Müşriklerin Müslümanlara işkenceleri

Kureyş, Resûlullah (s.a.v.)'a ve ashabına karşı düşmanlığını iyice artırmıştı. Allah Resulü de onların işkencelerinden her türlüsü ile karşı karşıya gelmişti. Onlardan birini, Abdullah bin Amr bin el-Âs şöyle naklediyor:

«Nebi Sallâllahü Aleyhi ve Sellem, Kabe'nin Hıcr (Hıcr : Bugünkü Hatim denilen ve Kabe'nin dışında bulunan etrafı duvarIarla çevrilmiş mevkidir) denilen yerinde namaz kılarken Ukbe bin Ebî Muayt çıkageldi. Ukbe, Resûlullah'ın elbisesini toplayıp, mübarek boynuna dolayarak, hırsla onu boğmaya çalıştı. Bu sırada Hz. Ebûbekir (r.a.) de gelip yetişti. Hattâ Ukbe'nin omuzundan tutup öteye fırlattı ve «Rabbim Allah'tır, diyor diye faziletli bir adamı öldürecek misiniz? (Buhari) dedi.

Abdullah bin Ömer (r.a.)'in rivayet ettiği hadîs de, bu işkence örneklerinden biridir. Abdullah bin Ömer şöyle anlatıyor:

«Bir defasında Resûlullah (s.a.v.) secdede iken, etrafında Kureyş'ten bazı kimseler vardı. O sıralarda, Ukbe bin Ebi Muayt, elinde yeni boğazlanmış bir devenin işkembesi ve döl yatağı ile geldi. Elindekini Resûlullah'ın sırtına attı. Artık Resûlullah başını secdeden kaldıramadı. Bunun üzerine hemen Fâtıma (r.a.) gelip yetişti. Babasının üzerindeki pislikleri alıp, bu işi yapanın üstüne attı». (Buhari)

Resûlullah (s.a.v.) her ne zaman, Kureyş müşriklerinin aralarından yürüyüp geçse veya sokaklarda onlarla karşılaşsa, ya da yanlarına uğrasa, hakaretin, alayın kaş-göz hareketinin her çeşidini ona yöneltiyorlardı.

Bir kısım müşrikler, Peygamberimiz Mekke sokaklarından geçerken, yerden toprak alıp başına saçmak için karar aldılar. Başı toz toprak içinde Peygamberimiz evine döndü. Kızlarından biri ayağa kalkıp, hem ağlıyor, hem de başındaki toprakları temizliyordu. Allah Resulü de kızma: «Ağlama kızım, Şüphesiz Allah onların bana yaptıklarına engel olacaktır» (Taberî, et-Târih: 2/344; Hişam, es-Sire: 1/158.) buyuruyordu.

Peygamberimizin ashabından (Allah hepsinden razı olsun) bazıları işkencenin her türlüsünü tadıyorlardı. Hatta onlardan işkence altında can verenler ve gözlerini kaybedenler bile vardı. Bunların hiçbiri, onları Allah'ın dininden vazgeçiremedi. Onların uğradıkları azap ve işkencelerden örnekler vermeye kalksak konu çok uzar. Fakat burada Buhârî'nin Habbab bin el-Eret'ten rivayet ettiği hadîsi naklediyoruz. Habbab şöyle anlatıyor: «Peygamber Efendimiz, Kabe'nin gölgesinde kaftanını yastık yaparak, ona yaslanıp dinleniyorken yanına geldim. Müşriklerden şiddetli bir işkence görmüştük. Ben: «Yâ Resûlâllah, çektiğimiz şu işkencelerden dolayı bizim için Allah'a dua etmeyecek misin?» dedim. Bunun üzerine Peygamberimiz hemen doğrulup, oturdu. Benzi kızarmıştı. Şöyle buyurdu: «Sizden önceki ümmetler arasında öyle kimseler vardı ki, demir tarakla bütün derileri ve etleri kemiklerinden ayrılırdı da bu işkence yine onu dininden döndüremezdi. Allah elbette bu işi (İslâmiyet'i) tamamlayacak ve üstün kılacaktır. Hatta hayvanına binip San'a'dan ta Hadramevt'e kadar tek başına giden bir kimse Allah hariç hiç kimseden korkmayacak.»

İbretler Ve Öğütler

Düşünen bir kişi, Resûlullah'ın ve ashabının, müşriklerden gördüğü, çeşitli işkence ve cefalara bakınca, aklına gelen ilk şey, kendi kendine şu soruları sormak olacaktır: Resûlullah ve ashabı, Hak üzerinde oldukları halde, karşılaştıkları bu azap ve işkence de nedir? Onlar Allah'ın ordusu olduğu halde, aralarında Resûlullah bulunduğu halde ve onlar Allah'ın dinine çağrıda bulunurlarken ve onun yolunda savaşırlarken, niçin Yüce Allah onları bu işkenceden korumadı?

