İbretler Ve Öğütler
Biz şu anlattığımız olaylardan birçok önemli delil ve işaretler elde ediyoruz ki, onları şu şekilde özetleyebiliriz:
1- İslam Toplumunda ve İslâm Devletinde Mescidin Önemi:
Şüphesiz ki Resûlullah. Medine'ye varmasıyla ve oraya yerleşme-siyle sağlam ve birbirine kenetlenmiş bir İslâmi toplumu kurmaya yöneldi. Bu toplum Medine-i Münevvere'de toplanmış olan Muhacirlerle Ensar'dan oluşmaktaydı. Resûlullah'ın bu uğurda attığı ilk adım bir mescit yapmak olmuştu.
Aslında bunda, ne şaşılacak ne de hayrete düşülecek bir durum var. Çünkü mescit yapmak İslami toplumun kuruluşunda en önemli ve başta gelen noktadır. Bunun için Müslüman bir toplum ancak İslam’ın nizam, akide ve âdabına uymakla -sağlamlık ve birbirine kenetlenmişlik- vasfını kazanabilir. Ancak bunların tümü de mescit ruhundan ve ilhamından kaynaklanır.
Ensarla muhacirler arasında, kardeşlik ve sevgi bağının yaygınlaşması İslami adabın gereğidir. Ama bu bağın yaygınlaşması yalnızca mescitle Kemal derecesine ulaşır. Müslümanlar aralarındaki makam ve itibar farklarından sıyrılarak, her gün Allah'ın evinde yâni mescitte belirli vakitlerde bir araya gelmedikleri surece aralarında kardeşlik ve dostluk ruhunun oluşması mümkün değildir.
Yine Müslümanların arasındaki çeşitli işlerde ve durumlarda, adalet ve eşitlik ruhunun yaygınlaşması İslâm nizamının ve adabının gereğidir. Her Müslüman ibadetlere iştirak ve ibadette bir araya gelme olmadan Allah’a ibadet etmiş, rükû yapmış ve secdeye kapanmış olarak evine dönerse adalet ve eşitliğin anlamı, bencilliğin, kendini üstün görmenin ve enaniyetin vasıflarına üstün gelmeyecektir.
Müslümanların dağınıklıklarının, köklü bir vahdet potasında erimesi, İslâm'ın nizamının ve âdabının gereklerindendir. Onları bu birlik üzere toplayacak olan Allah'ın ipidir ki; o da onun hükmü ve şeriatıdır. İslâm toplumunun her köşesinde, Müslümanların sımsıkı sarılmaları için Allah'ın hükmünü ve şeriatını öğrenmek maksadıyla, içinde toplandıkları mescitler yapılmadığı sürece, Müslümanların birliği bozulur, onların arasına ayrılık tohumları ekilir.
İslâm toplumunda ve Müslümanların bu yeni devletinde ana maksatları gerçekleştirmek için her şeyden önce Resulullah (s.a.v.) mescidin yapımına girişti.
2- Çocuklardan ve yetimlerden rüşt çağına ulaşmamış kişilerle muamelenin hükmü:
Hanelilerden bazı fakihler, bu hadisi, bulûğa ermemiş küçüklerin yapacakları tasarrufun sahih olacağına delil gösterdiler. Buna delâlet yönü de şudur: Resulullah (s.a.v.) bu arsayı pazarlık ettikten sonra iki yetim çocuktan satın aldı. Eğer onların tasarrufları sahih olmasaydı; elbette ki Resulullah (s.a.v.) onlardan satın almazdı. Ancak rüşt çağına ulaşmamış çocukların yapacakları tasarrufun sahih olmadığı kanaatini taşıyan hukukçular -ki onlar fukahânın cumhurudur- Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetini delil olarak ileri sürmüşlerdir. Meâlen şöyledir: -Yetimin malına, rüştüne erinceye kadar ona en güzel olanından başka bir surette yaklaşmayın» (En'âm: 152). Arsanın satın alınması hadisinde ise iki şekilde cevap ileri sürülür:
a- İbn Uyeyne'nin rivayeti şöyledir: Resulullah (s.a.v.) o iki yetimin amcası ile konuştu ve onun vasıtası ile de satın aldı. İki yetim, amcasının evinde kalıyorlar ve onun kefaletinde bulunuyorlardı. Bu duruma göre Hanefilerin sahip olduğu kanaat için bunda herhangi bir delil bulunmamaktadır.
b- Resûlullah’ın bu gibi işlerde, özel olarak bir velayeti bulunmaktadır. Resûlullah (s.a.v.) da Müslümanlardan bir fert olması vasfıyla değil de tüm Müslümanların umumi velisi olması hasebiyle, bu araziyi o iki yelimden satın almıştır.
