İbretler Ve Öğütler
Resûlullah (s.a.v.)'ın hayatından, yukarıda sunduğumuz sahnede üç tane işaret vardır. Onlardan her biri büyük bir önemi haizdir.
Birinci İşaret: O işaret, Resûlullah'ın yürüttüğü davetin içyüzündeki inceliği ayırmada bize açıklık getiriyor. Yeni bir ideoloji sahipleriyle, devrim ve ıslahat çığırtkanlarının; âdet olarak içlerinde gizledikleri gaye ve maksatlarıyla, peygamber dâvasının birbirinden ayrılmasını, karıştırılmamasını sağlıyor.
Acaba Hz. Peygamber (s.a.v.) davetinin arkasında, hükümdarlığa ulaşma arzusunu mu gizliyordu? Yoksa, o zenginlik veya liderlik için güçlü bir mevkiye ulaşma arzusunu mu gizliyordu? Yahut da kendisine isabet eden bir hastalık sebebiyle gözüne görünen hayallerden mi kurtulamıyordu?
Bu ihtimallerin hepsi, İslâm düşmanlarının ve İslâm'a fikrî savaş açanların ifrata vardırdıkları birtakım tahminlerdir. Fakat, Alemlerin Rabbi'nin kendi elçisi için hazırladığı yüce hayatın sırlarına bakınız! Aziz ve Celîl olan Allah, Resûlü'nün hayatını, her türlü ihtimalin kökünü kazıyan, her şüpheye giden yolu tıkayan; İslâm'a fikrî savaş ilân eden kişileri, savaşlarında, saplandıkları yolda onlara şaşkına çeviren sahne ve tablolarla doldurdu.
Kureyş müşriklerinin, Resûlullah'ın dâvasının karakterini, risâ-letiyle bağdaşmayacak hedefleri ve onun bu tekliflerden hiçbirine tenezzül etmeyeceğini çok iyi bildikleri halde; bu ihtimallerin hepsini kafalarında tasavvur etmeleri ve Resûlullah ile uzlaşma politikasına girmeleri, Allah Teâlâ'nın açık hikmetlerinden biridir ve esasen ilâhî hikmet böyle olmasını murat etti ki; tarih sonradan gelecek olan İslâm düşmanlarının yalanlarını açıklasın.
Vom Vloten ve Won Kromer gibi batılılar uzun uzun düşündüler. İslâm'a saldıracak ve şüphe sokacak bir yol bulamadılar. Ancak gözlerini hakikate kapatıp, şu iddiada bulundular: «Hz. Muhammed'in davetindeki itici faktörler yalnızca başkanlık ve liderlik arzusuydu.»
Yüce Allah bu müsteşriklerden önce bu düşünce ve arzuları teşvik etmek için Utbe bin Rebia ve benzerlerini bu işte kullandı. Onların hepsini Hz. Muhammed'in önüne serdi ki, yakın ve kolayca onlara nasip olsun ve hepsini Kureyş'e göstersin. Halbuki Kureyş alçaldı ve ona boyun eğdi. Kaldırdığı silâhı ve peygamberlerle ashabına uyguladığı işkence vasıtalarını elinden bıraktı. Mademki Hz. Peygamber davetinin ve risâletinin arkasındaki arzu ganimet idi, niçin kendisine verilen bu ganimete yönelmedi ve Kureyş'in ileri gelenlerine yumuşak bile davranmadı?
Hiç, başkanlık ve hükümdarlık isteyen bir insan, kendisine uzun bir görüşme, rica ve tehdit karışımı bir müzakere sonunda, istediği her şeyi vermeyi taahhüt edenlere karşı, şu cevapla sözü keser atar mı?: «Ben size, mallarınızı istemek, aranızda şöhret kazanmak ve başınıza lider olmak için gelmedim. Fakat Allah, beni, size peygamber olarak gönderdi. Bana bir de kitap indirdi. İyiliklerinizden dolayı cennetle müjdeleyici, kötülüklerinizden dolayı da azapla korkutucu olmamı bana emretti. Benim size getirip tebliğ ettiğim şeyleri alır, kabul ederseniz o, dünyada ve âhirette nasip ve azığınız olur. Onu kabul etmeyip bana iade ederseniz, Yüce Allah aramızda hükmünü verinceye kadar bana sabretmek ve katlanmak düşer».
