İbretler Ve Öğütler
Şimdi gördük, Allah'ın kendi elçisine ve O'nun dostlarına ikram ettiği Büyük Feth'i. Artık o günkü da'vetin değerini net görebilir, ondaki sırları ve ilâhi hikmetleri gözümüzün önünde rahatça canlandırabiliriz.
İşte şimdi, Mekke Feth oluşunu tam kavradık. Artık bundan önce oradan neden hicret edildiğini ve o hicretin önemini anlayabiliriz. Ve yine anlayabiliriz, Allah yolunda malı, canı, aileyi, kabileyi, milletini, toprağını, vatanını feda etmenin derecesini. İslâm baki kaldıkça da bunların hiçbirinin zayi olmayıp boşa gitmediğini kavrarız. Aksine İslâm ortada kalmayınca da bunların hiçbirinin sahibini kurtaramadığını anlarız.
Yine şimdi, bu büyük Fetih olayı üzerinde derin derin düşünüp; cihadın, şehâdetin ve fetih öncesi yılların getirdiği çile ve sıkıntıların önemini kavrarız. Bunların hiçbiri boşa çıkmamış, Müslümanın bir damla kanı boşa akmamış, Müslümana asla gücünün yetmeyeceği yüklenmemiştir.
Bunu da bütün seriyye ve gazalarında gördük. Çünkü talih rüzgârları onları aniden çekti o savaşlara. Ama bunların hepsi bir gizli hesaba uygun olarak cereyan etti. Ve bütün bunlar fetih ve zaferin sonuçlarından oluşacak adalet prensiplerine götürüyordu. Bu da sünnetullahın kul hakkındaki işleyişiydi. Şöyle ki: Gerçek İslâm olmadan zafer olmazdı. Allah'a kulluk olmadan İslam olmazdı. Can feda etmeden, kurban vermeden, kapısında kul olup yolunda savaşmadan da kulluktan söz edilemezdi. Nihayet şu an, bu Feth'in destanını bütünüyle okuyunca; Hudeybiye barışının nasıl üstün bir yeri olduğunu da kavrayabildik. Ömer'i ve sahabenin çoğunu dehşete düşüren zahir perdesinin ardında parıldayan ilâhi sırrı da keşfedebildik. Ve bu barışa Cenâb-ı Hakk'ın «Fetih» adını vermesinin sebebini de gönülden kabullendik: «O, bunun arkasında yakın bir Fetih hazırladı.» Bunu da kavrayınca, Resûlullah’ın hayatının gıdası olan Nübüvvet gerçeklerini bir kat daha kavramış olduk.
Hatırlayalım, Resûlullah (s.a.v.)'in vatanından, Mekke'den çıkışını: Gizlice kabilelerinin, sevdiklerinin bağrından kopup hicret ediyor Yesrib'e. Önceden ve sonradan da onu bir avuç ezilmiş, horlanmış sahabesi, aynı göçle sıyrılıp kaçarak onunla buluşuyorlar. Sırf dinlerinin korunması uğruna, malını, ailesini, yerini yurdunu terk ediyorlar.
İşte onlardır şu an vatanına, aile ve malına dönenler. Az iken çoğalmışlar, zayıf iken kuvvetlenmişler. Dün onları kovanlar bugün onları, yenilmiş ve boyun eğmiş durumda karşılıyorlar.
Mekke halkı bölük bölük Müslümanlığa giriyor. Bir zamanlar Mekke sokaklarında müşriklerin işkence ettiği Bilâl-i Habeşi de dönüp gelmiş. Mübarek Kabe'nin damına çıkmış, yüce sesiyle haykırıyor:
«Allahü Ekber - Allahü Ekber.»
Bu ses idi işkence kırbaçları altında «Birdir, birdir, birdir Allah» diye fısıldayan. Şimdi ise Kâbetullah üzerinden dalga dalga göklere, yeryüzüne yayılıyor: «Lâ ilahe illallah, Muhammedün Resûlullah- diye. Ve herkes boynu bükük onu saygıyla dinliyor. Dikkat edin, bu ikinci bir örneği olmayan tek gerçektir. O İslâm'dır. İnsan ise ne ahmak ve cahildir ki: İslâm'dan başkası uğrunda mücadeleye fedakârlık ve kahramanlığa yeltendiği zaman, sadece vehmiyle asılsız ve boyutsuz boş dâva ile uğraştığını bile anlamıyor.
