İbretler Ve Öğütler
İlkin bize düşen, bütün dikkatlerimizi; bu gazve ile bahsi geçen öbür gazveler arasındaki tabiyet farkına çevirmek olacak: Bundan önceki savaşların hemen hepsi savunma harbi idi. Bu da Müslümanların varlıklarını korumak ve düşmanların hücumlarını önlemek için mecbur olduğu bir durumdur. Nitekim bu savaşların her birinin sebeplerini de yukarıda açıklamıştık.
Hayber savaşına gelince, bir kere, Beni Kurayza olayı ve Hudeybiye Barışı'nı izleyen ilk savaş olup apayrı bir yeri vardır. Ve bütün özellikleriyle daha öncekilerden tamamen ayrılır. Bu yönüyle de İslâm da'vetinin Hudeybiye Barışı'ndan sonra yepyeni bir devreye girdiğini gösterir.
Hayber savaşı Resûlullah (s.a.v.)'in Hayber vadisini yurt edinen Yahudilerin üzerine doğrudan ve aniden savaş açıp yürüdüğü ilk olaydır. Yâni Yahudilerin herhangi bir saldırısı veya hazırlığı olmadan, Bu savaşın baş sebebi; Yahudileri İslâm'a da'vet idi. Ve onlarla, küfür ve inatlarından, hakkı kabule yanaşmamalarından, bunca delil ve yıllar süren da'vete rağmen İslâm'a karşı kin gütmelerinden ötürü muharebeydi. Bunun için de Resûlullah Hayber'e vardığı ilk gece kimseye sezdirmeden ve hiçbir fertle savaşmadan beklemiş; sabah olunca da namaz için ezan okunup okunmadığım gözetlemiş (bu İslâm'ın baş şiarıdır) ve üzerlerine yürüyüp savaşa tutuşmuştur. Yukarıda da söylediğimiz gibi, O hiçbir kavme aniden baskın yapmaz, sabaha kadar bekler; ezan duyarsa vazgeçer, duymazsa hücum ederdi.
Hazret-i Ali (r.a.)'ye sancak verince, onun Resûlullah (s.a.v.)'a sorduğu soruyu iyi düşünülünce bu sebep çok daha açıklık kazanır: «Yâni, onlar bizim gibi oluncaya kadar mı çarpışacağım?» O'nun cevabında ise; «Sen ödevini yap, onların kalelerine girince de onları İslâm'a da'vet et ve onlar üzerine Allah'ın hakkından düşeni haber ver» buyuruyordu.
İşte ulema, Hayber savaşından şu aşağıda bir demet halinde su-nacağımız gibi çeşitli ve daha çok sayıda delâlet ve hikmetler çıkar-mışlardır :
1- İslâm tebliği ve dinin mahiyeti kendilerine duyurulmuş olan kimseler üzerine saldırının cevazı: isterse daha önce bir uyarı veya tekrar da'vet edilmese de.
Bu, Şafiî ve cumhûr-u fukahânın görüşüdür. Resûlullah'ın uy-gulaması da Hayber üzerine baskında görüldüğü gibidir. Tebliğin ulaşması ve İslâm'ın doğruca tanıtılmış olması ise ittifakla şarttır.
2- Ganimetlerin anlatıldığı tarzda taksimi:
Yâni, beşte dördünün, savaşçıların arasında; atlılara üçer, yayalara birer hisse şeklinde bölüştürülmesidir ( Ebû Hanife ise : Süvariler için iki hisse verilir. Biri kendisi, biri atı içindir. Bu da yukarıda zikrettiğimiz gibi, Resûlullah’ın uygulamasını delil almaktadır). İki pay atına, biri de şahsa. Kalan beşte bir ise, Kur'âni nass'ın tâyin ettiği gibi beş sınıf insana pay edilir: «İyi anlayın ki aldığımız ganimetin beşte biri Allah ve Resule yakınlığı olan, yetim olan, miskin ve yolcu olanlar içindir.» Resûlullah’ın hissesi ise, bu beşte birden.
Kendisinden sonra, Müslüman ihtiyacına harcanır. Nitekim Hanefî ve Şafii imamları da bu görüştedir. Bazıları da halife onu alır ve uygun gördüğü yere harcar demiştir ki; iki görüş birbirine yakındır.
3- Savaş meydanında hazır bulunan, ancak savaşa bilfiil katılmamış olanları ganimete iştirak ettirmenin caiz olduğu:
Ancak bu, o işte hak sahiplerinin rızasını almak şartıyla olur. Nitekim Besûlullah (s.a.v.), Hz. Ca'fer bin Ebî Tâlib'i de beraberinde Habeşistan'dan ve Yemen'den o anda dönüp İslâm ordusuna iltihak edenleri de, sahabenin rızasını almak suretiyle, ganimete iştirak ettirmişti.