Sonra, Resûlullah’ın günlük yaşantısı bu sözlerine uymaktaydı. O, gizlice, kendi gayret ve çalışmasıyla başkanlığa ve hükümdarlığa varmak için onları sırf diliyle reddetmedi. Bilâkis Peygamberimiz, yemesinde ve içmesinde her türlü lüks ve israftan uzaktı. Yaşayışındaki durumu, fakir ve yoksulların durumundan üstün değildi. Buhâri'nin rivayet ettiği bir hadiste, Hz. Âişe Validemiz şöyle dedi: «Resûlullah (s.a.v.) vefat ettiğinde mutfaktaki rafımda karnı aç bir adamın karnını doyuracak kadar bir miktar arpa vardı. Ben ondan yedikçe artıyordu.» Yine Buhâri'nin rivayet ettiği bir hadiste, Enes (r.a.) şöyle diyor: «Resûlullah (s.a.v.) vefat edinceye kadar ne hıvan üzerinde bir şey yedi, ne de hâlis buğday ekmeğinden yapılmış yufka ekmek yedi». (Hıvan: Yemek yeneceği sırada, üzerine yemek konulan masa gibi şeylere de-nir.)
Resûlullah (s.a.v.), giyim ve kuşamında da, ev eşyasında da çok sâde idi. Üzerinde yattığı hasır, yanında iz bırakıyordu. Onun asla yumuşak bir şey üzerinde yattığı bilinmiyor. Hatta bir gün, aralarında Hz. Âişe de bulunduğu halde Peygamberimizin hanımları, geçim sıkıntısından şikâyet etti. Ondan günlük ihtiyaçlarının, giyim kuşamlarının ve süs eşyalarının arttırılmasını istediler. Hattâ Sahâbe-i Kiramın hanımlarından, kendi akranları olan hanımların hiçbirisinden, şan ve şeref bakımından daha aşağı olmadıklarını bildirmek için Resûlullah'ın yanma geldiler. Peygamberimiz (s.a.v.) kızarak başını önüne eğdi ve hiçbir cevap vermedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetleri indi:
«Ey Peygamber! Hanımlarına şöyle de: Eğer dünya hayatını ve onun ihtişamını istiyorsanız, haydi geliniz; sizi donatayım ve güzellikle bırakıp salıvereyim. Yok eğer Allah'ı, peygamberini ve âhiret yurdunu istiyorsanız; haberiniz olsun ki Allah içinizden güzel hareket edenler için pek büyük bir mükâfat hazırlamıştır». (Ahzab:28-29)
Resûlullah bu iki âyeti de onlara okudu. Sonra onları, ya içinde bulundukları hale göre kendisiyle birlikte yaşamayı kabul etmek ya da mal ve ziynet bolluğu ile nafakalarının artmasını da tercih etmekle baş başa bıraktı. Fakat bu son durumu tercih ettikleri takdirde, onları bırakıp, güzellikle salıverecekti. Ama onlar üzerinde bulundukları hale razı olarak Resûlullah ile birlikte yaşamayı tercih ettiler. (Detaylı bilgi için bkz. Buhari ve rivayet tefsirleri).
Bütün bunlardan sonra, artık akıl Hz. Peygamber'in nübüvvetinin doğruluğu hususunda, nasıl şüpheye düşebilir? Aklın veya düşüncenin, Resûlullah’ın, peygamberlikle zenginlik arzusuna veya liderlik sevdasına tutulacağını zannetmesi nasıl doğru olabilir? Yukarıda zikrettiğimiz bu sahneden elde edilen birinci işaret işte budur.
