İsra ve Mirac mucizesi

İsrâ (Gece yürüyüşü) kelimesiyle, Yüce Allah'ın peygamberine Mekke'deki Mescid-i Haram'dan, Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya kadar lütfettiği yolculuk kastedilir. Mi'râc kelimesi ise, bu yolculuğun ardından, Resûlullah'ı yüksek gök tabakalarına çıkarmak, sonra insan, cin, melek ve diğer mahlûkatın bilgilerinin tükendiği sınıra ulaştırmak anlamında kullanılmaktadır. Bunların tümü bir gece içinde olmuştur.

Bu mucizenin tarihinin tespitinde; Bi'setin onuncu yılında mı, yoksa bundan sonra mı oldu diye ihtilâf edilmiştir. İbn Sa'd'ın Ta-bakatü'l-Kübrâ'sındaki rivayetine göre Mi'rac hâdisesi hicretten on-sekiz ay önce olmuştur.

Müslümanların büyük çoğunluğu bu yolculuğun, ruh ve beden birliğinde olduğu kanaati üzerindedirler. Bunun için Mi'rac, Allah'ın kendi Resûlü'ne ikram buyurduğu, hayret verici mucizelerinden biridir.

Mi'rac kıssasına gelince, onu Buhari ve Müslim uzun bir şekilde rivayet etmiştir. Özet olarak şöyledir:

Mi'rac gecesinde, Resûlullah'a bir burak getirildi. Burak, eşekten büyük, katırdan küçük, adımını gözünün erişebildiği yerin ilerisine koyan bir binek hayvanıdır. Yine o gecede Resûlullah (s.a.v.) Mescid-i Aksâ'ya girdi. Orada iki rek'at namaz kıldı. Sonra Cebrail (a.s.) ona, süt dolu bir kâse ile yine şerbet dolu bir başka kâse getirdi. Resûlullah süt dolu kâseyi içti. Bunun üzerine Cebrail Aleyhisselâm: «Fıtratı seçtin» dedi. Yine o gecede birinci, ikinci, üçüncü kat göğe çıkarıldı. Bu şekilde ta Sidretü'l-Müntehâ'ya götürüldü. İşte o zaman Yüce Allah ona vahyedeceğini vahyetti. Beş vakit namaz o gecede farz kılındı. Aslında namaz, gece ve gündüzde elli vakit idi. (Detaylı bilgi için hadis kitaplarına bakınız.)

Ertesi gün sabah olunca ve Resûlullah (s.a.v.) gördüğü şeyleri halka anlatınca müşrikler bu taze haberi birbirlerine anlatmak ve onunla alay etmek için toplanmaya başladılar. Bir kısım müşrikler, «Mademki oraya gittin ve içinde namaz kıldın» diyerek, Mescid-i Aksâ'yı kendilerine tasvir etmesini istediler. Resûlullah Mescid-i Aksâ'yı ziyaret ettiği vakit; bakışlarıyla etrafı süzmeyi, duvarlarının sayısını ve şeklinde aklında tutmayı düşünmemişti. Bunun üzerine Yüce Allah Mescid-i Aksâ'nın şeklini gözünün önüne getirdi de onların sordukları gibi tafsilâtlıca onun özelliklerini teker teker sayıverdi. Buhâri ve Müslim, Resûlullah’ın şöyle buyurduğunu naklediyor: «Kureyş beni yalanlayınca, Hıcır'da ayağa kalktım. Yüce Allah benimle Beyt-i Makdis arasındaki uzaklığı giderdi. Ben de ona bakarak bütün özelliklerini onlara haber verdim.»

Bir kısım müşrikler Hz. Ebû Bekir (r.a.)'e giderek onun Mi'rac olayını tasdik etmeyeceğini ve bu durumu yadırgayacağını umarak, Resûlullah’ın söylediklerini ona anlattılar. Hemen Ebû Bekir (r.a.): «Eğer bunu o söylediyse, mutlaka doğrudur. Ben bundan daha akla uzak görünenleri tereddütsüz kabul ediyorum» diyerek onlara gerekli cevabı verdi.

İsrâ gecesinin sabahında, Cebrail Aleyhisselâm gelip Resûlullah'a namazın nasıl kılınacağını ve namaz vakitlerini öğretti. Zaten Hz. Peygamber (s.a.v.) namaz farz kılınmadan önce Hz. İbrahim (a.s.)'in yaptığı gibi sabah ve akşamleyin ikişer rek'at namaz kılıyordu.