Bu soruların cevabı şudur: Dünyada insanın en başta gelen vasfı mükellef oluşudur. Yâni insan, Allah tarafından içinde külfet ve meşakkat bulunan şeyleri taşımakla görevlendirilmiştir. İslâm'a davet işi ve Allah'ın adını yükseltmek için yapılan cihat, teklifle ilgili şeylerin en önemlilerindendir. Teklif ise, Allah'a karşı kulluk ödevlerinin en önemlisidir. Çünkü teklif yoksa, Allah'a karşı kulluğun bir anlamı olmaz. İnsanın Allah'a karşı kulluğu, Yüce Allah'ın ulûhiyetinin gereğidir. Eğer Allah'a karşı kulluğumuzu idrâk edememiş isek, o zaruretlere inanmanın bir anlamı kalmaz.

Bu duruma göre hakikaten, ubûdiyet yâni kulluk teklifi (ödevlendirme), teklif ise sıkıntılara katlanmayı ve nefs mücahedesini gerektirir.

Bunun için, şu dünyada, kulların ödevi iki işi gerçekleştirmek olmuştur.

Birincisi: İslâm'a sımsıkı bağlanmak ve gerçek İslâm toplumunu kurmak.

İkincisi: Bu uğurda meşakkatli yollara girmek, her türlü tehlikeyi göze almak, bunu gerçekleştirmek için malı ve canı feda etmek.

Yâni, Allah bizi bir gayeye inanmakla mükellef kıldı. Problem, her ne kadar güçlüklere ve zorluklara varırsa varsın, Yüce Allah, bizi bu gayeye varan uzun ve meşakkatli yola girmekle mükellef kıldı.

Allah isteseydi, İslâmi toplumu kurma yolunu kolaylaştırır ve yolu dümdüz yapardı. Ama, o zaman, bu yolda yürümek, yolcunun, kulluk görevlerinden hiçbir şeye faydası olmazdı. Müslümanın, Allah'a iman ettiğini açıkladığı gün, malını ve canını O'na sattığına, arzu ve isteklerinin, Resûlullah'ın getirdiği prensiplere uyacağına da delâlet etmezdi. Elbette o vakit, bu yolda, mü'min ile münafık, doğru ile yabancı birleşebilirdi. Biri, diğerinden fark edilmezdi.

O halde, Allah yoluna çağıranlar ve İslâm toplumunu kurma yolunda mücahede edenlerin karşılaştıkları şeyler; tarihin başlan-gıcından beri, kâinatta ilâhi bir kanundur. Şu üç hikmet onları gerekli kılar.

Birinci Hikmet: İnsandan hiç ayrılmayan Allah'a karşı kulluk sıfatı. Cenâb-ı Hak: «Ben insanları ve cinleri yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım» buyururken, bunu açıklamıştır.

İkinci Hikmet: Kulluk vasfından kaynaklanan teklif sıfatı. Akıllı olarak rüşt çağma ulaşan hiçbir kadın veya erkek yoktur ki; Allah tarafından, kendi nefsinde İslâm şeriatını, yaşadığı toplumda da İslâm nizamını gerçekleştirmek için mükellef kılınmış olmasın. Yâni, teklifin mânâsı tahakkuk edinceye kadar, bu uğurda birçok eza ve cefaya katlanmak gerekir.

Üçüncü Hikmet: Sadıkların doğruluğunu, yalancıların yalanını ortaya çıkarmak. Eğer insanlar, Allah sevgisini ve İslâm dâvasını sadece dilleri ile ifade etmeye başlasa, o zaman yalancı ile doğru sözlü eşit olurdu. Fakat imtihan ve musibetlerle denenme, ikisi birden, doğru sözlüyü yalancıdan ayıran yegâne ölçüdür. Yüce Allah Kur'ân-ı Hakîm'inde şöyle buyurmuştur: «Elif-Lâm-Mîm. İnsanlar imtihandan geçirilmeden sadece, «iman ettik» demeleriyle bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun ki, biz onlardan öncekilerini de imtihandan geçirdik. Elbette Allah doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır. (Ankebut:1-3) Yine Yüce Allah bu konuda şöyle buyuruyor:

«Yoksa Allah içinizden, cihat edenleri ve sabredenleri belirtmeden, Cennet'e gireceğinizi mi sanıyordunuz? ». (Ali İmran:142)

Allah'ın kulları hakkındaki kanunu bu olduğuna göre, peygam-berleri ve sâlih kulları hakkında bile Allah'ın kanununun değişmediğini göreceksin. Bunun için Allah Resulü ve ondan önceki tüm Resuller ve Nebiler eziyet gördü. Bundan dolayı Resûlullah'ın ashabı işkenceye mâruz kaldı. Hattâ onlardan işkence altında ölenler, gözlerini kaybedip kör olanlar vardı. Halbuki onların fazlı yüce, Allah katındaki değerleri yüksek idi.

Okuyucu, bir Müslümanın, İslâm toplumunu kurma yolunda karşılaştığı işkencenin karakterini anladığı zaman; bir kısım insanların zannettikleri gibi; hakikatte o işkencenin, bir ceza veya sâliki yolundan alıkoyan ya da mücahidi gayesine varmaktan engelleyen bir şey olmadığını anlamış olacaktır. Bilâkis o, Allah Teâlâ'nın kendisine, doğruya varmayı emrettiği gaye ile Müslüman arasında çizdiği tabii yola girmiştir. Yâni Müslümanlar, Allah'ın kendilerini ulaşmakla mükellef kıldığı gayeye doğru giden yollarında, gördükleri işkence kadar ve aralarından verdikleri şehit miktarınca O'na yaklaşıyorlar demektir.