İkinci İşaret: Bu ikinci işarette bize, Resûlullah'ın tutunduğu yol ve takındığı tavırda bulunan hikmeti açıklıyor. Keyfiyeti ve türü ne olursa olsun, davet sonrasında lüzumlu gördüğün her siyaseti ortaya koymak hikmet olur mu? Ve senin hedefin olan gerçek bunların ötesinde olduğuna göre, her gördüğün yol ve sebebe sarılma yetkisini sana şeriat koyucusu verdi mi? Hayır. Gerçekten İslâm şeriatı gayelere yönelmeyi emrettiği gibi, sebep ve yollara başvurmayı da emretmiştir. O halde Allah'ın gayeye ulaşmak için vesile kıldığı belirli yolun dışında; Allah'ın emrettiği gayeye varmak için herhangi bir yola girmen, senin hakkın değildir. Siyâset-i Şer'iyye ve hikmet'in itibarî birçok anlamları vardır. Fakat meşru kılınan sebep ve vasıtaların hududu dahilinde olması gerekir.
Az önce naklettiğimiz şeyler buna delildir. Resûlullah’ın, Kureyş'in ileri gelenlerinden gelen başkanlık veya hükümdarlık teklifini kabul ederek, liderliği ve başkanlığı nefsinde toplayıp, ileride İslâm davetine âlet etmesi mümkün görülecek, siyaset ve hikmet babında düşünülebilecek şeylerdir. Özellikle, sultan ve hükümdarın kişiler üzerinde kuvvetli bir otoritesi vardır. İdeoloji ve ekol sahiplerinin, halk kitlelerine kendi ideolojilerini ve ekollerini kabul ettirebilmek için, kendi otoritelerini kullanma bakımından yönetimi ele geçirme fırsatını kolladıkları bir gerçektir.
Fakat Resûlullah (s.a.v.) böyle bir siyasete girmeye ve bunu dâvası için bir araç olarak kullanmaya asla razı olmadı. Çünkü, bu bizzat davetin prensiplerine aykırı düşer.
Böyle bir tutumun, siyaset ve hikmet türlerinden telâkkisi caiz olsaydı; elbette doğruluğu apaçık olanla, yalanını gizleyen bir yalancı arasındaki fark ortadan kalkardı. Dâvalarında sadık olanlar, ismi hikmet ve siyaset olan geniş bir yol üzerinde gözbağcılarla ve deccallarla yüz yüze kalırlardı.
Şüphesiz ki, bu dinin felsefesi, her türlü gaye ve vasıtayı kullan-mada doğruluk ve şeref kaideleri üzerinde kurulmuştur. Nitekim gayeyi ancak, doğruluk, şeref ve kelime-i hak kıymetlendirir. Aynı şekilde vasıtayı da ancak kelime-i hak, şeref ve doğruluk prensiplerinin ta'yin ve tespit etmesi gerekir.
Bundan dolayıdır ki İslâm devletinin sahipleri; birçok hâl ve durumlarda, fedakârlık ve cihada mecbur kalırlar. Çünkü tuttukları yol, sağa sola fazla yalpalanmaya izin vermez.
Davette «Hikmet» prensibini, sadece davetçinin işini kolaylaştırmak veya meşakkat ve felâketlerden sakındırmak için meşru kılındığını sanmak yanlıştır. Bilâkis davette hikmet (siyaset) in meşruiyetindeki sır, sadece insanların akıl ve fikirlerine en uygun gelen yolları denemekten ibarettir. Bunun anlamı şudur: Durumlar çeşitli olunca ve davet yolunun önüne karşı çıkma ve yoldan alıkoyma gibi engeller dikilince; işte o zaman hikmet, sadece savaş için araç gereç hazırlamak, malı ve canı feda etmekten ibaret olur. Gerçekten hikmet, ancak bir şeyi yerli yerine koymak demektir. Hikmet ile hilecilik ve dürüstlük arasındaki fark işte budur.