İbretler Ve Öğütler

1- Peygamberimiz Ve Mucizeler Hakkında Birkaç Söz:

Bazı araştırmacılar, Resûlullah'ın hayatının basit bir beşeri hayat olduğunu tasvir etmekte pek de mübalâğaya düşkündürler. Bu husus onun hayatının mucize ve hârikaların ötesinde sihirli bir hayat olmadığını açıklamadaki mübalâğadan dolayıdır. Onlar şunları da söylüyorlar: Zaten Hz. Muhammed mucize ve hârikaları hoş karşılamıyordu. Kendisinden mucize isteyenlere pek de iltifatta bulunmuyordu. Bu araştırmacılar şunu sürekli söylüyorlar: «Mucizeler ve hârikalar onun kendi işi değildir. Buna imkânı da yoktur.» Yine o araştırmacılar bu konuda Cenâb-ı Hakk'ın şu gibi: «De ki, o âyetler ancak Allah'ın katandandır» (Ankebut:50) âyetlerini sık sık delil gösteriyorlar ve hep okuyucunun kafasında; «Hz. Peygamberin yaşayışının, Allah'ın sadık peygamberlerini desteklediği mucize ve hârikalardan büsbütün uzak olduğu» fikrini yerleştirmek istiyorlar.

Resûlullah'ın sireti hakkındaki bu düşüncenin kaynağını araş-tırdığımız zaman, onun aslında Gustav Le Bon, Auguste Comte, Hu-me, Goldziher ve benzeri müsteşriklerin fikirleri olduğunu görüyoruz. Bu nazariyenin esası ve sebebi öncelikle bu mucizeleri yaratana imanın olmayışıdır. Çünkü Allah'a iman, gönüllere iyice yerleşince, bundan sonra diğer şeylere iman etmek kolay olur. Böyle olunca da artık şu dünyada mucize diye isimlendirmeye değer hiçbir şey kalmaz.

Müsteşriklerin bu görüşünü Müslümanlardan bir grup hemen mal bulmuş mağribî gibi kapıverdi. Zaten İslâm dünyasının en büyük talihsizliği de Müslümanların, bu yabancıların fikirlerini etrafa yaymak için tüm gayretlerini ve bilgilerini seferber etmeleri olmuştu. Aslında onların Avrupa içinde doğan ilmi uyanış görüntüsüyle gözlerinin kamaşmasından ve yabancıların süslü yalanlarıyla büyülenmelerinden başka bir sebep yoktu.

İslâm'a karşı fikri savaş açan ve İslâm'a şüphe sokmak isteyen müsteşrikler, etraflarına bakınca; bizzat müslümanlardan bazı kişilerin ifadelerinde; Müslümanları dinlerinde şüpheye sokmak ve kendi görüşlerini benimsetebilmek için yeni fırsat ve imkânlar buldular. Yine onların bu sözleri İslâm düşmanlarına, kafalarda dinsizlik fikirlerini yerleştirmek, İslâm akidesini değiştirmek için eski usullerini kullanmaya da ihtiyaç bırakmadı.

Bu Müslüman aydınlar, Resûlullah'ın: kahramanlık, dâhilik, ko-mutanlık gibi muayyen vasıflarını, çarpıcı ve övücü cümlelerle gün-deme getirme yolunu seçtiler. Aynı zamanda, onlar, Müslümanların kafasında, Resûlullah'ın yepyeni bir portresini çizebilmek için, aklın kavrayamadığı hârika ve mucizelerden uzak bir şekilde genel hayatını anlatmakta mübalâğaya girdiler. Onların ifadelerinde Hz. Peygamber'in hayatı bazen «Dâhi Muhammed», bazan «Komutan Muhammed», bazan da «Kahraman Muhammed» şeklini alıyordu. Fakat bunların hepsinde, her halükârda «Nebi ve Resul Muhammed» sıfatını örtmesine özen gösteriliyordu.