3- İzleri kaybolmuş mezarların açılıp, kemiklerinin başka bir yere naklinin cevazı ve bu yerin temizlenip arazisi tesviye edildiği vakit, mescit olarak kullanılması:
İmam Nevevi bu hadisi açıklarken şöyle diyor: -Bu hadiste izleri kaybolmuş kabirlerin açılıp kemiklerinin başka bir yere nakledilmesi hususunda cevaz vardır. Aynı yerdeki kan ve irinle karışık toprak izâle edildiği takdirde; bu arazide namaz kılmak da caiz olur.
Arazisi ıslah edildiği zaman, o yeri mescit olarak kullanmak da caizdir. Nitekim bu hadîs-i şerif, içinde ölülerin defnedildiği ve kabirlerin düzlenip izlerinin kaybolduğu arazinin, sahibinin mülkiyeti üzere baki kalıp vakıf yapmadığı takdirde, kendinden sonra miras olarak kaldığı halde, satılmasının caiz olduğuna delâlet etmektedir (Zerkeşi, İ’lâmü’s-Sâcid: 236). Siret uleması, arsanın içinde bulunan bu kabirlerden bahsederken, o kabirlerin eski ve izleri kaybolmuş müşrik mezarları olduğunu söylemektedirler. Zaten, o kabirlerin içinde kan ve irinin bulunması tasavvur edilemez. Bununla beraber, yine onlar Peygamberimizin emri üzere açılıp kemikleri başka bir yere nakledilmişti ve onların içinde bulunan artıklar yok edilmişti.
Ben derim ki; izleri kaybolmuş mezarların açılmasının ve kemiklerinin başka bir yere naklinin caiz oluşu ve yerlerini mescit olarak kullanma keyfiyeti arazisi vakıf olmadığı takdirdedir. Eğer arazisi vakıf ise, o yeri vakfedildiği gayenin dışında başka bir şeye çevirmek caiz olmaz.
4- Mescitlerin «Teşyid»i, süslenmesi ve nakışlanmasının hükmü:
Teşyid kelimesi, mescidin binasını, yapının sağlamlığını, tavanın ve sütunların dayanıklılığını artırdığından dolayı; taş ve benzeri şeylerle yapmak demektir. Nakş ve Zuhrûfe ise, çeşitli süsleme türlerinden olan binanın aslının dışında kalan şeylere denilmektedir. Bütün âlimler, Hz. Peygamber'in mescidi yenilenirken, Hz. Ömer ve Hz. Osman'ın yaptığı şeyleri delil kabul ederek, teşyidi caiz görüp müstahsen kabul etmişlerdir. Her ne kadar bu, Resûlullah'ın yapmadığı bir şey olsa da caizdir. Ancak o, mefhûmu muhalife delâlet etmez. Yâni mescidi taşla yapmaya ve sağlamlaştırmaya mâni bir hal değildir. Çünkü mescitlerin yapımını meşru bulan hikmeti ihlâl etme anlamında, mescidi sağlamlaştırma ve taşla yapmanın bir alâkası yoktur. Bilâkis bunda Allah'ın farzlarına ihtimam ve koruma vardır. Yine âlimler, Cenâb-ı Hakk'ın -Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe iman eden kimseler i'mâr eder (Tevbe: 18) âyetini bu hususa delil göstermişlerdir. Âyette geçen i'mar etme, ancak binayı teşyid ve takviye ile bir de mescidi korumakla olur.