Bir defasında Allah Resulü, bazı Kureyş ulularının İslâm dinini öğrenmeye geldiklerini görmüş de pek sevinmişti. Gayet memnundu, tüm olarak onlara yönelmişti. Onlarla konuşuyor, İslâm hakikatlerinden tefsir edilmesini istedikleri şeyleri onlara açıklıyordu. Hatta onun bu memnuniyeti ve onların, doğru yolu seçmelerine dair aşırı arzusu onu, gözleri âmâ olan Sahâbî Abdullah bin Ümmü Mektûm'dan yüz çevirmeye sevk etmişti. Resûlullah, Kureyşlilerle konuştuğu sırada, Abdullah bin Ümmü Mektûm çıkagelmiş, dinlemek için yanlarında durmuştu. Bu son gelen âmâ sahâbî, Resûlullah'a soru sormaya başlamıştı. Resûlullah da fırsatı kaçırmamaya gayret ediyordu. Bunun için Abdullah bin Ümmü Mektûm'a karşı başka bir zamanda cevap vereceğini söyledi. Bunun üzerine Yüce Allah, Resûlü'nü «Abese» sûresinde: «Yanına kör bir kimse geldi diye yüzünü asıp çevirdi» buyurarak azarladı ve her ne kadar Peygamber'in maksadı meşru ve güzel idiyse de, Allah onun bu içtihadını doğru bulmadı. Bunun sebebi şu idi: Bu tutum, bir Müslümanın gönlünü kırmayı veya ondan yüz çevirme belirtisini, müşriklerin kalbini kazanmak için bir Müslümana iltifat etmemeyi ifade ediyordu. Bu ise meşru ve makbul olmayan bir tutumdu.
Özet olarak diyebiliriz ki; bir Müslümanın, İslâm'ın ahkâm ve prensiplerinden herhangi birini değiştirmeye veya davet ve öğüt vermede hikmete uyma adı altında, Şeriatın hudutlarını çiğnemeye ya da onu hafife almaya hakkı yoktur. Çünkü hikmete; ancak Şeriatın hudutları, prensipleri ve ahlâki kaideleri dahilinde sınırlandırılmış ve kayıtlandırılmış olduğu zaman hikmet olarak itibar olunur.
Üçüncü İşaret: Bu işareti biz, Kureyş'in, Resûlullah'a uysun diye, şart koştuğu şu istekler karşısındaki durumundan çıkarıyoruz. O öyle bir durum idi ki; Yüce Allah o hususta kendi elçisini desteklemişti. Bütün Müslümanların zikrettiği şu âyet-i kerimeler onun hakkında indi: «Onlar şöyle dediler, bize yerden kaynaklar fışkırtmadıkça sana inanmayacağız. Veya hurmalıkların, bağların olup aralarından ırmaklar akıtmalısın. Yahut da iddia ettiğin gibi göğü tepemize parça parça düşürmeli, ya da Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin veya altın bir evin olmalı, yahut göğe yükselmelisin, ama oradan okuyacağımız bir kitap indirmezsen yine o yükselmene inanmayacağız». (İsra:90-93)
Yüce Allah'ın müşriklerin bu isteklerini yerine getirmeyişindeki sebep bazılarının zannettiği gibi: «Hz. Peygamber'e Kur'an mucizesinden başka mucizeler verilmedi, bunun için de Allah onların bu isteklerini yerine getirmedi» şeklinde değildir. Asıl sebep şudur ki; Allah - Azze ve Celle - ism-i ezelisi ile müşriklerin küfürlerinden, inatçılıklarından ve Hz. Peygamber ile istihza etmekte ileri gitmelerinden dolayı, bunları istediklerini biIiyordu. Nitekim bu teklif ettikleri isteklerin türünde ve isteme üslûplarında çok açıktır. Allah onların iyi niyetlerini, isteklerindeki samimiyeti ve Resûlullah'ın doğ-ruluğuna olan güvenlerini pekiştirmek için geldiklerini bilseydi; elbette onların bu isteklerini gerçekleştirirdi. Fakat bu konuda, Kureyş'in durumu, Yüce Allah'ın başka bir âyette niteliğini belirttiği hale uygun düşmektedir. O âyet şöyledir: «Onlara gökten bir kapı açsak da oradan çıkmaya koyulsalar, yine gözlerimiz döndü, biz herhalde büyülendik derler». (Hicr:14-15)
Okuyucu bu konuyu öğrendiği takdirde, Yüce Allah'ın elçisine, ileride açıklayacağımız çeşitli mucizeleri lütfetmesi ile bu konu arasında bir çelişkinin olmadığını daha iyi anlamış olacaktır.