Zira Vahiy, hârika ve gaybiyatı ihtiva eden nübüvvet gerçeklerinin tümü, (bu kahramanlık ve dehâ ta'birlerinin yayılma işlemi sonunda) mucizelerin başında «vahiy ve nübüvvet» bulunduğuna göre, o Resul Muhammed sıfatıyla birlikte bir efsaneler âlemine fırlatılıp atılmış oluyordu. Böyle olunca da tabiî olarak; Resûlullah’ın etrafında çeşitli milletlerin ve insanların çoğalması, onun bayrağı altına girmesi, herkesin onun davetine doğru koşmasının sebebi, yalnızca onun dehâsı ve komutanlığıdır diye düşünülecekti! Bakınız, kendilerine hedef olarak seçtikleri şey açık bir şekilde yeni bir isimlendirme gibi, «Müslümanlar» yerine «Muhammedîler» kelimesini yaymakta kendini gösteriyor.

Biz, ilmî bir araştırmanın ışığı altında, hakikati ortaya koymak için çaba sarfettiğimiz zaman, Hz. Muhammed gerçeğinde bu tasavvur ve tahayyülün yeri nedir, görülecektir:

a- Biz, Resûlullah'ın hayatında açıkça kendini gösteren «vahiy olayını» (bu konuda yeterli açıklama yapılmıştı) enine boyuna düşünmeye koyulduğumuz zaman, Resûlullah'taki en bariz sıfatın, «Nübüvvet» sıfatı olduğunu görüyoruz. Bu konuda ne şek ne de şüphe vardır. Nübüvvet, bizim duyu ölçülerimize uymayan, gaybî mânâlardan biridir. O halde, hârika ve mucizenin mânâsı, Resûlullah'ın asli hüviyetinde gizlidir. Buna göre Peygamberimizin mucizelerini inkâr etmeleri mümkün olmuyor; ancak nübüvvetin mânâsını yıkmakla ve onları Resûlullah'ın hayatından çıkarıp atmakla mümkün oluyor. Bu da açıkça dinin kendisini inkâr etmekle eşit olur. Müsteşriklerden ve araştırmacılardan bazıları; sadece Resûlullah'ın zekâsını, dehâsını, kahramanlığını ve işleri yönetmedeki kabiliyetini açıklamakla yetinerek; bu niyetlerini sözlerinde gizleseler de neticeyi beyan eden öncülleri söylemeleri yetip artıyor bile. Çünkü, öncüleri kabul ettikten sonra netice kendiliğinden gelir.

Birçokları âciz kaldıktan sonra neticeyi açık açık söylüyorlar. Nitekim Simli Şümmeyil'in, «Dine inanmayı, müstahil olan mucizeye inanmak» diye tanımladığı gibi.

Dinin aslında şek veya inkâr bulununca, mucizelerin parçalarını inkâr veya ispat etme hususunda bir araştırmaya girmesinin hiç bir anlamı olmadığını herkes bilir.

b- Resûlullah'ın hayatını ve hayatındaki bir kısım olayları aklımıza getirdiğimiz zaman, Allah Teâlâ'nın, onun eliyle birçok mucizeyi yarattığını görüyoruz. Onları kabul etmemeye bir sebep olmadığı gibi reddetmeye de imkân yoktur. Çünkü o mucizeler bize kadar mütevatir ve sağlam senetlerle nakledilmiştir. O hadisler kesinlik derecesine ulaşmıştır.

Mübarek parmaklarının arasından su akmasını bildiren hadîs bunlardan biridir. Buhârî bu hadisi, Kitâbül-Vuzû'da, Müslim, Kitâbü'l-Fedâil'de, İmam Mâlik Muvatta'nın, Kitâbü't-Tahâre bahsinde rivayet etmiştir. Yine aynı hadisi birçok hadis imâmı, çeşitli tariklerle rivayet etmişlerdir. Zürkani, Kurtubi'den şunu nakleder: Resûlullah'ın parmaklarından su akması büyük topluluklar huzurunda birkaç yerde tekerrür etmiştir. Birçok tarikten gelmiştir ki, onların toplamı, mânevi tevatürden elde edilmiş kesin ilim ifade eder. (Zerkani, Muvatta Şerhi: c. 1, s. 65.)

Müşrikler Resûlullah'tan, ayı ikiye bölmesini istedikleri vakit, Resûlullah'ın devrinde gerçekleşen înşikak-ı kamer (ayın ikiye bölünmesi) mucizesini ihtiva eden hadîs de bunlardan biridir, Buhârî bu hadisi, Kitâbü'l-Ehâdîsi'l-Enbiyâ bölümünde, Müslim Kitâbü's-Sıfâti'l-Kıyâme bölümünde ve bunların dışında diğer hadîs imamları da rivayet etmişlerdir. İbn Kesir hadisler sağlam senetlerle nakledilmiştir. İnşikak-ı kamer mûcizesinin Peygamberimizin zamanında vuku bulduğu ve bu mucizenin insanı hayrette bırakan mucizelerden biri olduğu üzerinde bütün ulema ittifak halindedir» (İbn Kesîr, Tefsir: 4/261.) demiştir.

