müslüman, ibâdetlerin her türlüsünü yerine getirmekle faziletlerle süslenmiş olsa bile; bütün bunlara halvet ve uzlet zamanlarını katmadıkça, o zamanlarda nefs muhasebesi yapmadıkça, Allah'ı düşünmedikçe, kâinatın görüntüleri hakkında ve bu görüntülerde Allah'ın azametine işaret eden delâletler konusunda düşüncelere dalmadıkça; o Müslümanın İslâm'lığı olgunluğa erişemez.
Bu, gerçek Müslümanlığı isteyen bir Müslümanın hakkındaki ölçüdür. Artık, nefsini, hak yola rehberlik eden ve Allah davetçisinin yerine koymak isteyen bir kişinin durumu nasıl olur, onu da varın siz tasavvur edin.
Bunun hikmeti şudur: İnsan nefsinin birtakım âfetleri vardır ki, onların zararlarını ancak, kalabalıklardan uzaklaşma usulü, dünyanın sıkıntılarından ve gösterişlerinden kurtulma hususundaki nefs muhasebesi giderir. Buna göre kibir, kendini beğenme, haset, riya ve dünya sevgisinin hepsi nefsin âfetleridir. Bu hallerin sahibi zahirde sâlih amel ve makbul ibâdetlerle süslenmiş, halkı irşad eden, güzel öğütlerde bulunan ve Hakk'a çağıran tavırda görünse de, için için yıkılmakta, kalbinin derinliklerinde gulgule ve nefsi üzerinde ağır bir yük bulunmaktadır. Ve bu âfetlere hiçbir çare yoktur. Ancak bu âfetlerin malûlü nefsiyle baş başa kaldıkça bunların hakikatini ve kaynağını, aynı zamanda ömrünün her anında Allah'ın tevfik ve inayetine ne derece muhtaç olduğunu da hesap edecek. Yine insanı ve onun Hâlik-ı A'zam huzurundaki zavallı halini, övüldüğünün ve yerildiğinin de anlamsız olduğunu düşünecek. Yine Allah'ın azametinin tecellileri, kıyamet ahvali, hesap gününün uzunluğu ve Cenâb-ı Hakk'ın rahmetiyle ikabının ne kadar dehşetli şeyler olduğunu düşünecek. İşte bu sürekli ve derin düşünceler, nefse bulaşan bu tür afetleri silkeler, kalbi irfan ve saffet nuruyla yeniden diriltir. Ve artık dünya belâlarından hiçbirine, onun aynasını kirletme fırsatı kalmaz.
Müslümanların hayatında umumi olarak, İslâm davetçileri için de hususî olarak, yüksek bir önemi haiz diğer bir husus da; kalpte Allah sevgisinin yoğrulmasıdır. Bu da, kendini Allah uğrunda feda etmenin, o yolda cihadın, uygun bir şekilde tutuşturulmuş her davet meş'alesinin esasıdır ve kaynağıdır. Allah sevgisi, mücerret akli imandan dolayı gelmez. Akılla ilgili işler, tek başına hiçbir zaman kalpte ve duygularda etkili olamamıştır. Şayet böyle olsaydı, müsteşrikler Allah'a ve Resûlü'ne inananların başında gelirdi. Yine onların kalpleri Allah ve Resûlü'ne karşı sevgi ile dolup taşardı. Halbuki şimdiye kadar sen âlimlerden birinin matematik kaidesiyle veya cebir problemlerinden birine inanarak ruhunu temizlediğini duydun mu?
Allah sevgisine, O'na imandan sonra, yegâne etken Allah'ın nimetleri ve ihsanları konusunda çokça düşünmek, O'nun azameti ve yüceliği hususunda kafa yormak, sonra da kalp ve dil ile O'nu bol bol zikretmektir. Ancak bunların tümü, dünya meşgalelerinden belirli aralıklarla uzaklaşmak, halvete ve uzlete çekilmekle tamamlanır.