Bu kısa takdimden sonra deriz ki:
Büyük Fetih, aynı zamanda birçok işaret, hüküm ve sayısız ilkeler ihtiva etmektedir. İyi görmek için üzerinde durmak zarureti var. Biz şimdi, olayın seyrine göre, elimizden geldiği ölçüde bunları hatırlatacağız:
a- Mekke fethinin sebebi olan olay bize gösteriyor ki; barış ve antlaşmada Müslümanlar tarafında olanlara, karşı taraf harb açarsa bizzat- Müslümanlara açmış oluyor. Artık saldırganla Müslümanlar arasında hiçbir akit kalmıyor. Bu ulemanın tam ittifak ettiği görüştür.
b- Resûlullah (s.a.v.)'ın Mekke üzerine yürüyüşündeki metot gösterir ki; ahdini bozan ve onu hiçe sayan taraf üzerine Müslümanların emîri, hiç de haber vermeden ansızın hücum edip gafil bastırabilir. Hıyanetinden ötürü bu böyledir. Bundan karşı tarafı haberdar etmesi de gerekmez. Nitekim gördük ki, Resûlullah ümmetini, Mekke'ye karşı topladığında şöyle dua etmişti: «Yâ Rab! Kureyş'in gözlerini kör et, bizi görmesin! Tâ karşılarına dikilinceye kadar.» Bu da ümmetin ittifak ettiği bir prensiptir.
c- Resûlullah (s.a.v.)'ın bu uygulamasında şuna da işaret var: Bir kısım kimselerin ahdi bozmaya yeltenmesi, hepsinin ona girişmesi olarak telâkki olunur. Ama kalan topluluk bu ahdi bozma teşebbüsünü gerçekçi bir tavırla reddederse durum değişir. Halbuki Resûlullah gözetti; Kureyş'in çoğunluğunu suskun gördü. Müslümanların taraflısı olan Huzâalılara karşı baskın düzenleyen kendi adamlarına ve taraflılarına karşı bir tavır almadılar. Bu gösteriyordu ki; onlar da bu işe rıza göstermiş, ahdi bozup hıyanet etmişlerdir. Çünkü, başlangıçta lider kadro barış yapmış, Kureyş halkı da toptan bunu tasvip etmişti. Şimdi de yine onların ileri gelenleri ve mümessilleri ahdi bozucu bu saldırıyı düzenlemişlerdi. Tabii sonuç yine toptan ahdi bozmuş olmalarıdır.
Nitekim Resûlullah, Benî Kurayza savaşçılarını idam ettirirken de herhangi birine, ahdi bozmadığını sormamıştı. Yine Beni Nadir'i sürgün ederken de sebep Müslümanlarla aralarında bulunan anlaşmayı bozmalarıydı. Halbuki bozguncular sadece aralarındaki bir grup lider kadroydu.
2- Hâtıb bin Ebi Beltea ve yaptığına dair:
a- Biz şimdi, Nübüvvetin başka bir görünüşü karşısındayız. Yüce Rabb'in onu vahiyle nasıl yakından desteklediğini seyrediyoruz. O, sahabelerine emrediyor: -Gidin, Hah bahçesinde develi bir kadın bulacaksınız. Onda bir mektup var, alıp getirin.» Bunu ona haber veren kimdi? Yolcu kadınla Hâtıb bin Ebî Beltea arasında cereyan eden olaya O, nasıl muttali oldu? Bu vahiydi elbet, işte bu nübüvvet cilvesidir. Ve Allah'ın Nebisine ve Müslümanlara va'dettiği o Büyük Feth'i tahakkuk ettirmek için ona destek ve plânın gerçekleşmesi için ihbardır.
b- Suçla ittiham olunanın, bazı yolla işkenceye tâbi tutulması itirafı te'min için, caiz midir?
Bazı zevat, Hz. Ali (r.a.)'nin o kadına söylediğinden bunu istidlal ederler. «Ya mektubu çıkarırsın, yoksa elbiseni soyacağım! Yâni buradan yürüyerek bazı ulema şu hükme varıyor: Bazı suçları açığa çıkarabilmek için mü'minlerin imamı ve onun vekili, çeşitli yollara başvurabilir, vasıtalar kullanabilir: Tıpkı böyle de Hayber Yahudilerinin Huyey bin Ahtâb'a ait hazineyi saklamaları üzerine Resûlullah'ın uygulamasını delil sayarlar. Hani, Hayber Gazvesi sonunda Resûlullah (s.a.v.), Huyey bin Ahtâb'ın amcasına: «Huyey'in Benî Nadir'den getirdiği Mesek'i (Mesek: Deriden yapılmış torba. Altınla doldurulmuştur) ne yaptınız?» diye sormuştu.
Onu savaş masrafı olarak harcadım, diye cevap verse de, «Hayır zaman kısa, para da çok fazlaydı» buyurdu. Ve bunun üzerine onu Zübeyr'e gönderdi. O da biraz sıkıştırınca adam: «Ben Huyey'i şu harabelerde dolaşırken görmüştüm», dedi. Ve gidip aradılar. Gerçekten de harabede o para dolusu deriyi buldular. Günümüzde bazı araştırmacılar bu görüşü İmam Mâlik (r.a)'e isnad ederler.