Ancak şurası dikkate alınmalıdır ki: Buhâri'nin bu konudaki ri-vayetinde, Müslümanların izni kaydı yoktur. Bu sadece, Beyhaki'nin rivayeti olup, Resûlullah'ın taksimden önce Müslümanlarla konuştuğu, ondan sonra ötekileri hisseye kattığı beyan edilir. Ziyadetü'l-adl ise makbuldür. Beyhaki'nin rivayet ettiği kaydın geçerliliğini artıran şey de: Resûlullah (s.a.v.)'in Ebân bin Said'i ganimete katmayışıdır. Hani, onu Necid tarafına göndermişti. O da ancak Hayber savaşı bitince dönmüştü. Adamcağız, beni de hisseye kat dedi ama Resûlullah (s.a.v.) ona hisse vermedi. Bu iki naklin uyuşma noktası şöyledir: Birincisi izne başvurularak olmuş, ikincisinde ise cemaatin izni çıkmamış (Bak: Fethü’l-Bâri: 7/240-249).
Denilebilir ki; peki bu tür ganimetlerin bugün için hükmü ne olur? Harb usul ve şartları, askerlik yapısı, politikanın ve rütbelerin kazandırdığı durumlar tamamen değişti.
Cevap: Yukarıda geçenlerden anlamış olmalıyız ki; Mâliki ve Hanefi mezheplerine göre; yukarıda geçtiği üzere gayrimenkul mallar ganimet olarak muhariblere taksim edilmez, bunu anladık. Ancak zaruri hâl ve şartlar müstesna. Menkul mallar ise, tıpkı Resûlullah'ın yaptığına göre taksim edilmelidir, muharibler arasında. Tabii harb tarz ve şartlarının değişmesi sonunda, savaşçıların iştirak ve dereceleri de nazar-ı itibara alınacaktır. Daha yeni tarz, yeni bir derecelendirme de gösterilebilir belki ama açık olan, devletin (ga-nimetten) kendisine bu mallardan bir hisse ayıramayacağı prensibidir. Bu mühim.
4- Aktü'l-Müsâkat'in meşruiyeti:
Bu, mülk sahibinin başkasıyla ortaklık yapmasıdır. İşleten, arazide ağaçlar varsa, onları sular, bakar ve elde edeceği mahsulü mülk sahibiyle bölüşür. Mâlik, Şafiî ve Ahmed (r.a.) bu türlü bir akdin sahih olduğuna Resûlullah'ın Hayber halkı hakkındaki uygulamasını delil edinerek, hükmettiler, İmam Ebû Hanîfe ise bu hususta münferiden caiz olmadığı kanaatindedir. Çünkü hadiste buna dair delil bulunmadığını söylüyor. Çünkü Hayber savaşla ve silâh zoruyla fethedildiğine göre, ora halkı Resûlullah'ın esiri (yâni kölesi) demekti. Onlardan ne aldıysa, onlara ne bağışladıysa hepsi kendisine aittir. Ama iki talebesi (İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed) ise cumhur ile beraber olup hocalarına muhalefet etmişler. Sonraki ulema ise ihtilâfa düştü: Bir kere acaba bu türlü bir akit, her türlü ağaç için sahih olur mu? Yoksa, bu hurma ve üzüm için özel bir durum mudur? Ama fukahânın çoğunluğu, bunun bütün ağaç nev'ini içine alacak genellikte olduğuna kanaat etti. Müsâkat akdini sahih görenlerin birçoğu münazarayı caiz görmez. Şafii bunlardandır. Bu ziraat tarzında, arazi sahibi bir başkasını kendi toprağını işlemek, o arazinin vereceği mahsulden belli bir miktarına sahip olmak üzere çalıştırır. Şâfiîlerin cumhuru bunu sahih saymadı. Delil olarak da Sahîh-i Müslim'de olduğu üzere, Resûlullah'ın «muzâraa»'yı men edip, icarla ekmeyi emretmiş olmasını aldılar.
Ancak «Muzâraa» akdi, «Müsâkat»'a tâbi olursa, yâni ağaçlar arasında ekilir arazi varsa, o zaman «Müsâkat» akdinde anlaşmalar hâlinde, onda da anlaşmış olacakları ve bunun cevazı konularında ittifak ettiler.