Bunun için bir Müslümana, meşakkat veya zorlukla karşı karşıya geldiği zaman, umutsuzluğa kapılması yakışmaz. Bilâkis bu durum, İslâm dininin karakteriyle uyum sağlamış bir durumdur. Müslümanlar, ne zaman Allah'ın emrini gerçekleştirmeye çalışarak, zarar ve musibetlere daha fazla tahammül ettiklerine kanaat getirirlerse, zafer müjdesini beklemeleri gerekir.

Gerçekten bunun delilini açık bir şekilde Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetinde bulacaksın: «Sizden önce gelenlerin durumu, sizin başınıza gelmeden, Cennet'e gireceğinizi mi zannettiniz? Peygamber ve onunla beraber mü'minler: Allah'ın yardımı ne zaman? diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı, iyi bilin ki, Allah'ın yardımı şüphesiz yakındır». (Bakara:214)

İslâm aksiyonunun karakterini anlamamış, eza ve cefadan gör-dükleri şeyleri zaferlerden uzaklaştıklarına delil ve işaret sanmış olan bu kişilere cevap, Yüce Allah tarafından: «İyi bilin ki Allah'ın yardımı şüphesiz yakındır» şeklinde olmuştur.

Okuyucu bunun delilini açık bir şekilde yukarıda rivayet ettiğimiz Habbab bin el-Eret kıssasında bulur. Hani o, bütün vücudu işkence ile dağlanmış olduğu halde, Resûlullah'ın huzuruna gelip, halini ona arz etmişti ve Müslümanlara zaferin gelmesi için ondan dua talep etmişti. Bunun üzerine, Resûlullah'ın ona cevabı da bu mânada olmuştu.

Bir Müslüman, bu işkence ve eziyetleri hayretle karşılıyorsa ve Allah yolunda bunları görmeyi garipsiyorsa bilsin ki, Allah'a inanan kulların hepsi hakkındaki kanun budur. İnanan kulların çoğu, dini uğrunda demir taraklarla tepeden tırnağa taranarak etleri ke-miklerinden ayırt edilirdi, yine de bu durum, onları Allah'ın dininden vazgeçiremezdi.

Eğer okuyucu, işkence ve eziyette zaferden umut kesme ve ümit-sizliğe kapılma işaretleri gördüyse, bilsin ki, kendisi vehme kapılmıştır. Çünkü doğrusu, bu yolda yürürken ve zafere yaklaşırken acı çekmek ve işkence görmek en tabii bir durumdur. Peygamberimiz (s.a.v.), Yüce Allah'ın bu dini zafere ulaştıracağını, hatta San'a'dan, Hadramevt'e kadar yürüyerek giden bir adamın, Allah'tan başka hiçbir şeyden korkuya kapılmayacağını - bir rivayetteki fazlalığa göre -koyunları hususunda kurdun saldırısından bile korkmayacağını, haber vermiştir.

Bu mânânın aynısı, Resûlullah'ın ashabına Rum ve İran ülkelerinin kendi ellerine geçeceğini müjdelemesinde saklıdır. Bununla beraber, bu ülkelerin fethedilmesi ancak, Resûlullah'ın vefatından kısa bir zaman sonra vuku bulmuştur. Halbuki tarih, o ülkelerin, Peygamberimizin arkadaşlarından birinin komutasında fethedildiğini kaydetmesine karşılık; bu ülkelerin, Resûlullah'ın sağlığında ve onun komutasında fethedilmesi, onun Allah katındaki üstünlüğünün ve sevgilisi olmanın bir gereği idi.

Zaferin, yukarıda açıkladığımız kanunla ilgisi olmasaydı, elbette bu husus, Allah'ın, Peygamberimize karşı beslediği sevginin gereğine yakın olurdu.

Müslümanlar, Irak ve Suriye'deki zaferlerinin bedelini, Resûlullah'ın sağlığında, henüz ödememişlerdi. Halbuki zaferden önce, onun bedelinin tümünü ödemek gerekir. Eğer Peygamberimiz onların arasında olsaydı, yine ödemek gerekirdi. Fetihlerin, Resûlullah'ın adıyla ilgili olması ve Allah'ın Resûlü'ne karşı büyük bir sevgi beslemesinden ötürü, onun komutasıyla gerçekleşmesi, mes'ele değildir. Fakat, asıl mes'ele; Allah'a ve Resûlü'ne biat eden Müslümanların, bu biatlarında sadakat gösterdiklerini ispat etmeleri mes'elesidir. Bir de: «Allah şüphesiz, kendi yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen mü'minlerin canlarını ve mallarını, cennet karşılığında, satın almıştır» (Tevbe:111) âyeti altında, kabul ve rızâ gösterdikleri gün, Allah'a verdikleri sözde sadık kalmaları mes'elesidir.