Gerçek ise şudur: Dört büyük imam ve cumhûr-u ulemanın araş-tırması sonucuna göre; şer'i ölçülerle yeter delille suç ispat edilmeden, maznuna (suçla ittiham edilen kimseye) işkence yapılamaz, ikrar etsin diye böyle bir uygulama caiz değildir. Çünkü suç ispat edilmedikçe maznun, suçsuz kabul edilir. Hatıb'ın Mekke'ye gönderdiği kadın olayına ve Hz. Ali (r.a.) 'nin onu tehdidine gelince; şu iki sebebe bağlı olarak bir delil teşkil edemez:
Birincisi: Bu kadın sırf bir itham altında değildi. Onun (mektup götürdüğü) sabit ve gerçekti. Çünkü onu peygamberlerin en büyüğü ve insanların en doğru sözlüsü Muhammed (s.a.v.) haber vermişti. Bu ise, ikrardan ve senetten de kesindir. Şimdi, biz masum olmayan insanların zan ve şüphesine dayalı ittihamla nasıl kıyaslarız bunu? Bu kadının durumu için söylediğimiz, Huyey bin Ahtâb'ın amcası için de aynen geçerlidir.
İkinci olarak da: Mektubu bulmak için elbisesini soymak, işkence ve hapis gibi değildir. Aradaki fark büyük ve açıktır. Mektubun onda olduğu kesin olunca, artık onu bulmak için elbisesini soyup aramaktan başka yol yoktur. Bu da şüphesiz meşru bir yoldur. Hatta Resûlullah (s.a.v.)'ın emrinin yerine gelmesi için bu zarurîdir. Zübeyr'in, Huyey bin Ahtâb'ın amcasına işkence uyguladığı meselesine gelince; bir kere bu da sadece bir itham değil gerçeğe istinat ediyor. (Resûlullah (s.a.v.) haber verdiği için) ikinci olarak da bu bir harb durumudur. Müslümanlarla öbürleri arasındaki harb hali. Pek tabii Müslümanların birbirine karşı uygulamasında mesned olamaz, kıyas kabil değildir.
Bu kanaati, İmam Mâlik (r.a.)'in mezhebindeki görüşü diye sananlara gelince, bu da onun mezhebini tanıyanların açıkça göreceği üzere bâtıl bir tahmindir. İmam Mâlik (r.a)'ten Sehnun'un El-Mü-devvenetü'l-Kübrâ'sında şu nakil var:
«Bir kimse bir suçu; tehdid, zincire vurma, korkutma, dövme veya hapsetmeyi müteakip ikrar etse had vurulur mu? Dedim. İmam tehditle ikrar eden affedilir, dedi. Zaten, korkutma, bağlama, tehdit, hapsetme ve dövme dediğin hepsi bence tehdittir, affedilir ka-naatindeyim» buyurdu.
Yine râvi der ki: Peki tehdit veya dayakla ikrar eder, katilliği veya çaldığını ortaya çıkarırsa, gerçek böylece ortaya çıktığı halde yine had uygulanır mı? dedim. Dedi ki, ben ancak ve ancak, tam emniyet içinde korkusuzca ikrar edene ceza uygularım. Aksi halde uygulayamam.
c- Resûlullah'ın Hâtıb'a sorusu ve onun cevabı ardından da, o yüzden nazil olan âyeti okuması bize şunu gösteriyor: Hangi şart altında olursa olsun, Müslümana, Allah'ın düşmanlarıyla dost olması yaraşmaz. Onlara bir meyil ve yardım hissi taşıması da asla caiz değildir. Onlara dostluk ifade eden sözle mukabele de uygun olmaz. Hâtıb'ın Kureyş arasındaki yakınlarını, kendisi aslen Kureyşli olmadığı sebebiyle, himaye eden olmadığından, bir iltimas beklemediği için mazur görülmesini istemesine rağmen bu böyledir.
Çünkü Kur'an âyetleri nazil olup, açık olarak, mü'minlerin, Allah'tan başkasını veli edinmemesini, yalnız O'ndan himaye beklemesini emretmiştir. Ve kim olursa olsun, kiminle olursa olsun, insanlarla ilişkisini bu esasa dayandırması, bu yüce dine uygun olarak kurması emredilmiştir. Aksi halde, bir kimsenin yâni Müslümanın, malını, canını Allah yolunda harcaması; yerini, aile ve imkânını onun için terk etmesi nasıl düşünülebilir ki?
İşte çağımızda, kendi kendine düşmanlık eden Müslümanların çıkması budur: Namaz için mescidlere koşar, zikir ve virdleri sürekli tekrarlar. Ama halkla ilişkilerini hâlâ akrabalık bağı, ırkî yakınlık hissi, mal ve makam arzusu ya da bazı hayvani arzu ve isteklerini tatmin esasına göre yürütür. Ve bu suretle, hakkı bâtıla satmış olmaktan veya geçici dünya için Allah'ın dinini bir paravan olarak kullanmaktan çekinmez.