İsrâ ve Mi'rac hadisi de bunlardan biridir ki, biz o münâsebetle bu konuyu burada açıkladık. İsrâ ve Mi’rac hadisi «Müttefekun aleyh» dir. Sübûtunun kat'iyyeti inkâr edilemez. İsrâ ve Mi'rac mucizesinin Peygamberimizin mucizelerinden en barizi olduğu bütün Müslümanların icmasıyla sabittir.

Ne tuhaftır ki; mucizelerin ve hârikaların ismini bile Resûlullah'ın hayatına yakıştırmayan ve sanki, dâhilik sadece Resûlullah'a aitmiş gibi, dâhilik sıfatını sürekli gündeme getiren bu adamlar, sıhhati kat'iyyet derecesine ulaşmış olan bazı mütevatir hadîsleri görmezlikten ve bilmezlikten geliyorlar. Onlar, bu tür hadîsler sanki hadîs kitaplarında yokmuş gibi, ne müsbet, ne de menfî yönden onlardan hiç bahsetmiyorlar. Halbuki o hadîslerden her biri için ondan fazla tarik sayılabilir.

Bu hadisleri bilmezlikten gelmelerinin sebebi, bu hadîslere baktıkları zaman karşılaşacakları zor ve müşkil durumdan kaçabilmek içindir. Çünkü bu durum, onların kafalarında dönüp duran nazariye ile açık bir şekilde çelişmektedir.

c- Mucize, düşünce ve tefekkür nezdinde, müşahhas bir mânâsı olmayan kelimedir. Onunla ancak mücerret izafî bir mânâ kastedilir. Halk ıstılahında yerleşmiş bulunan mânâsına göre mucize, âdet ve alışılagelmiş şeylerin dışına çıkan her iş ve durum demektir. Her alışılagelmiş olan şeyler zamanın ve asırların değişmesiyle değişiverir. Kültürlerin, anlayışların ve ilimlerin çeşitli olması sebebiyle çeşitlilik arz eder. Nice işler vardır ki; bir zamanlar mucize iken, bugün bilinen ve alışılagelmiş şeylere dönüşmüştür. Kültürsüz ve ilkel insanlar arasında mucize oluverir. Her akıllı insanın anladığı hakikat şudur ki; alışılagelen ve alışılagelmişin dışında kalan her şey aslında bir mucizedir.

Bu duruma göre yıldızlar bir mucize, samanyolunun hareketi bir mucize, çekim kanunu bir mucize; insandaki sinir sistemi bir mucize, kan dolaşımı bir mucize; insanda bulunan ruh bir mucize, insan da başlı başına bir mucizedir. İnsana «Metafizik bir canlı» «bilinmez, gaib canlı» diye isim veren Fransız âlimi ve edibi Chateau-briand'ın bu ifadesi, ne kadar da ince bir seziştir!

Ancak, insan -uzun alışkanlıktan ve âdetin sürüp gitmesinden dolayı- bütün bunların mucize yönünü ve mucizenin değerini unutuyor. İnsan aldanarak ve bilmeyerek mucizeyi alışkanlık haline gelen şeylerle, aniden karşı karşıya gelmesi olarak telakki edebiliyor. Sonra belli bir zaman geçince, alıştığı ve itiyat haline getirdiği şeylerden eşyaya olan imanı veya inkârı için ölçü ediniyor. İnsan medeniyette ve ilimde ne kadar ilerlerse ilerlesin bu da insanın acayip bir cehaletidir.

İnsanın basit düşüncesi bile bütün çıplaklığıyla açıklıyor ki, bu kâinatın tümünü mucize olarak yaratan Allah'a, bu kâinata bir diğer mucize ilâve etmesi veya âlemi üzerine inşâ ettiği sistemin bir kısmında değişiklik yapması çok zor gelmez. Nitekim İngiliz müsteşrik William Jones, bu mealde şu görüşü ileri sürmektedir:

«Âlemi yaratan kudret, ondan bir şeyi çıkarıp atmaktan veya bir şey ilâve etmekten âciz değildir. Akla göre bu tasavvur dışıdır, demek kolaydır. Fakat o, tasavvur dışıdır denilen şey yine de âlemin yaratılışı derecesinde tasavvur dışı değildir.»

