İbretler Ve Öğütler
Biz, geçmiş bölümlerde, Müslümanların Habeşistan'a hicret etmelerini açıklarken; İslâm'daki hicretin mânâsından bahsetmiş ve o zaman, özet tutarak demiştik ki; Allah Cello Celaluhu, akide ve dinin kudsiyetini her şeyin üstünde kılmıştır. Akide ve dinin prensipleri yok olma tehlikesiyle karşılaşınca; malın, mevkinin, yerin ve yurdun hiçbir kıymeti kalmaz. Bunun için Allah Teala kullarına, akide ve İslâm uğrunda -gerekliği zaman- bütün bunları feda etmelerini farz kılmıştır.
Biz önceki konularda da demiştik ki; Allah'ın evrendeki kanunu, gerçek din ve düzgün akidede kendini gösteren mânevi kuvvetlerin, maddi kazançları ve güçleri korumasını gerekli kılar. Bir ümmet, ahlaki yönden ne kudur zengin, hakiki dine de ne kadar bağlı olursa; o ümmetin, vatanda, imanda ve şerefte kendini gösteren maddî gücü daha sağlam, daha çok ömürlü ve her yönden daha güçlü olur. Yok eğer bu ümmet, ahlâki yönden yoksul, inanç yönünden şaşkın ve sarsıntılı ulursa; yukarıda saydığımız şeylerde kendini gösteren, maddi gücü çabuk elden çöküntüye ve zevâle doğru yaklaşır. Yine demiştik ki; tarih buna en büyük şahittir.
Cenâb-ı Hak, gerektiği zaman, din ve inanç uğrunda malı mülkü feda etme prensibini farz kıldı. Müslümanlar, bu prensipten dolayı malı, canı ve vatanı kendilerine saklarlar. Gerektiği ilk anda da onları terk ederler.
Bu minvalde, Resûlulluh'ın Mekke'den Medine'ye hicreti delil ola-rak bize yeter. Hicret, zahire göre, vatanı terk ve yitirme şeklinde olsa da işin hakikatinde vatanın korunması ve garanti altına alınması demekti. Bir şeyin korunması şeklinde ortaya çıkan nice durumlar vardır ki, onu terk etme ve ondun vazgeçme şeklinde kendini gösterir. Resulullah (s.a.v.), hicretinden birkaç yıl sonra; kendisini gözetim altında tutanlardan ve onu öldürmek maksadıyla etrafını kuşatanlardan hiçbiri karşısına çıkma cesaretini bile gösteremez, kendisi eskisinden daha güçlü, her yönden daha üstün olarak -devletini ve binasını kurduğu dinin üstünlüğü ile- çıkarıldığı vatanına tekrar geri döndü.
Şimdi biz, yukarıda sunduğumuz hicret olayı üzerinde düşünmeye dönelim ve o olaydan her Müslüman için önemli olan ahkâm ve işaretleri çıkaralım:
1- Hicret olayından bize görünen en bariz şey, Resûlullah'ın bu kutlu yolculukta kendisine arkadaş olması için sahâbe-i kiramdan bir başkasını değil de, Hz. Ebû Bekir'i seçmesi ve geri kalmasını istemesidir.
İslâm âlimleri, bundan Resûlullah (s.a.v.)'ın Hz. Ebû Bekir'e karşı beslediği sevginin hududunu, ashabından, kendisine en yakın olanı Ebû Bekir olduğunu ve kendisinden sonra hilâfete en uygun olanlarının yine Hz. Ebû Bekir olduğunu çıkarmışlardır. Resûlullah'ın hastalığı sırasında, halka namaz kıldırmak için, Hz. Ebû Bekir'i yerine ta'yin etmesi ve Hz. Ebû Bekir'in dışında başkasının namaz kıldırmaması için ısrar etmesi gibi birçok durumlar bu işareti desteklemektedir. Şu hadîs-i şerifteki mânâ da böyledir: -Eğer ben dost edinmiş olsaydım elbette ki Ebû Bekir'i dost edinirdim». (Müslim: 7/105)
Gerçekten Hz. Ebû Bekir, Allah'ın kendisine ikram buyurduğu bu meziyyeti taşımaktaydı. Hakikaten o sadık, hem de Resûlullah uğrunda mâlik olduğu şeylerin hepsini ve canını feda eden bir arkadaş örneğiydi. Biz onun mağaraya önce girme hususunda nasıl ısrar ettiğini görmüştük. Çünkü o, mağaranın içinde yırtıcı hayvan veya yılan, ya da insana zararlı yaratık bulduğu takdirde, kendisini Resûlullah için feda etsin diye bunu yapmıştı. Yine biz onun bu uzun ve yorucu yolculukta, Resûlullah'a hizmet uğrunda malını, oğlunu, kızını, kölesini ve koyunlarının çobanını nasıl seferber ettiğini görmüştük.