Bunlar münafıktır. Müslümanlarla görünmeleri, onları geciktirmek, bölmek, zayıf düşürmek emelindedir. İşte, tarih boyu, Müslümanlara karşı hazırlanıp uygulanan hile ve tuzaklardan bir görünümdür bu.
3- Ebû Süfyân meselesi ve burada Resûlullah'ın tutumu:
Fetih günü, Ebü Süfyân'ın durumu garipti gerçekten: İlk defa Resûlullah'a savaş açanların başı ve öncüsü iken, o gün, O'nun dinine fevc fevc girenlerin önünde ve ilki oldu.
Halbuki, bugüne kadar Mekke'den çıkan her muharip ve her ordu onun teşviki, onun öncülüğü ve onun coşturmasıyla olmuştu ancak. Hikmet-i İlâhi, Mekke Fethi'nin kansız olmasını gerektirmiş, daha önce O'nun Resulüne (s.a.v.) ezâ edip harb açarak oradan çıkaran halkının İslâmlaşmasını murad etmişti. Öyle ki; Müslümanların da herhangi mücadele ve meşakkate girmesine hacet kalmadan. Ebû Süfyân'ın Müslüman olmasının sebepleri de çok önceden hazırlanıp plânlanmıştı âdeta. Bu da Resûlullah (s.a.v.) ile vuku bulan mülakat ânında Merri Zahran'da gerçekleşti. Arkasından da Mekke halkına koştu, onların kafasından ve gönlünden savaş düşünce ve arzusunu silip attı. Mekke atmosferini teslimiyete hazırladı. Câhiliyye şirkini yere gömerken, İslâm ve tevhid tohumunu da ekmiş oluyordu.
Nitekim, Resûlullah (s.a.v.) 'in ona ilânını tembihlediği şu emir de bunun başlangıç ve belgesiydi: «Kim Ebû Süfyân'ın evine sığınırsa emniyettedir». Tabii bu taltif, onun Müslüman oluşu, İslâm'a ısınıp kalbinin karar kılmasından sonraydı. Bilirsiniz ki, İslâm, dinin inanç ve ameli ahkâmına tam uyup boyun eğmektir. O halde, bir Müslümana gerekli olan, imanın kalbine sirayet etmesidir. Bu da tabiî İslâm prensip ve erkânına sürekli uyumla gerçekleşir. Sürekli ve ısrarlı olarak birtakım meşru vesileler ve sebeplere kalbini alıştıran kimse, gitgide imanı kalbine oturtur. İslâm onun tabiatı olur, iman kökleşir. Artık, fırtınalar onu sarsamaz, saptıramaz.
Nitekim Hak Teâlâ, Kitab-ı Kerim'inde böyle buyuruyor: «Araplar, biz iman ettik dediler. De ki, belki henüz iman etmediniz ama İslâm olduk diyebilirsiniz. Çünkü henüz iman kalbinize tam olarak kök salmadı» (Hucurat:14).
Yine bu yüzden, savaş anında, harbin şiddeti karşısında Müslüman olan kimseyi, silâh korkusuyla veya ganimete ermek arzusuyla da sırf zevahiri kurtarmak için Müslüman olmuş olmakla itham etmesi yakışmaz.
Hatta karineler buna delâlet etse bile caiz olmaz. Çünkü matlûb olan, kalbe ve iç âleme nüfuz etme değil, görünüşün ve dış âlemin ıslâhıdır. Nitekim Resûlullah (s.a.v.)'ın çıkardığı seriyyelerde bazı sahabenin bu konudaki tutumu üzerine Cenâb-ı Hak vahy ile açıklık getirmiştir. Çünkü bazı sahabeler, böyle bir çarpışma anında, Müslümanlığını ilân eden kimselerin ölüm korkusuyla böyle davrandığını iddia edip öldürmüşlerdi:
«Ey inananlar! Allah yolunda çarpışırken uyanık olun. Size tes-limiyetlerini bildirenlere, «Sen mü'min değilsin» demeyin. Siz geçici dünya cilvesini takib ediyorsunuz. Halbuki Allah katında sayısız ni'metler var. Esasen daha önce sizler de böyleydiniz. Allah lütfetti de oldunuz. O halde iyi değerlendirin insanların hâlini. Zaten Allah sizin ne yaptığınızdan haberdardır» (Nisa:94).
Dikkat edin, Müslümanın dine yeni girdiği zamanki halini nasıl tasvir buyuruyor. Onların çoğu da bugün için imanlarından şüphe ettikleri kimselerin durumundaymış. Sonra Allah onlara ihsanını artırmış da gitgide saf ve samimi Müslüman olmuşlar.
Bu da tabiî, zahiri plânda, din ahkâmını sürekli ve disiplinli şekilde yaşaya yaşaya şüphe ve eski yanlışlardan temizlenme şeklinde olmuştur.