Uzlaşma Politikası

İbn Hişâm'ın İbn İshâk'tan rivayetinde şöyle denilmektedir: Bir gün, Utbe bin Rebia -kavmi arasında düşünce ve basiret sahibi bir liderdi - Kureyş'in bir toplantısında: «Ey Kureyş topluluğu! Kalkıp, Muhammed'in yanına gitsem, onunla bir konuşsam ve ona birtakım işler teklif etsem olmaz mı? Olur ki bazılarını kabul eder de, istediklerini ona veririz. O da bizimle uğraşmaktan vazgeçer» dedi. Onlar da: «Çok iyi olur, ey Velid'in babası! Hemen kalk, git, O'nunla bir konuş» dediler. Bunun üzerine Utbe gidip, Allah Resûlü'nün yanına oturdu. Söze şöyle başladı: «Ey kardeşimin oğlu! Sen de biliyorsun ki, Kureyş içinde soyca-sopca, şeref ve itibarca bizden üstünsün! Fakat sen kavminin başına da büyük bir iş, bir gaile getirdin. Bununla onların topluluklarını dağıttın. Akıllarını akılsızlık saydın. Beni dinle! Sana bir şeyler teklif edeceğim! Bak, bunlardan bazısını kabul etmek işine gelir.» dedi. Resûlullah (s.a.v.) da ona: «Haydi, söyle ey Velid'in babası, seni dinliyorum» buyurdu. Utbe de:

«—Ey kardeşimin oğlu! Senin şu getirdiğin ve üzerinde direnip durduğun işle, eğer mal ve servet sağlamak istiyorsan; sana bizimkilerden daha çok malın oluncaya kadar mallarımızdan mal toplayıp verelim. Eğer bununla, aramızda, daha büyük şan ve şeref kazanmak istiyorsan, seni kendimize büyük ve ulu tanıyalım. Senden başkası ile bütün ilgimizi keselim. Eğer bununla hükümdar olmak istiyorsan, seni kendimize hükümdar yapalım.

Şayet, bu sana gelen, görüp de üzerinden atmaya güç yetiremediğin bir evham, cinlerden perilerden gelme bir hastalık ve büyü ise, doktor getirelim tedavi ettirelim. Seni ondan kurtarıncaya kadar mallarımızı bu yolda saçarcasına harcayalım» dedi. Utbe söz-lerini bitirdikten sonra, Peygamberimiz (s.a.v.) ona:

«Ey Velid'in babası, söyleyeceklerini söyleyip, bitirdin mi?» diye sordu. Utbe de «evet» deyince, Hz. Peygamber (s.a.v.): «Şimdi sen de beni dinle,» dedi ve Fussilet sûresinin başından okumaya başladı:

Hâ-Mîm! Bu kitab, bilen ve anlayan bir kavim için, âyetleri ayrı ayrı açıklanmış, gereğince hareket edenleri, Cennetle müjdeleyici, etmeyenleri, uğrayacakları azapla korkutucu, Arapça bir Kur'an olmak üzere, Rahman ve Rahim olan Allah tarafından indirilmiştir. Öyle iken onların çoğu, bundan yüz çevirmiştir. Artık onlar dinlemezler. Onlar: «Bizi davet edip durduğun şeye karşı kalplerimiz kapalıdır, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda da bir engel vardır. Sen istediğini yap, biz de yapacağız» dediler.

Onlara de ki: «Ben de sizin gibi bir insanım. Yalnız bana vahy olunuyor ki, «Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. Artık O'na yönelin, O’ndan bağışlanma dileyin. O'na eş, ortak koşanların vay başlarına ge-leceklere». (Fussilet:1-7)

Resûlullah böylece okumaya devam ederken, Utbe de dikkatlice dinliyordu. Resûlullah aynı sûrenin: «Onlar yine bir olan Allah'a iman etmekten yüz çevirir, putlara tapmakta direnirlerse, onlara de ki: «Âd ve Semûd kavimlerinin köklerini kazıyan saika (yıldırım) ya benzer bir azap ile sizin de kökünüzün kazınabileceğim hatırlatırım» (Fussilet: 13) âyetini okuyunca Utbe, Peygamberimizin ağzını tuttu, Âd ve Semud kavmini yakalayan azabın nerdeyse kendisini de hemen oracıkta yakalayıvereceğini sandı. Peygamberimizin okumaktan vazgeçmesi için akrabalık adına yemin verdirdi.

Sonra Utbe, arkadaşlarının yanına dönüp, aralarında oturduğu zaman, arkadaşları: «Ey Velid'in babası, arkanda neler bıraktın?» Neler görüp geçirdin?» dediler. Utbe: «Arkamdaki mi? Öyle bir söz dinledim ki, vallahi ben onun bir benzerini daha hiç dinlemiş değilim. Yemin ederim ki, o ne şiirdir ne sihirdir ne de kehanettir. Ey Kureyş topluluğu! Beni dinlerseniz, siz bu adamı dâvası ile baş başa bırakın, siz aradan çıkın. Ondan ayrılın. Vallahi benim ondan dinlediğim söz büyük bir haberdir. Siz, onu dışınızda kalan Arap kabilelerine bırakacak, araya girmeyecek olursanız, iyi edersiniz. Onlar ona kâfi gelirler, engel olurlar. Eğer o, Araplara galebe çalarsa, onun hâkimiyeti sizin hâkimiyetiniz, onun şerefi sizin şerefiniz demektir» dedi. Arkadaşları, Utbe'ye: «Ey Velid'in babası, vallahi o, diliyle seni de büyülemiş!» dediler. Utbe de: «Bu benim, onun hakkındaki kanaatim. Siz kendi görüşünüze göre dilediğinizi yaparsınız» dedi.