Nakş ve süslemeye gelince; bütün âlimler, bunları kerih görmüşlerdir. Bu konuda onlar, mekruh ve haram diyenler olmak üzere, iki kısma ayrılmışlardır. Ancak mekruh olduğunu da haram olduğunu da söyleyen âlimleri mescitlerin yapımı için vakfedilen mal-ları, nakış ve süslemeye harcamanın haram olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir. Ama süsleme ve nakşa sarfedilen mal bizzat caminin banisi (yaptıran) tarafından harcanıyorsa, bu konuda da yine ihtilâf olunmuştur. Zerkeşi, İmam el-Beğavi'den naklen şöyle diyor: «Mescidin süslemesi, vakıf gelirinden olursa caiz olmaz. Eğer onu kayyım yaparsa, kendi kesesinden ödemesi gerekir. Şayet mescidin süslemesi işini, herhangi bir adam kendi malıyla yaparsa, bu da, mekruh olur. Çünkü bu nakışlar ve süsler namaz kılanın kalbini meşgul eder».
Teşyidin umumi, nakş ve süslemenin hususi oluşu ve arasındaki fark açıkça ortadadır. Daha önce de söylediğimiz gibi, mescit yapmayı meşru kılan, hikmete ters düşen bir mânânın veya niteliğin, teşyid ile alâkası yoktur. Ama nakş ve süsleme her ikisi de hikmete ters düşen bir mâna ve nitelik ile alâkalıdır. Çünkü onlar namaz kılanın kalbini huşu ve âhireti düşünmekten alıkoyup dünyanın birtakım görüntüleriyle meşgul ederler. Halbuki mescide girmekten maksat, dünyevi düşüncelerden uzaklaşmak; aklı, dünya ziynetini ve ihtişamını düşünmekten alıkoymaktır.
Hz. Ömer (r.a.), Peygamberimizin Mescidini yeniden yapmayı emrettiği zaman: -Halkı yağmurdan, yağıştan muhafaza ediniz. Mescidi sarıya, kırmızıya boyamaktan menediniz, sakınınız. Sonra halkı fitneye düşürürsünüz- diye buyurarak, bu konuya dikkat çekmiştir" (Zerkeşî, 337).
Âlimler mescidin kıble tarafına Kur'an'dan âyet yazmanın yasak olan nakşa girip girmediği hususunda ihtilâfa düşmüşlerdir. Zerkeşi, İ'lâmü's-Sacid adlı kitabında şunları söylüyor:
«İmam Mâlik, mescidin kıble tarafına Kur'an'dan âyet veya başka bir şey yazmanın mekruh olduğunu söylemiştir. Halbuki bazı alimler bunu caiz görmüşlerdir. Fakat İmam Malîk'e; Hz. Osman'ın, Mescid-i Nebevi'de böyle yaptığı rivayet edildiği zaman bunu hoş görmüş ve bunda bir beis yoktur» buyurmuştur.
Şu yukarıda zikrettiğimiz düşüncelerden, bugün mescitlerin teşyid ve tamirine önem veren kişilerden birçoğunun dayandığı hatânın büyüklüğü ortaya çıkıyor. Çünkü o kişiler tüm gayretlerini mescitlerin süs ve nakşındaki tekniğe ve çeşitli ihtişam görüntülerini artırmaya meylediyor. Hatta o mescitlere giren kişiler, nerdeyse Allah'a karşı kul olmanın verdiği manevi bir mânâ duyamayacak. Ancak onlar; nakş ve süslemecilikteki incelikler ve mimari hendesedeki tekniğin üstünlüğü ile iftihar etmekten ötürü mescidin lisân-ı hâl ile konuştuğunu hissedecek.
Bu oyunun, saf Müslümanlarda doğurduğu kötü sonuçlardan biri de; fakirlerin, dünyevî düşkünlüklerinden kurtulup başka bir yöne yönelmemeleri olmuştur. Hakikaten mescitlerde; fakir kişiyi, fakirliğine sabrettirecek, onu dünya ve dünyanın aldatıcı süslerinden çıkarıp, âhirete ve âhiretin üstünlüğüne götürecek şeyler bulunması gerekirdi. Durum aksi olduğu için, tersine fakirler bu mescitlerde; haram kılınan dünyanın aldatıcılığını kendilerine hatırlatacak fakirliğin zillet ve güçlüğünü kendilerine hissettirecek şeyleri bulmuş oluyorlar.
Aman Allahım! Müslümanların, İslâm'ın hakikatine olan yabancılıkları ve uzak kalışları ile; dışı din, içi her türlü arzu ve aşırı isteklerin bulunduğu dünya olan; yalancı görüntülerle meşgul olmaları ne kötü bir şeydir.