Resûlullah (s.a.v.)'ın risâlet hikmetinden birisi de işte Ebû Süf-yân'ın, Müslüman olduğunu ilânını müteakip; Hz. Abbas'a emrederek vadinin çıkış yerinde tutmasındadır. Oradan bütün İslâm ordusu, alaylar, taburlar halinde geçecek, o da İslâm'ın gücünün ne noktada olduğunu görecekti.
Nihayet, Mekke'den paramparça, ezik, yenik kaçan Müslümanın nasıl bir inkılâp ile yenilmez kuvvet oluverdiğini anlayacak. Bu ise tabiî, o dinin akidesinin doğruluk ve ilâhilik yönünde te'kidle, zihne sunacaktı.
Ama bu hikmetler, bir ara, Ensârdan bazı sahabenin zihninden silinivermişti. Hani Resûlullah (s.a.v.) «Kim Ebû Süfyân'ın evine sığınırsa emindir» fermanını ilân edince, O'nun kendi kabilesine ve memleketine özel bir sevgi duyduğunu, bu sözü de bu yüzden söylediğini sanmışlardı.
Müslim'in Ebû Hüreyre'den rivayetine göre, Resûlullah bu sözü söyleyince, Ensâr'dan bazıları birbirine: Demek ki adamın beldesine olan bağlılığı, halkına olan sevgisi onu sardı. Ebû Hüreyre der ki: Bunun üzerine vahiy geldi. Zaten vahiy gelince haberimiz olurdu. Bu sefer vahiy gelince, daha bir ferdin Resûlullah (s.a.v.)'a kaşını kaldırıp bakmasına fırsat kalmadan, o vahyin emrini icra etti. Şöyle seslendi: Ensâr topluluğu! Onlar da: Buyur yâ Resûlâllah! dediler.
Buyurdu ki: «Adamın memleket sevgisi baskın geldi» dediniz. Evet öyle oldu dediler. Bunun üzerine: «Asla! Ben Allah'ın kulu ve Resulü olarak sizin beldenize hicret ettim. Dirim sizinle olduğu gibi, ölüm de sizinle olacak.»
Ensâr ona ağlayarak şu itirazda bulundular: Biz bu sözü kötü niyetle değil, sadece Allaha ve Resulüne bağlılığımızdan söylemişizdir.
İman ve İslâm arasında farka yönelik şu anlattıklarımızı; size Ebû Süfyân’ın Müslüman oluş biçimine dair tartışmalarla ilgilidir. Hani onun Resûlullah tarafından «hâlâ benim Allah’ın Resulü olduğuma kesin kanaatin oluşmadı mı?» diye, yöneltilen soruya verdiği cevapta bu endişe vardı: «Buna gelince, vallahi hâlâ gönlümde bir tereddüd var.»
Nitekim Hz. Abbas (r.a.) da ikaz ediyor: Yazıklar olsun sana, Allah’ın birliğine, Muhammedin Onun Resulü olduğuna şehâdet getirsene, boynun vurulmadan.
İşte o zaman gerçekten şehâdet getirdi.
Buradaki şüpheli yan şu: Deniyor ki, tehdit altında İslâm'a girmek ne kıymet ifade eder? Çünkü az önce o, Resûlullah'ın nübüvvetinde şüphesi olduğunu söylemişti.
Ancak buradaki şüphe şöylece kalkar. Bilirsiniz ki: Müşrik ve kâfirden beklenen, imanın kâmil mânâda kalbe yerleşmesi değil. Başlangıçta, İslâm'a girecek kimseden beklenen; aklıyla kavradığı İslâm'ı diliyle de ilân ve ikrar etmesidir. Bu teslim oluştan sonra; yâni Allah'ın birliği, Resulünün nübüvvetini ve onun getirip haber verdiklerinin doğruluğunu ifade ile onun topyekûn kanunlarına boyun eğecek. İmanın gerçeğiyle teessüsü ise, bundan sonraki bağlılık ve emirleri sürekli uygulama ile gerçekleşecektir.
Gerçekten de Ebû Süfyân bu nizamî orduların geçişi karşısında düşünüyordu. Gördükleri karşısında çarpılıyor, şaşkınlıkla Hz. Abbas'a dönüyordu. Tabii henüz câhiliyye düşüncesinden de sıyrılamamış, o kafa ve gönülle değerlendirme yapamıyordu:
«Gerçekten, yeğenin çok büyük bir hükümdar olmuş yâ Abbas!» diyordu. Tabii Abbas (r.a.) onu bâtıl kalıntısı düşüncesinden uyarmaya çalışır; «Ebû Süfyân, dikkat et! Bu hükümdarlık değil peygamberliktir! Neden söz ediyorsun?»
Esasen o, bir zamanlar siz Mekkeliler teklif ettiğiniz halde, mülkü de, malı da, makamı da ayak altına almış, sizin işkence ve hakaretlerinizi de hiçe saymıştı. Siz değil miydiniz, hem ona sunduğunuz bunca dünyalığı reddedip, risâlet görevine tercih etmediği ve sizi imana çağırdığı için, onu ülkesinden çıkarmaya mecbur eden? İşte nübüvvet böyledir!