Bütün deliller üzerinde iyi düşününce görülecek ki, tercih edilecek karar şu: «Akdü'l-Müsâkat» olsun, «Muzâraa» olsun sahihtir. Bu söylenenler ise, şöyle açıklanabilir: Yasak, halkın ihtiyacı ve mu-hacirlerin topraksızlığı için bir tedbirdi. Bu yüzden de Resûlullah (s.a.v.) Ensâr'a, muhtaçlara vermelerini emretmişti. Nitekim Müslim'in Câbir'den tahric ettiği hadisin delâleti de budur: «Ensâr'dan bazılarının işlemediği fazla arazisi vardı. Onu, üçte bir veya dörtte bir kiraya veriyorlardı. Nebi (s.a.v.) buyurdu ki: -Kimin arazisi varsa ya işlesin yahut kardeşine hediye etsin. Eğer bundan çekinirse, o arazi elinden alınır».
Daha sonraları ise, Müslümanların durumu düzelip ihtiyaçları kalmayınca, artık «muzâraa» ya da başka yolla mülk sahibinin arazisini istediği gibi kullanması mubah olur. Nitekim gerek O'nun (s.a.v.), gerekse Hulefâ-i Râşidin döneminde, «muzâraa veya icâre» şeklinde görülen durumlar da buna delâlet eder.
5- Seferden döneni öpme ve hürmet göstermenin meşru oluşu:
Bu konuda aykırı bir âdet bilmiyoruz; seferden dönen ya da uzun zaman görülmeyen gelince bu tür davranılır mıydı? Ulema sadece, Resûlullah (s.a.v.)’ın, Habeşistan'dan dönüşü anında Ca'fer bin Ebî Tâlib (r.a.)'i kucaklayıp gözlerinden öpmesiyle delillendirdi. Hadîsi de Ebû Dâvud sahih senedle rivayet etmiştir. Ayrıca Tirmizinin Hz. Âişe (r.a.)'den şu rivayeti var: «Zeyd İbn Harise Medine'ye gelmişti. Resûlullah (s.a.v.) benim odamdaydı. Zeyd kapıyı vurunca, Resûlullah kalkıp açtı. Onu elbisesinden çekerek kucakladı ve öptü».
Ama, Tirmizî'nin Enes (r.a.)'den şu rivayeti durumu müşkile götürüyor: «Bir adam, yâ Resûlâllah, bir dost veya arkadaşımız gelince, ona eğilebilir miyiz?» dedi. O, hayır buyurdu. Sarılıp öpebilir miyiz diye sordu. Yine «Hayır» dedi. Peki elini tutuf musafaha edebilir miyiz deyince «Evet» dedi.
Buradaki müşkilin halli şudur: Adamın sorduğu, karşılaşma, alelade durumdur. İki arkadaşın rastlaşması halindedir. Öpmek ve ku-caklaşmak bu durumlarda pek hoş şey değildir. Ama Resûlullah (s.a.v.)’ın Ca'fer ve Zeyd'e gösterdiği ilgi ise; anlaşıldığı üzere uzun bir seferden dönüş halindedir ki; ikisi apayrı şeylerdir.
6- Gıda maddelerinde «Ribe'l-Fazl»'ın haramlığı:
Bu ise, biri öbüründen daha kaliteli iki gıda maddesinin fazlasıyla değiştirme şeklidir. Bu, Resûlullah'ın yasakladığı birçok sahih hadîsle sabittir. Bunlardan biri de Müslim'in Ubâde İbn Sâmit'ten rivayetidir.
O zât der ki; Resûlullah'ın altını altınla, gümüşü gümüşle, hurmayı hurmayla, buğdayı buğdayla, arpayı arpayla, tuzu yine tuz ile değiştirirken aynı ölçüde ve aynı miktarda olmadıkça takas yapılmasını yasakladığını işittim. O halde kim fazla verir veya fazla alırsa faiz olur.
Yine bu konuda yukarıda zikrettiğimiz Buhârî hadîsi var. Orada Resûlullah (s.a.v.), kaliteli hurmayı, daha düşük bir türüyle fazlasına değiştirmeyi yasaklıyordu. Tabiî burası, faiz (riba) 'nın haram oluşunun hikmeti, bu değiş - tokuşun neden harama vesile olduğunun tafsilâtını vermeye elvermez. İzahat için fıkıh kitaplarına başvurulmalıdır.
Ancak, bir uyarıda bulunmak lüzumlu ve mümkündür. Şöyle ki; Resûlullah (s.a.v.) burada, iyi bir cins hurmayı, düşük kalitedeki hurmayla veya başka bir yiyeceği bu şekilde misli misline değiştirmek isteyene yol gösteriyor. Öyle kolay bir yol ki, onda riba korkusu da kalmaz.