Allah'a ve Resulüne iman etmiş her Müslümanın böyle olması gerekir. Bunun için Allah'ın elçisi şöyle buyuruyor: «Sizden hiçbiriniz, beni, çocuğundan, ana-babasından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olmaz.
2- Bazen bir Müslümanın; Resûlullah (s.a.v.)'ın hicreti ile Hz. Ömer bin el-Hattâb'ın hicretini mukayese etmek ve kendi kendine şöyle bir soru sormak aklına gelir: Niçin Hz. Ömer korkmadan çekinmeden, müşriklere meydan okuyarak, açıkça hicret etti de, Resûlullah (s.a.v.) gizlice ve her türlü tedbiri alarak hicret etti? Yoksa Hz. Ömer, Resûlullah (s.a.v.)'dan daha mı cesur oluyor?
Cevaben: Gerçekten Hz. Ömer'in veya Resûlullah dışında herhangi bir Müslümanın yaptığı işlere şeriatta delil olmayan şahsi işler nazarıyla bakılır. O kişinin, kendi zevkine uygun, Allah'a olan imanı ve cesaretinin kuvveti ile uyuşan metotlar, yollar ve araçlar arasında, dilediğini seçme hürriyeti vardır.
Ama Resûlullah böyle değildir. O kanun koyucudur. Yâni din ile alâkalı işlerinin tümü bizim için kanun olarak kabul edilir. Bundan dolayı Teşri' kaynaklarının ikincisi olan Resûl'ün Sünneti; onun sözlerinin, davranışlarının, hususiyet ve takririnin tümüdür. Hz. Ömer'in yaptığının aynısını, Hz. Peygamber (s.a.v.) yapmış olsaydı, halk bunun farz olduğunu zannedecekti. Yine tedbir ve sakınmaya başvurmanın, korku ânında gizlenmenin caiz olmadığını zannedecekti. Halbuki bu dünyada her ne kadar, sebeplerin Allah'ın yaratması ve iradesi ile meydana geldiği şüphe götürmez bir gerçek ise yine de Allah şeriatını sebeplerin ve müsebbebatın gereği üzere kurmuştur.
İşte bunun için Resûlullah (s.a.v.) bu gibi işte, beşer aklının gösterdiği maddi yolları ve sebepleri kullandı. Hatta Resûlullah (s.a.v.) bu yollardan hepsini kullandı, hiçbirini terk etmedi. Bunun için Hz. Ali'yi kendi yatağında yatması ve onun elbisesini giymesi için geri bıraktı. Ayrıca düşmanların tahmin bile edemedikleri dağ yollarında kendisine kılavuzluk etmesi için iyice güvendikten sonra, müşriklerden birinin yardımına başvurdu. Akla gelebilen maddi tedbirleri hazırlayıncaya kadar mağarada gizlenip üç gün bekledi. Bütün bunları, şunu açıklamak için yaptı: Allah'a güvenmek, ilâhi hikmetin olmasını murat ettiği şeye maddi vasıtaları sebep olarak kullanmaya aykırı değildir.
Resûlullah'ın böyle yapması, kendi hayatından korkmasından veya Medine'ye ulaşmadan önce müşriklerin eline düşme endişesinden dolayı değildir. Buna da delil şu olaydır: Resûlullah (s.a.v.) bütün tedbirleri aldıktan sonra, müşrikler, mağaranın etrafını kuşattılar, Peygamberimiz ve Hz. Ebû Bekir de içerdeydiler. Müşriklerden biri eğilip bakacak olsaydı, onları oracıkta görürdü. Bu sırada Hz. Ebû Bekir'in kalbini korku bürümüştü. Bunun üzerine Resûlullah: -Yâ Ebâ Bekir! İki kişinin üçüncüsü Allah olursa, sen sonucun ne olacağını zannediyorsun? Yakalanacağımızı mı sanıyorsun!» buyurarak onu teskin etti. İşte bu olay, onun korkmadığına delildir.