Hz. Abbas (r.a)’ın dilinde tecelli eden ilâhi hikmettir bu. Böylece kıyamete kadar herkesin ibret alacağı bir kelâm olsun; bilinsin ki, Resûlullah (s.a.v.)'ın daveti, bazılarının vehmedip gevelemeye çalıştığı gibi; ne saltanat, ne akar, ne ırk kaygısıyladır. Bu, Resûlullah'ın baştan başa hayatını kaplayan bir sayhadır. İlâhi ikazdır. Onun ömrünün her ânı, damla damla konuşur bir armonidir. Bu, Allah yolunu ve O'nun nizamını tebliğ için gönderilmiştir insanlığa. Yeryüzünde nefsinin saltanatına zerrece pay yoktur.
4- Resûlullah'ın Mekke'ye giriş tarzı üstüne düşünceler.
a- Buhâri'nin, Abdullah bin Muğfil'den rivayetinde gördük ki; Resûlullah (s.a.v.) Mekke girişinde Fetih sûresini okuyor. Okuyuşunda terci' yapıyordu Terci' ise kırâette bir tarzdır. Okuyan coşarak onu terennüm eder sanki. Bu da O'nun, Mekke girişinde Rabbiyle baş başa bir istiğrak halinde olduğunu gösterir. Yoksa, zafer ve büyük muvaffakiyetin nefsine getirdiği büyüklenme, gurur ve şuurunu kaplayan övünçten değil. Hayır, sırf Allah'ın destek ve yardımım apaçık müşahede etmesinin sonucu, ona bütün zerreleriyle iltica edişidir.
Nitekim, İbn İshâk'ın rivâyetindeki tasvir de bu mânayı daha açık yansıtır. Ona göre Resûlullah (s.a.v.) Zituva'ya gelince; Allah'a minnet tavrıyla başını öyle eğiyordu ki, nerdeyse alnı hayvanın yelesine değiyordu. Bu, onun, kendisine Allah'ın lütfedip gösterdiği «Feth-i Mübîn» için minnet ifadesiydi.
Bu da şunu gösteriyor; O, Rabbinin emrini yerine getirmiş olmakla kulluğu başarmanın şükrü içindedir. Ve kavminden çektiği bunca çileyi, kendisini zorla çıkardıkları bu beldeye, Allah'ın nasıl bir zaferle, şeref ve izzetle döndürmekte olduğunu gözlemekte. Evet bu an Allah'a en kâmil mânâda hamd ve şükür dolu gönülle yönelme ânı; bu mekân ona kulluğun son haddine taşırılma makamıdır. Tabii bu her mü'minden beklenecek haldir esasta. Yâni, genişlik ve darlık ânında hep Allah'a mutlak ubûdiyyette kalmak. Bollukta kıtlıkta, güçlü iken de zayıf iken de hep mutlak kulluk.
Yâni Müslümana, sadece sıkıntıya düştüğü, belâya uğradığı zamanda darlık gitsin, zarar kalksın diye kulluk gösterisi asla yakışmaz. Çünkü geniş ve mutlu günlerin huzur ve refahı, sarhoş ederse, isyana düşer, gözü bir şey görmez. Öyle kimseler ilâhi emir ve ahkâmın yanından teğet geçmeye başlar. Öyle ilgisiz olur ki, sanki o dar günlerinde yalvaran ve boyun büken o değilmiş.
b- Buhâri'nin bu rivayeti aynı zamanda, bize Kur'an okuyan kimsenin ahenk ve teğanni yapmasının da caiz olacağını gösterir. Bu anlam, Abdullah bin Muğfil'in naklindeki «Terci» tabirinden çıkar. Bu ise bütün Şâfii ve Hanefî ulemasıyla Mâlikilerin ve ötekilerin çoğunluğunun birleştiği gerçektir.
c- Resûlullah (s.a.v.)'in hikmet dolu tedbirinden biri de, Mekke'ye girerken ashabına farklı yönlerden bölük bölük girmelerini emretmesidir. Onlar, tek yol veya kapıdan girmemekle, savaşı büyük çapta önlemiş oldular. Çünkü Mekkeliler bu durumda savaşa cesaret edemezdi. Etse, adamları dört bir yana dağıtmaları gerekir-di. Bu ise onların zayıflaması demekti. Bunu göze alamayınca da savaş ve saldırının sebebi kendiliğinden ortadan kalkmıştır.
Resûlullah (s.a.v.) bunu, muhakkak ki, kan dökülmesini önlemek, İslâm'ın belde-i Haram'a verdiği mânâyı korumak için emretti. Ve onlara da sadece saldırana karşılık savaşma izni verdi. Öbürlerine de evlerine kapandıkları takdirde emniyet va'detti.