Taberi, İbn Kesir ve başkaları şunu rivayet ettiler:

Aralarında Velid bin el-Muğire, Âs bin Vâil olmak üzere müş-riklerden bir grup, Resûlullah’ın yanına gelip ona en zenginleri olacak kadar mal vermeyi, kızlarının en güzeli ile evlendirmeyi, bunlara karşılık onun, putlarına dil uzatmaktan ve âdetlerini akılsızlıkla suçlamaktan vazgeçmesini teklif ettiler. Resûlullah getirdiği hak nizama davetten vazgeçmeyince; bu sefer müşrikler: «Bir gün sen bizim putlarımıza taparsın, bir gün de biz senin ilâhına taparız» dediler. Resûlullah (s.a.v.) bunu da kabul etmedi. Bunu açıklar mahiyette, Kâfirûn Sûresi nazil oldu: «De ki, ey kâfirler! Tapmam o taptıklarınıza. Siz de tapanlardan değilsiniz benim mabuduma. Hem ben tapıcı değilim sizin taptıklarınıza. Hem de siz tapıcılardan değilsiniz benim mabuduma. Sizin dininiz size, benim dinim bana».

Sonra Kureyş'in ileri gelenleri gelip, Utbe bin Rebia'nın başlattığı teşebbüsü yeniden başlatarak, toplu halde Resûlullah’ın yanına gittiler. Peygamberimize başkanlık ve mal teklif ettiler.

Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) onlara: «Sizin söylediğiniz şeylerin hiçbirisi bende yoktur. Ben size, mallarınızı istemek, içinizde şöhret kazanmak ve başınıza lider olmak için gelmedim. Ama Allah beni size peygamber olarak gönderdi. Bana bir de kitap indirdi. Allah bana iyiliklerinizden dolayı sizi Cennetle müjdeleyici, kötülüklerinizden dolayı da Cehennem azabı ile korkutucu olmamı emretti. Ben de Rabbimin bana vahyettiklerini size tebliğ ettim, size öğüt verdim. Size getirip tebliğ ettiğim şeyleri alıp kabul ederseniz, o size dünyada ve âhirette nasip ve azığınız olur. Onu kabul etmeyip beni geri çevirirseniz, Allah aramızda hükmünü verinceye kadar bana sabretmek ve katlanmak düşer» dedi. Peygamberimizin bu sözleri üzerine onlar: «Sen yaptığımız tekliflerden hiçbirini kabul etmeyeceksen, bari şu dileğimizi yerine getir. Sen herkesten iyi biliyorsun ki burası yâni Mekke vadisi dar, suyu kıt, geçimi zor bir memlekettir. Seni bize Peygamber olarak gönderen Rabbine yalvar, bize sıkıntı veren şu dağları kaldırsın da şehrimizi ova yapsın, orada bizim için Şam ve Irak'ta olduğu gibi ırmaklar akıtsın, geçmiş baba ve atalarımızdan bazı kimseleri de bizim için diriltsin. Diriltecek olanlardan bilhassa Kusay bin Kilâb'ı diriltsin ki o doğru sözlü, ulu bir kişidir. Senin söylediklerini onlara biz soralım bakalım o gerçek mi, yoksa boş, akılsız bir şey midir? Yine Rabbin senin için bağlar, bahçeler, köşkler, altından ve gümüşten hazineler yaratsın. Seni bunlarla zengin yapsın da artık paraya pula ihtiyacın kalmasın, senin bizler gibi çarşı pazarda geçim peşinde koştuğunu görmeyelim. Eğer istediğimiz şeyleri yaparsan, seni tasdik ederiz. Bununla Allah katındaki mevkini, dediğin gibi onun seni bir peygamber olarak gönderdiğini öğrenmiş oluruz» dediler.

Resûl-i Ekrem Efendimiz onlara cevaben: «Ben böyle şeyleri ne yaparım, ne de Rabbimden isterim» dedi. Onlar yine bu uzun çekişme ve konuşmadan sonra, ona: «Senin hakkında bize iyice kanaat geldi ki, bunlar sana Yemâme'de kendisine Rahman denilen adam öğretiyor. Vallahi biz Rahmân'a hiçbir zaman inanmayız. Yâ Muhammed, biz sana neticenin iyi olmayacağını hatırlattık. Vallahi ya sen ya biz yok olup gidinceye kadar senin yakanı bırakmayacağız» dediler. Sonra kalkıp oradan ayrıldılar.

İbretler Ve Öğütler

Resûlullah (s.a.v.)'ın hayatından, yukarıda sunduğumuz sahnede üç tane işaret vardır. Onlardan her biri büyük bir önemi haizdir.

Birinci İşaret: O işaret, Resûlullah'ın yürüttüğü davetin içyüzündeki inceliği ayırmada bize açıklık getiriyor. Yeni bir ideoloji sahipleriyle, devrim ve ıslahat çığırtkanlarının; âdet olarak içlerinde gizledikleri gaye ve maksatlarıyla, peygamber dâvasının birbirinden ayrılmasını, karıştırılmamasını sağlıyor.