Demek oluyor ki, bu âlem mevcut olmasaydı ve mucize ile hârikaları inkâr edenlerden ve bunların varlığını düşünmeyenlerden birine denilseydi ki; şöyle bir âlem yaratılacak. Şüphesiz ki, o, daha baştan şöyle cevap verecekti: Hayır, bu tasavvur dışıdır. O kişinin bu düşünceyi reddetmesi, mucizelerden herhangi birini tasavvur etmeyi inkârdan daha beterdir.

Her Müslümanın Resûlullah'ı ve Yüce Allah'ın ona ikram buyurduğu mucizeleri böyle anlaması gerekir.

2- O güne kadar Resûlullah'ın başından geçen olaylar arasında İsra ve Mi'rac mucizesinin yeri:

O güne kadar Resûlullah, Kureyş'ten her türlü işkenceyi görmüştü. O işkencelerden bir diğeri de Taif’e yaptığı hicret esnasında vuku bulmuştu. Olayın açıklaması, yukarıda geçti. Hz. Peygamber, Rabia Oğulları'nın bağında dinlenmek gayesiyle oturduktan sonra Rabbi'ne ettiği dua ve münâcatta; her kişinin başına gelebilecek duygusallık ve yardıma muhtaçlık hali görülmüştür. Bu da insanın, Allah'a karşı ubûdiyetinin bir görüntüsüdür. Resûlullah'ın bu ilticasında, şanı Yüce Allah'a şikâyetinin ve O'nun yardımıyla afiyetini istemesinin anlamı ortaya çıktı.

Belki de o, başına gelen hâdiselerin, bir şeyden ötürü Allah'ın kendisine gazablanmış olması sebebiyle vuku bulmuş olacağından korkmuştu. Bu yüzden de duasının arasında şunu da demişti; «Eğer bana kızgınlığın yoksa, çektiklerimin hiçbirine aldırış etmem.»

Bunlardan sonra, İsrâ ve Mi'rac ziyafeti Allah tarafından ona bir ikram olarak, azim ve kararlılığını yenilemek için gelmişti. Yine Mi'rac, Resûlullah'ın kavminden çektiği eza ve cefaların, Allah'ın kendisini terk etmesi veya ona kızması yüzünden değil de; ancak bunların Allah'ın bir kanunu olduğuna ve her zaman, her asırda İslâm davetinin kanununun böyle olduğuna işaret etsin diye geldi.

3- Resûlullah'ın, geceleyin Mescidi Aksâ'ya götürülüşündeki hikmet:

Gerçekten, Hz. Peygamber'in Beyt-i Maks'e götürülmesi ile oradan da yedi kat göklere çıkarılışının aynı anda olması, Mescid-i Aksâ'nın Allah katındaki mevkisine ve kutsiyetine işaret etmektedir. Yine İsa Aleyhisselâm'ın getirdiği ile Hz. Muhammed (s.a.v.)'in getirdiği arasındaki sağlam alâkaya ve bütün peygamberlerin arasında, Allah kendileriyle gönderdiği tek din bağının bulunduğuna işaret etmektedir.

Yine bunda bir işaret vardır ki, o da her asırda yaşayan Müslümanlar tarafından bu mukaddes bölgenin muhafazasının ve her türlü düşman müdahalesinden korunmasının gerekli olduğudur. Sanki ilâhi hikmet, bugünün Müslümanlarını, bu mukaddes yer üzerinde bulunan Yahudiler karşısında perişan olmamaya, korkaklığa kapılmamaya ve gevşememeye; bu mukaddes yerden yahudileri te-mizlemeye ve orayı tekrar eski sahipleri olan mü'minlere iade etmeye çağırıyor.

Anlayan kim? Belki de bu yüce yolculuğun etkisiyledir ki, Selâhaddin Eyyûbi (Allah rahmet eylesin) ya zafer, ya ölüm diyerek bu büyük savaşa atılmıştı. Haçlıları geri püskürtünceye kadar, bu mukaddes bölgede haçlı saldırılarını kırmak için bütün gayretini sarfetmişti ve sonunda haçlılar, eli boş olarak geri dönmek zorunda kalmışlardı.