5- Mekke Haremine mahsus hükümler:
a- Orada savaş yasağı:
Gördük ki, Resûlullah (s.a.v.) ashabına hiçbir kimseyle savaşmaya izin vermedi. Sadece Müslümanlara saldıranlarla, kanı heder edilen ve öldürülmelerini kendisinin emrettiği altı kişi hariç.
Yine gördük ki, O (s.a.v.), uzaktan kılıç parıltılarını görünce sormuş ve Hâlid bin Velid'in kendisine saldıranlarla savaşmak zorunda kaldığını anlayınca, buna üzülmüş. Ancak, «Allah’ın kazasında hayır vardır» buyurmuştu. Zaten bunun dışında da Mekke'de» herhangi bir çarpışma olmamıştı.
Nitekim fetih günü halka hitap ederken de: -Mekke'yi Allah yasak bölge yaptı, insanlar değil» buyurdu. Ve «Allah'a inanan bir kişiye kıyamete dek, orada kan dökmesi veya kavga etmesi helâl olmaz. Biri kalkıp da ruhsat var savaşa derse; Allah kendi Resulüne izin verdi, size değil deyin. Ona bile bir günde bir an için izin vermişti. Ve dünkü gibi bugün de haramlılığı avdet etti.
İşte bunu delil alan bütün müçtehitler, Mekke'de ve çevresinde savaşın caiz olmadığına hükmetmişlerdir. Çünkü bu Fetih hutbesinde açık bir peygamber emridir. Ancak ulema meseleyi genişlemesine alınca; uygulamanın nasıl olacağını araştırınca müşriklerle ve âsilerle savaşı emreden, kısas olunacakların öldürülmesini bildiren nasslarla bu yasak arasını şöyle bulmuşlardır. Müşrik ve mürtedlerle savaşma hususunda bir müşkil düşünülemez. Çünkü müşriklerin orada yerleşmesi, mekân tutup kalması şer'an yasaklanmıştır. Bunda ittifak var. Hattâ Şafii mezhebiyle öbür birçok müçtehid; müşriklerin oraya uğrayıp geçmesini bile caiz görmez. Bunun dayanağı şu âyet-i kerîmedir: «Müşrikler necistir. Bu seneden sonra artık Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar.» O halde, orada bulunanlara düşen, müşrikler oraya girmeden ve yaklaşmadan onlara sa-vaş açıp yaklaştırmamaktır. Bu demektir ki: Cenâb-ı Hak, Haremine bir müşrik veya kâfir sokmamayı teklif etmiştir. İşte bu da bu dinin mûcizesidir. Yâni Allah'ın kitabında ve Resulünün lisanında gelen va'din tecellisidir.
Asîlere gelince: Bunlar sâlih imâma başkaldıranlardır. Cumhûr-u fukahânın kanaatine göre böyleleriyle savaşa medar, âsi oluşlarıdır. Çünkü bu isyan ancak silâhlı karşılıkla bastırılabilir. Çünkü âsilere karşı savaş hukukullahtan olup, vazgeçilemez. Haremde de olsa onu bastırmak için savaş, onların önünü koyvermekten evlâdır.
İmam Nevevi şöyle der: Bu, cumhurdan nakledilen görüştür. Doğru olan da budur. İmam Şafiî de, «Kitâbü İhtilâfi'l-Hadîs»te bunu delil getirmiş, nassa dayandırmıştır. Şafiî şöyle diyor: Mutlak olarak kıtal'i meneden hadîslerin zahirinin gerektirdiği durumu şöyle yorumlayabiliriz (yâni âsilerle bile savaşı reddeden hadîsler) : Kıtalin bu genel yasağı haramlık ifade etmesi; (bu mancınık dahil her tür savaş vasıtalarıyla saldırmadır) ıslah olmaları başka yolla mümkün olmasına bağlıdır. Ama küffâr başka beldelere üslenmiş ise o zaman savaşın her türü ve vasıtası caiz olur.
Tabiî bazı fakîhler, âsilere karşı savaşın haram olduğuna; ancak sıkıştırmak suretiyle Harem'den çıkıp kaçmalarım veya itaat etmelerini te'min etmek için çeşitli çarelere başvurmanın caiz olduğuna kail olmuşlardır (Nevevi, Müslim şerhi: 9/124, 5/125; Mâverdi, Ahkâmu's-Sultaniye: 168).
Hadlerin tatbikine gelince: Şafiî ve Mâlikî Mekke Hareminde haddin yerine getirilebileceğine hükmetmiştir. Delilleri ise: Buhâri'nin rivâyetindeki Resûlullah'ın şu kavlidir: «Harem, âsileri, kan döküp kaçanları ve kapkaççıları korumaz elbette» (Hadîsteki Hirbe: Ayb, şer'an helâl olmayanı kaçıran demektir).