Acaba Hz. Peygamber (s.a.v.) davetinin arkasında, hükümdarlığa ulaşma arzusunu mu gizliyordu? Yoksa, o zenginlik veya liderlik için güçlü bir mevkiye ulaşma arzusunu mu gizliyordu? Yahut da kendisine isabet eden bir hastalık sebebiyle gözüne görünen hayallerden mi kurtulamıyordu?

Bu ihtimallerin hepsi, İslâm düşmanlarının ve İslâm'a fikrî savaş açanların ifrata vardırdıkları birtakım tahminlerdir. Fakat, Alemlerin Rabbi'nin kendi elçisi için hazırladığı yüce hayatın sırlarına bakınız! Aziz ve Celîl olan Allah, Resûlü'nün hayatını, her türlü ihtimalin kökünü kazıyan, her şüpheye giden yolu tıkayan; İslâm'a fikrî savaş ilân eden kişileri, savaşlarında, saplandıkları yolda onlara şaşkına çeviren sahne ve tablolarla doldurdu.

Kureyş müşriklerinin, Resûlullah'ın dâvasının karakterini, risâ-letiyle bağdaşmayacak hedefleri ve onun bu tekliflerden hiçbirine tenezzül etmeyeceğini çok iyi bildikleri halde; bu ihtimallerin hepsini kafalarında tasavvur etmeleri ve Resûlullah ile uzlaşma politikasına girmeleri, Allah Teâlâ'nın açık hikmetlerinden biridir ve esasen ilâhî hikmet böyle olmasını murat etti ki; tarih sonradan gelecek olan İslâm düşmanlarının yalanlarını açıklasın.

Vom Vloten ve Won Kromer gibi batılılar uzun uzun düşündüler. İslâm'a saldıracak ve şüphe sokacak bir yol bulamadılar. Ancak gözlerini hakikate kapatıp, şu iddiada bulundular: «Hz. Muhammed'in davetindeki itici faktörler yalnızca başkanlık ve liderlik arzusuydu.»

Yüce Allah bu müsteşriklerden önce bu düşünce ve arzuları teşvik etmek için Utbe bin Rebia ve benzerlerini bu işte kullandı. Onların hepsini Hz. Muhammed'in önüne serdi ki, yakın ve kolayca onlara nasip olsun ve hepsini Kureyş'e göstersin. Halbuki Kureyş alçaldı ve ona boyun eğdi. Kaldırdığı silâhı ve peygamberlerle ashabına uyguladığı işkence vasıtalarını elinden bıraktı. Mademki Hz. Peygamber davetinin ve risâletinin arkasındaki arzu ganimet idi, niçin kendisine verilen bu ganimete yönelmedi ve Kureyş'in ileri gelenlerine yumuşak bile davranmadı?

Hiç, başkanlık ve hükümdarlık isteyen bir insan, kendisine uzun bir görüşme, rica ve tehdit karışımı bir müzakere sonunda, istediği her şeyi vermeyi taahhüt edenlere karşı, şu cevapla sözü keser atar mı?: «Ben size, mallarınızı istemek, aranızda şöhret kazanmak ve başınıza lider olmak için gelmedim. Fakat Allah, beni, size peygamber olarak gönderdi. Bana bir de kitap indirdi. İyiliklerinizden dolayı cennetle müjdeleyici, kötülüklerinizden dolayı da azapla korkutucu olmamı bana emretti. Benim size getirip tebliğ ettiğim şeyleri alır, kabul ederseniz o, dünyada ve âhirette nasip ve azığınız olur. Onu kabul etmeyip bana iade ederseniz, Yüce Allah aramızda hükmünü verinceye kadar bana sabretmek ve katlanmak düşer».

Sonra, Resûlullah’ın günlük yaşantısı bu sözlerine uymaktaydı. O, gizlice, kendi gayret ve çalışmasıyla başkanlığa ve hükümdarlığa varmak için onları sırf diliyle reddetmedi. Bilâkis Peygamberimiz, yemesinde ve içmesinde her türlü lüks ve israftan uzaktı. Yaşayışındaki durumu, fakir ve yoksulların durumundan üstün değildi. Buhâri'nin rivayet ettiği bir hadiste, Hz. Âişe Validemiz şöyle dedi: «Resûlullah (s.a.v.) vefat ettiğinde mutfaktaki rafımda karnı aç bir adamın karnını doyuracak kadar bir miktar arpa vardı. Ben ondan yedikçe artıyordu.» Yine Buhâri'nin rivayet ettiği bir hadiste, Enes (r.a.) şöyle diyor: «Resûlullah (s.a.v.) vefat edinceye kadar ne hıvan üzerinde bir şey yedi, ne de hâlis buğday ekmeğinden yapılmış yufka ekmek yedi». (Hıvan: Yemek yeneceği sırada, üzerine yemek konulan masa gibi şeylere de-nir.)