4- Cebrail Aleyhisselam, Resûlullah'a süt ve şerbet sunduğu zaman, Resûlullah'ın sütü şerbete tercih etmesi, İslâm'ın fıtrat dini olduğuna sembolik bir işarettir. Yâni bu öyle bir dindir ki; ahkâmında akidesinde hep, insanın fıtratının gereği olan şeylerle uyum sağlar, insanda bulunan temiz fıtratla, sonradan arız olan şeyler, yâni onunla aykırılık teşkil eden şeyler İslâm'da yoktur. Şayet fıtrat, uzunluğu ve boyutları olan bir vücut olsaydı, elbette İslam dini ona yetecek kadar geniş bir elbise olurdu.

İslâm'ın geniş alanlara yayılmasındaki ve insanlar tarafından çabucak kabul görmesindeki sırların en önemlisi budur. Yani fıtrat dini oluşudur. Çünkü, insan medeniyet yolunda ne kadar yükselirse yükselsin, maddi mutluluk da onu ne kadar bürürse bürüsün yine o, fıtratın gereklerine cevap vermek için aramaya devam edecek ve tabiatına ters düşen inanç ve ödevler bağından kurtulmaya çabalayacaktır. İslâm ise, beşer fıtratında bulunan bu yönelişleri cevaplandıracak biricik nizamdır.

5- İsrâ ve Mi'rac hem ruh, hem cesetle birlikte olmuştu. Mütekaddiminden ve Müteahhirînden bütün Müslümanlar bunun üzerinde ittifak etmişlerdir. Nevevi, Müslim şerhinde şöyle diyor:

«İnsanların ekserisinin, seleften çoğunluğun, kelâmcılardan, hadişçilerden ve fıkıhçılardan müteahhir imamların tümünün üzerinde bulunduğu kanaat şudur ki; Resûlullah bedeniyle, Mi'rac'a götürüldü. Hadîslere vâkıf olanlar ve araştırmacılar bilirler ki, hadisler de buna delâlet etmektedir. O halde yeni bir delil olmaksızın o hadîslerin zahirinden sapmak doğru değildir. Onları böylece anlamak ta muhal bir şey değil ki, te'vîle ihtiyaç duyulsun». (Nevevi Şerhi, Sahih-i Müslim: c. 2, s. 290.)

İbn Hacer de Buhâri Şerhi'nde diyor ki: «Gerçekten İsrâ ve Mi'rac aynı gecede, uyanıklık halinde ve (bedenle ruh, her ikisi birlikte gerçekleşmiştir. Hadisçilerden, kelâmcılardan ve fakihlerden cumhûr-u ulemâ bu kanaate sahiptirler. Sahih haberlerin zahiri onun üzerinde ittifak halindedir. Bunlardan uzaklaşmak uygunsuz olur. Çünkü onda akılla tenakuza düşecek bir durum yoktur ki, te'vile ihtiyaç duyulsun. (İbn Hacer, Fethu'l-Bâri: c. 7, 136- 137)

İsrâ ve Mi'rac'ın; beden ile ruhun birlikte olduğunda şüpheye mahal bırakmayan bir delil de; yukarıda zikretmiş olduğumuz, Kureyş müşriklerinin bu olayı alaya almaları, şaşkınlıkla karşılamaları ve Peygamberimizi yalanlamada acele etmeleridir. Çünkü mes'ele sadece bir rü'ya mes'elesi olsaydı ve Resûlullah bunu bir rü'ya şeklinde onlara haber verseydi; onların bu olaya şaşmalarına, gözlerinde büyütmelerine ve inkâr etmelerine gerek kalmazdı. Çünkü uykuda görülen şeylerin belli bir sınırı yoktur. Bilâkis bu gibi bir rü'yayı görmek o vakit Müslümana da kâfire de caiz olur. Eğer iş böyle olsaydı, elbette, müşrikler Resûlullah'ı susturmak maksadıyla ondan Mescidi Aksâ'nın özelliklerini, kapılarını ve duvarlarını sormazlardı.

Bu mucizenin nasıl gerçekleştiğine ve aklın bunu nasıl değer-lendirdiğine gelince, kâinat ve hayat mucizelerinden her mucize nasıl gerçekleşiyorsa o da öyle gerçekleşmiştir. Biz biraz önce demiştik ki, bu kâinatta olup bitenlerin tümü mucizeden başka bir şey değildir. Akıl bunların tümünü kolaylıkla ve basit bir şekilde kavradığı gibi, yine mucizeleri de kolaylıkla ve basit bir şekilde kavraması mümkün olur.