O halde, Resûlullah'ın aldığı bu tedbirlerin hepsi, yapması gereken teşrii bir görevdi. Bütün bu tedbirleri uygulama sona erince, her işte itimadın yalnızca Allah'a olması gerektiğini Müslümanlara öğretmek için, kalbini Allah'a bağlayıp O'nun tevfik ve himayesine dayandı. Yine bu durum. Yüce Allah'ın kâinatta yarattığı «sebeplere riayet» etmeye aykırı düşmez.
Sözünü ettiğimiz bu hususta, yine en bariz delillerden biri de, Sûrâka'nın Resûlullah'a iyice yaklaştığı ve onu öldürmek isteğiyle arkasından yetiştiği zaman; Resûlullah'ın o anki tavrıdır. Resûlullah (s.a.v.)'ın Sürâka'nın kendisine ulaşmakta acele etmesinden dolayı korku duyması, başvurduğu tedbirlerin tümünün gereğiydi. Halbuki Resûlullah (s.a.v.). Rabbi ile münacata ve Kuran okumaya dalmıştı. Çünkü o, biliyordu ki; kendisine hicret etmeyi emreden Allah, insanlardan kendisine gelecek zararı önleyecek ve Kitab-ı Mübin'de açıkladığı gibi onların şerrinden kendisini koruyacaktır.
3- Yanında bulunan emanetleri sahiplerine vermek için Hz. Ali'nin, Resûlullah'(s.a.v.)'dan geri kalmasında, müşriklerin düştükleri acâip tenakuza açıkça işaret vardır. Aynı zamanda müşrikler Hz. Peygarnber'i yalanladıkları, onu bir büyücü olarak gördükleri halde, etraflarında doğruluk ve güven bakımından ondan daha iyisini bulamıyorlardı. Bunun için de kıymetli mallarını, saklanması gereken eşyalarını yalnızca onun yanına koyuyorlardı. Bu durum da gösteriyor ki onların inkârları, Resulullah'ın doğruluğundaki kuşkuları sebebiyle değil de ancak kibirlerinden Resûlullah'ın getirdiği Hakkı boğmak istemelerinden, kendi başkanlık ve hükümranlıklarının ellerinden çıkacağı korkusundan dolayı idi.
4- Ebû Bekir (r.a.)'in oğlu Abdullah'ın haberleri toplayıp, Resûlullah'a ve babasına naklederek, Mekke ile mağara arasında gidip gelirken sarfettiği gayrette, kız kardeşi Esma (r.a.)'nın bu yolculuk için gerekli şeylerin hazırlanmasına katkıda bulunmasında ve yiyecekle bineği hazırlamada gösterdiği gayrette, Müslüman gençlerin -erkek ve kadın olarak - Allah yolunda İslam prensiplerini gerçekleştirme ve İslâm toplumunu kurma uğrunda nasıl olmaları gerektiğini görüyoruz. Bir Müslümanın nefsine hâkim olarak kendisini ibâdete vermesi yeterli değildir. Bilâkis, İslâm uğrunda çalışarak, her yönüyle, tüm gayretini ve gücünü sarfetmesi, üzerine vâciptir. Her zaman ve her asırda İslâm'ın ve Müslümanların hayatında, gencin rolü bu olmalıdır.
Resulullah (s.a.v.)'ın da'vetinin ilk yıllarında yaptığı cihadı, etrafında bulunan kişiler göz önüne getirildiği zaman, büyük çoğunluğunun henüz delikanlılık çağını geçmemiş gençlerden olduğu görülecektir. Bu gençler, İslâm'ın zafere ulaşması için tüm güç ve takatlerini seferber etmede ellerinden geleni esirgemediler.
5- Sürâka, Resûlullah'a yetiştiği sırada kendisinin ve atının başına gelenlere gelince; onların Resûlulluh'â ait büyük bir mucize olduğunu belirtmek gerekir. Çünkü Buhari ve Müslim başta olmak üzere hadis imamları bu olayın sıhhat ve nakli üzerinde ittifak etmişlerdir. Bu mucizeyi de daha önce sözü edilen diğer mucizelere ilâve edebilirsin.