Resûlullah (s.a.v.), giyim ve kuşamında da, ev eşyasında da çok sâde idi. Üzerinde yattığı hasır, yanında iz bırakıyordu. Onun asla yumuşak bir şey üzerinde yattığı bilinmiyor. Hatta bir gün, aralarında Hz. Âişe de bulunduğu halde Peygamberimizin hanımları, geçim sıkıntısından şikâyet etti. Ondan günlük ihtiyaçlarının, giyim kuşamlarının ve süs eşyalarının arttırılmasını istediler. Hattâ Sahâbe-i Kiramın hanımlarından, kendi akranları olan hanımların hiçbirisinden, şan ve şeref bakımından daha aşağı olmadıklarını bildirmek için Resûlullah'ın yanma geldiler. Peygamberimiz (s.a.v.) kızarak başını önüne eğdi ve hiçbir cevap vermedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetleri indi:

«Ey Peygamber! Hanımlarına şöyle de: Eğer dünya hayatını ve onun ihtişamını istiyorsanız, haydi geliniz; sizi donatayım ve güzellikle bırakıp salıvereyim. Yok eğer Allah'ı, peygamberini ve âhiret yurdunu istiyorsanız; haberiniz olsun ki Allah içinizden güzel hareket edenler için pek büyük bir mükâfat hazırlamıştır». (Ahzab:28-29)

Resûlullah bu iki âyeti de onlara okudu. Sonra onları, ya içinde bulundukları hale göre kendisiyle birlikte yaşamayı kabul etmek ya da mal ve ziynet bolluğu ile nafakalarının artmasını da tercih etmekle baş başa bıraktı. Fakat bu son durumu tercih ettikleri takdirde, onları bırakıp, güzellikle salıverecekti. Ama onlar üzerinde bulundukları hale razı olarak Resûlullah ile birlikte yaşamayı tercih ettiler. (Detaylı bilgi için bkz. Buhari ve rivayet tefsirleri).

Bütün bunlardan sonra, artık akıl Hz. Peygamber'in nübüvvetinin doğruluğu hususunda, nasıl şüpheye düşebilir? Aklın veya düşüncenin, Resûlullah’ın, peygamberlikle zenginlik arzusuna veya liderlik sevdasına tutulacağını zannetmesi nasıl doğru olabilir? Yukarıda zikrettiğimiz bu sahneden elde edilen birinci işaret işte budur.

İkinci İşaret: Bu ikinci işarette bize, Resûlullah'ın tutunduğu yol ve takındığı tavırda bulunan hikmeti açıklıyor. Keyfiyeti ve türü ne olursa olsun, davet sonrasında lüzumlu gördüğün her siyaseti ortaya koymak hikmet olur mu? Ve senin hedefin olan gerçek bunların ötesinde olduğuna göre, her gördüğün yol ve sebebe sarılma yetkisini sana şeriat koyucusu verdi mi? Hayır. Gerçekten İslâm şeriatı gayelere yönelmeyi emrettiği gibi, sebep ve yollara başvurmayı da emretmiştir. O halde Allah'ın gayeye ulaşmak için vesile kıldığı belirli yolun dışında; Allah'ın emrettiği gayeye varmak için herhangi bir yola girmen, senin hakkın değildir. Siyâset-i Şer'iyye ve hikmet'in itibarî birçok anlamları vardır. Fakat meşru kılınan sebep ve vasıtaların hududu dahilinde olması gerekir.

Az önce naklettiğimiz şeyler buna delildir. Resûlullah’ın, Kureyş'in ileri gelenlerinden gelen başkanlık veya hükümdarlık teklifini kabul ederek, liderliği ve başkanlığı nefsinde toplayıp, ileride İslâm davetine âlet etmesi mümkün görülecek, siyaset ve hikmet babında düşünülebilecek şeylerdir. Özellikle, sultan ve hükümdarın kişiler üzerinde kuvvetli bir otoritesi vardır. İdeoloji ve ekol sahiplerinin, halk kitlelerine kendi ideolojilerini ve ekollerini kabul ettirebilmek için, kendi otoritelerini kullanma bakımından yönetimi ele geçirme fırsatını kolladıkları bir gerçektir.

Fakat Resûlullah (s.a.v.) böyle bir siyasete girmeye ve bunu dâvası için bir araç olarak kullanmaya asla razı olmadı. Çünkü, bu bizzat davetin prensiplerine aykırı düşer.

Böyle bir tutumun, siyaset ve hikmet türlerinden telâkkisi caiz olsaydı; elbette doğruluğu apaçık olanla, yalanını gizleyen bir yalancı arasındaki fark ortadan kalkardı. Dâvalarında sadık olanlar, ismi hikmet ve siyaset olan geniş bir yol üzerinde gözbağcılarla ve deccallarla yüz yüze kalırlardı.

Şüphesiz ki, bu dinin felsefesi, her türlü gaye ve vasıtayı kullan-mada doğruluk ve şeref kaideleri üzerinde kurulmuştur. Nitekim gayeyi ancak, doğruluk, şeref ve kelime-i hak kıymetlendirir. Aynı şekilde vasıtayı da ancak kelime-i hak, şeref ve doğruluk prensiplerinin ta'yin ve tespit etmesi gerekir.

Bundan dolayıdır ki İslâm devletinin sahipleri; birçok hâl ve durumlarda, fedakârlık ve cihada mecbur kalırlar. Çünkü tuttukları yol, sağa sola fazla yalpalanmaya izin vermez.