O da, arzu edilen iyi cins hurmayı (veya başka şeyi) almak için öbürünü parayla satıp, iyisini yine parayla almaktır. Alım - satım işlemine teşebbüs etmek suretiyle, aslında haramlık bulunan durum zail oluyor. Kasıt alım - satım olmadığı (değiş - tokuş olduğu) halde, aslı hâl ona zarar vermez. Çünkü bu hâl çaresini Resûlullah göstermiştir. Haramlığı ise; Kitab ve Sünnet'in kesin bildirmesine bağlı olduğuna göre, şart tamamdır. Bundan elde edilen sonuç ve hüküm: Bununla, meşru bir vasıta bulununca, başka bir hükme ulaşmanın caiz oluşudur. Tabii buna, haramı helâl kılma anlamına böyle denemez. Öyleyse, bir kimsenin, boşanmış bir kadını, eski kocasına nikâhı helâl olsun diye nikahlaması caiz olur. Ancak, bu nikâh anında şart koşulmadıysa. Yine bir borçlu ödemeden âciz ise, alacaklının borçluya zekâtını verip, sonra onu borçlunun borcunun yerine geri alması caiz olur.
Bu konuda İbnü'l-Kayyım itiraz etmiştir. Zira o, «Ameller niyete göredir» prensibinden hareketle, o satış yapanın, meşru alışverişinin dışında bir şeyi kasdederek hareket ettiğini; nikâh edenin de nikâhın meşruiyetinin dışında bir hedef güttüğünü, böylece de bâtıla bulaştığını iddia eder. Çünkü ona göre hüküm aslî gayesinden çıkmış da meşru olmayan bir duruma uygulanmıştır.
Nihayet bu gazvede iki de mühim olay var ki her biri sahih ha-dislerle sabit ve Allah'ın, Muhammed (s.a.v.)'i teyit ettiği büyük hârika ve mucizelerdendir.
Birisi: Hz. Ali (r.a.)'nin gözlerinin tedavisidir. Resûlullah (s.a.v.) üfleyince gözlerinde hiçbir ağrı yokmuş gibi sapasağlam olmuştur.
İkincisi ise: Koyun etini yemek istediği an, Cenâb-ı Hakk'ın ona etin zehirli olduğunu vahyetmesidir. Bişr bin el-Berâ'nın, Resûlullah, et zehirdir deyinceye kadar bir lokma yutuvermesi ise ilâhî kazanın yerini bulmasıdır. Bu onun hükmüdür. Ama Nebi'sini koruma hususu ayrı bir keyfiyet. Esasen fazla söze hacet yok. Çünkü: Cenâb-ı Hakk'ın, «Seni Allah muhakkak insanların şerrinden koruyacaktır» diye va'di var. Burada da onu tahsis edip, o hileden, va'di üzere korumuştur.
Yine demiştik ki; râviler, o kadının Müslüman olup olmadığında ihtilâf etmişlerdir. Zühri ve benzerlerinin kesin bildirdikleri üzere galib re'ye göre Müslüman oldu, onun için de Resûlullah (s.a.v.) onu katletmedi. Müslim'in nakli de böyledir.
Yine Yahudilerin, Hayber'de kalarak orada ziraata devam ettikleri ve mahsulün yarısına sahip oldukları hususu var. Bu da Hz. Ömer'in hilâfeti dönemine kadar böyle sürmüştür. Onun döneminde Ensâr'dan birini öldürdüler. Abdullah İbn Ömer'e de düşmanlık gösterip ellerini bağladılar. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.) halka ilân etti: -Resûlullah (s.a.v.) Hayber'de çalışmak üzere, dilediği anda çıkarmak şartıyla Yahudilerle ortaklık yapmıştı. Şu an onlar, Abdullah İbn Ömer'e saldırıp ellerini bağladılar, bunu duydunuz. Daha önce de Ensârdan birini öldürmekle bu düşmanlıklarını açığa vurmuşlardı. Şüphesiz bu iki kötülüğü yapanlar onların adamlarıdır. Kimin malı varsa başına gidip sahip olsun. Çünkü ben Yahudileri oradan süreceğim.»
Arap yarımadasından Yahudilerin temizlenişi böylece tamamlandı. Eğer düşmanlık ve hakka karşı başkaldırmaları olmasa, sürülmez ve çıkarılmazlardı. Ama yeryüzü Allah'ın mülküdür. Kullarından dilediğine verir. Sonuç ise müttakî olanlarındır.