6- Resûlullah'ın hicret olayındaki hârika ve mucizelerin en barizlerinden biri de müşrikler evinin etrafını kuşatmış, kendisini öldürmek üzere gözetliyorlarken onun evinden çıkıp gitmesidir. Müşriklerin tümünün gözlerini uyku kapatmıştı da onlardan hiçbiri, Resûlullah'ın çıkıp gidişinin farkına varamamıştı. Resul-i Ekrem, Yüce Allah'ın: -Biz, hem önlerinden bir set, hem arkalarından bir set çektik. Artık görmezler» (Yasin:9) âyetini okuyarak çıkıp gittiği zaman, müşriklerin başına saçtığı topraktan gözlerinin dolması, kendi hayatı üzerine verdikleri kararla alay etmesi demekti.
Bu mucize Mekke müşrikleriyle, her zaman ve her asırdaki diğer müşriklere, Resûlullah'ın ve ashabının din uğrunda onlardan gördükleri her çeşit eza ve cefaların belirli bir dönem için olduğunu, yâni Yüce Allah'ın peygamberi ve Müslümanları terk etmediğini; zaferin, onların yüzünden uzaklaşmadığını açıklayan ilâhi bir ilân mesabesinde olmuştu. Müşriklerin ve tüm din düşmanlarının bununla sevinmeleri ve bunu kendilerine bir müjde saymaları gereksizdir. Çünkü Allah'ın nusreti yakındır ve bu nusretin yolları nerdeyse her an tahakkuk etmektedir.
7- Medine-i Münevvere'nin Resûlullah'ı karşılayışlarındaki tablo; çoluk çocuk, kadın-erkek tüm Medine halkı (ensâr) kalplerinden fışkıran coşkun sevgiyi bize gösteriyor. Medineliler her gün, şehrin dışına çıkıyorlar, güneşin harareti altında, Resûl-i Ekrem'in gelmesini bekliyorlardı. O gün de akşam olunca, ikinci günün sabahında tekrar gelip beklemek üzere geri dönüyorlardı. Kutlu yolcu ufuktan görününce, gönüllerindeki sevgi duyguları coştu ve dilleri çözüldü. Resûlullah'ın gelişine ve onu gördüklerine sevinerek kasideler ve şiirler söylemeye başladılar. Resûlullah da aynı sevgi ile onlara karşılık verdi. Hatta Neccâr oğullarının kızları etrafında kendi gelişine şarkılar söyleyip şiirler okurken; o da onlara bakıyor ve: «Beni seviyor musunuz. Vallahi kalbim sizin sevginizle dolu» diyordu.
Bütün bunlar bize gösteriyor ki; Resulullah sevgisi yalnızca ona uymak da değildir. Bilâkis, Resûlullah sevgisi, ona uymanın temeli ve sebebidir. Kalpte muhabbet duygusu olmasaydı, elbette ki amelde ona uymaya sevk eden bir etken bulunmazdı.
Resûlullah sevgisinin ona uymak ve onu takip etmekten başka anlamı olmadığını sananlar yanılmışlar. Halbuki, -bir kişiyi takip etmek ve ona uymak ancak bir sempati ve içten gelen bir temayül ile olur» gerçeğini fark edememişlerdir. Duyguları coşturan, hisleri harekete getiren, kalbe kök salmış sevginin dışında, kişiyi başkalarına" uymaya sevk edecek bir faktör yoktur.
Bunun için Resûlullah, kalbin peygamber sevgisi ile dolu olmasını, imanın ölçüsü yaptı. Çünkü, peygamber sevgisi, çoluk-çocuk ana-baba ve insan sevgisine üstün gelmiştir. Bu da gösteriyor ki," Resûlullah sevgisi, evlât ve ebeveyn sevgisi gibidir. Yâni her ikisinin de yeri gönüldür. Yoksa mukayese olamazdı.
Hz. Peygamber'in Medine-i Münevvere'de, yeni toplumda yapmaya başladığı güzel işlerden bahsedebilmek için, hicret olayından bu kadarcık açıklamakla yetinelim.