Davette «Hikmet» prensibini, sadece davetçinin işini kolaylaştırmak veya meşakkat ve felâketlerden sakındırmak için meşru kılındığını sanmak yanlıştır. Bilâkis davette hikmet (siyaset) in meşruiyetindeki sır, sadece insanların akıl ve fikirlerine en uygun gelen yolları denemekten ibarettir. Bunun anlamı şudur: Durumlar çeşitli olunca ve davet yolunun önüne karşı çıkma ve yoldan alıkoyma gibi engeller dikilince; işte o zaman hikmet, sadece savaş için araç gereç hazırlamak, malı ve canı feda etmekten ibaret olur. Gerçekten hikmet, ancak bir şeyi yerli yerine koymak demektir. Hikmet ile hilecilik ve dürüstlük arasındaki fark işte budur.

Bir defasında Allah Resulü, bazı Kureyş ulularının İslâm dinini öğrenmeye geldiklerini görmüş de pek sevinmişti. Gayet memnundu, tüm olarak onlara yönelmişti. Onlarla konuşuyor, İslâm hakikatlerinden tefsir edilmesini istedikleri şeyleri onlara açıklıyordu. Hatta onun bu memnuniyeti ve onların, doğru yolu seçmelerine dair aşırı arzusu onu, gözleri âmâ olan Sahâbî Abdullah bin Ümmü Mektûm'dan yüz çevirmeye sevk etmişti. Resûlullah, Kureyşlilerle konuştuğu sırada, Abdullah bin Ümmü Mektûm çıkagelmiş, dinlemek için yanlarında durmuştu. Bu son gelen âmâ sahâbî, Resûlullah'a soru sormaya başlamıştı. Resûlullah da fırsatı kaçırmamaya gayret ediyordu. Bunun için Abdullah bin Ümmü Mektûm'a karşı başka bir zamanda cevap vereceğini söyledi. Bunun üzerine Yüce Allah, Resûlü'nü «Abese» sûresinde: «Yanına kör bir kimse geldi diye yüzünü asıp çevirdi» buyurarak azarladı ve her ne kadar Peygamber'in maksadı meşru ve güzel idiyse de, Allah onun bu içtihadını doğru bulmadı. Bunun sebebi şu idi: Bu tutum, bir Müslümanın gönlünü kırmayı veya ondan yüz çevirme belirtisini, müşriklerin kalbini kazanmak için bir Müslümana iltifat etmemeyi ifade ediyordu. Bu ise meşru ve makbul olmayan bir tutumdu.

Özet olarak diyebiliriz ki; bir Müslümanın, İslâm'ın ahkâm ve prensiplerinden herhangi birini değiştirmeye veya davet ve öğüt vermede hikmete uyma adı altında, Şeriatın hudutlarını çiğnemeye ya da onu hafife almaya hakkı yoktur. Çünkü hikmete; ancak Şeriatın hudutları, prensipleri ve ahlâki kaideleri dahilinde sınırlandırılmış ve kayıtlandırılmış olduğu zaman hikmet olarak itibar olunur.

Üçüncü İşaret: Bu işareti biz, Kureyş'in, Resûlullah'a uysun diye, şart koştuğu şu istekler karşısındaki durumundan çıkarıyoruz. O öyle bir durum idi ki; Yüce Allah o hususta kendi elçisini desteklemişti. Bütün Müslümanların zikrettiği şu âyet-i kerimeler onun hakkında indi: «Onlar şöyle dediler, bize yerden kaynaklar fışkırtmadıkça sana inanmayacağız. Veya hurmalıkların, bağların olup aralarından ırmaklar akıtmalısın. Yahut da iddia ettiğin gibi göğü tepemize parça parça düşürmeli, ya da Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin veya altın bir evin olmalı, yahut göğe yükselmelisin, ama oradan okuyacağımız bir kitap indirmezsen yine o yükselmene inanmayacağız». (İsra:90-93)

Yüce Allah'ın müşriklerin bu isteklerini yerine getirmeyişindeki sebep bazılarının zannettiği gibi: «Hz. Peygamber'e Kur'an mucizesinden başka mucizeler verilmedi, bunun için de Allah onların bu isteklerini yerine getirmedi» şeklinde değildir. Asıl sebep şudur ki; Allah - Azze ve Celle - ism-i ezelisi ile müşriklerin küfürlerinden, inatçılıklarından ve Hz. Peygamber ile istihza etmekte ileri gitmelerinden dolayı, bunları istediklerini biIiyordu. Nitekim bu teklif ettikleri isteklerin türünde ve isteme üslûplarında çok açıktır. Allah onların iyi niyetlerini, isteklerindeki samimiyeti ve Resûlullah'ın doğ-ruluğuna olan güvenlerini pekiştirmek için geldiklerini bilseydi; elbette onların bu isteklerini gerçekleştirirdi. Fakat bu konuda, Kureyş'in durumu, Yüce Allah'ın başka bir âyette niteliğini belirttiği hale uygun düşmektedir. O âyet şöyledir: «Onlara gökten bir kapı açsak da oradan çıkmaya koyulsalar, yine gözlerimiz döndü, biz herhalde büyülendik derler». (Hicr:14-15)

Okuyucu bu konuyu öğrendiği takdirde, Yüce Allah'ın elçisine, ileride açıklayacağımız çeşitli mucizeleri lütfetmesi ile bu konu arasında bir çelişkinin olmadığını daha iyi anlamış olacaktır.