Bir Müslüman bunu yaptığı ve bu ödevi yerine getirmeye hazırlandığı zaman, bundan dolayı onun kalbinde çok büyük bir ilâhi muhabbet yeşerir. Bu muhabbet sebebiyle insan, her büyüğü küçük, mağrurları ise hakir görür. Ve artık her türlü azap ve işkence basit, her tür istihza ayağının altındadır. İşte bu öyle bir hazırlık dönemidir ki; Allah davetçileri o dönemde kendilerini ileriki dönemler için silâhlandırırlar. Yâni bu uzlet dönemi, Yüce Allah'ın sevgilisi Hz. Muhammed'i İslâm davetinin yükünü çekmek için yetiştirip hazırladığı dönemdir. Çünkü korku, sevgi ve ümitten dolayı kalpte bulunan vicdanî kuvvetler (motivler, güdüler) soyut aklî anlayışın yapamadıklarını yaparlar. Endülüslü büyük âlim İmâm Şâtıbî (Allah rahmet eylesin) bu motivler konusunda, Müslümanları ikiye ayırdığı vakit bu gerçeği keşfetmişti. O, İslâm'ın genel etkisiyle teklifler dairesine giren avam Müslümanlar; diğeri akıl ve anlayıştan daha etkili olan bir şeyin şevkiyle bu teklifler dairesine giren aydın Müslümanlar diye ikiye ayırmıştı. Bu konuda şöyle der: «Birinci grubun durumu; hiçbir fazlalık olmadan iman akdi ve İslâm akdinin hükmüyle amel eden kişinin durumu gibidir. İkinci grubun hali ise; korkunun, ümidin veya sevginin baskın çıkmasıyla amel eden kişinin hâli gibidir. Korku itici bir kamçı, umut komutan ve yol gösterici, sevgi ise taşıyıcı bir akımdır. Korkan kişi meşakkatin varlığıyla birlikte amel eder. Meşakkatten doğan korku, meşakkatli olsa bile daha ehvenine karşı sabretmeye sevk eder. Umutlu kişi yine meşakkatin varlığıyla birlikte amel eder. Ne var ki tam bir rahatlık içindeki umut tüm yorgunluğa karşı sabretmeye sevk eder. Seven kişi, sevdiğini arzulayarak, gayret sarfetmekle amel eder. Zorluklar kolaylaşır, uzaklık yakınlaşır ona. Gücü tükenir, muhabbetin ahdini yerine getirdiğini ve nimetin şükrünü ödediğini görmez olur». (eş-Şâtibî, el-Muvafakat: c. 2, s. 141.)
Kalpteki vicdanî kuvvetleri pekiştirmek için çeşitli yollar edinmek, Müslümanların zarureti üzerine icma ettikleri konulardan biridir. Araştırmacılar ve İslâm ulemasının çoğunluğu tarafından «Tasavvuf» diye isimlendirilen; bir kısmının «ihsan», İbn Teymiyye (Bak: Fetavâ-yı îbn Teymiyye: 10. cüz.) gibi bir kısım âlimlerin ise «ilm-i sülük» diye nitelendirdikleri şeydir.
Resûlullah'ın, bi'setine doğru sık sık başvurduğu bu uzlet, içinde bulunan bu itici duyguları takviye için başvurduğu yollardan biridir.
Ne var ki; halvet (yalnızlığa çekilme)'in mânâsını bazıları gibi halktan uzaklaşma şeklinde anlamak uygunsuz olur. Onlar halveti, kendilerinin toplumdan kaçışlarına göre anladılar. Bu tür uzlet, tümüyle insanlardan yüz çevirmek, dağları ve mağaraları vatan edinmek, bunu fazilet saymak demek olur.
Bu anlayış, Hz. Peygamber'in dosdoğru yoluna ve onun muhterem ashabının da yoluna ters düşmektedir. Yukarıda da zikrettiğimiz gibi, yalnızlığa çekilmekten maksat, ıslah-ı hâl için çare olarak halveti seçmektir. Çare olarak alınan ilâç gerektiği vakit ancak yeterli derecede alınmalıdır. Aksi halde sakıncalı bir hastalığa dönüşür. Bazı kişilerin hal tercümelerinde, insanlardan uzaklaşıp uzlete devam eden kişileri gördüğümüz vakit, bunu onların kendilerine mahsus özel hallerine atfetmek gerekir. Onların bu durumları insanlara delil olamaz.