Ebû Hanife ise, (bu da Ahmed'den nakildir.) Harem'de oldukça bu kimseler emindir. Ancak sıkıştırılarak, Haremi terketmesini sağlamak caizdir. Oradan çıkınca da had veya kısas uygulanır. Delili ise, Resûlullah (s.a.v.)'ın Fetih günü söylediklerinin genel yorumudur. Zerkeşî ise şöyle der: O halde Mekke Haremindeki özel durum şudur: Mekke dışında küffâr veya âsiler bir yere üslendi ise, onlar üzerine umûmî savaş açmak ve hangi savaş tekniği gerekliyse onu uygulamak caiz olur. Ama Mekke'de böyle bir üslenmeleri oldu ise bu tarz bir savaş açmak caiz olmaz ( İ'lâmü's-Sâcid Fi Ahkâml'l-Mesâcid, Zerkeşî, 162).
Biz de deriz ki; Cenâb-ı Hakk'ın Harem-i Şerifi sırf mü'minlere mahsus emniyet yeri ve onlara âit sığınak kılmış olması bakımındandır. Durum bu olunca, artık orada kıtale sebep olacak ne olabilir? Belki sadece «had»leri tatbik ve âsileri tedib vardır ki, onların da ahkâmı malûmunuzdur.
b- Avlanma yasağı:
Bu icmâ' ile sabittir. O da müttefekun aleyh olan şu hadîs-i nebeviye dayanır: «Oranın otu koparılmaz, avı ürkütülemez.» Avı ürkütme haram olursa, telef etmek tabii olarak haram olur. Demek ki, o arazide ava rastlayan, onu serbest bırakacak. Eliyle telef ederse ihramlının yaptığı gibi tazmin eder. Ancak, hadîste ta'yin edilen beş tür hayvan bu umumi yasaktan hariçtir. Çünkü Resûlullah bunları ayırmış ve zararlılar olarak göstermiştir. Karga, yengeç, akrep, fare ve kuduz köpek. Ulema, yılan ve zararlı yırtıcıları da zarar verici olmaları sebebiyle bunlarla aynı kategoride mütalâa etmişlerdir.
c- Nebatının koparılması yasağı:
Bu da yukarıda geçen hadîsteki; «Otları koparılmaz» ifadesinde delilini bulur. Böylece o arazide Allah'ın bitirdiği her bitki bu yasağa dahil olup, sadece halkın geçimi için ektiği ve yeşilken koparmak zorunda olduğu bitkiler hariç kalır. Halkın ekip biçmesi haram olmaz yâni.
Tıpkı evcil hayvan kesmenin haram olmadığı gibi, hayvan ve nebatın bakımını yapmak, kuruyan dallarını ve otlarını koparmak caizdir. Ancak, Zerkeşî'nin, Ebû Hanîfe ve Ahmed'den rivayetine göre, Harem dahilinde hayvan gütmeyi menetmişlerdir ( Zerkeşi, İ'lâmü's-Sâcid: 157).
Yine cumhur, zararlı haşerelerden beşini istisna eden hadîs-i şerife kıyasla, umumî bitkilerden de ezâ veren bitkileri istisna etmişlerdir ki, bu da, «Nass'ı Kıyas'la tahsis» kabilindendir
d- Oraya ihramlı girmenin vücûbu:
Yâni kim Mekke'yi veya Nevevi'nin dediği gibi onun Hareminde bir yeri, hedef alır yola çıkarsa, eğer bu gidişi de, ticaret ve zarurî ihtiyaçları sağlamak gibi sürekli giriş ve çıkışı gerektiren bir iş için değilse, sürekli Harem'e girip çıkmak zorunda değilse, o kimsenin ancak ve ancak hac veya umreye niyet ederek ihramlı olarak girmesi gerekir.
Ancak; ulema bu talebin, «vücûb» mu, «Nedb» mi ifade ettiği hususunda ihtilâf etti. Ama üç imam nezdinde meşhur olan, Şâfiîlerin de çoğunluğunca zâhir olan «vücûb»dur ki bu İbn Abbas'tan nakildir.
Bazı ulema ise bunun mendûb olduğuna kanidir.
İhtilâfın sebebi ise, Resûlullah (s.a.v.)’ın Fetih günü Mekke'ye ihramsız girmiş olmasıdır, Bu da, Müslim ve ötekilerinin; -Resûlullah Fetih günü Mekkeye girerken başında siyah bir sarık vardı ve ihramsızdı» şeklindeki rivayetlerine dayanır.
Yâni ihramın mendûb olduğuna hükmeden ulema bu hadisi delil alıyor. Ama vâcib diyenler de durumu şöylece tashih ediyorlar: Resûlullah o gün küffârın hıyanetine karşı tedbirli ve her an çıkabilecek bir harbe karşı hazırlıklıydı. Bu ise umumi halden müstesnadır. Vücûbun dışındadır.
e- Gayr-i müslimlerin orada kalmasının yasağı:
Biz ilk hükmü açıklarken bunun da hükmünü deliliyle zikretmistik. Bu da orada harbin yasaklığına dayanır.
6- Resûlullah (s.a.v.)ın Kâbe-i Muazzama'da yaptıkları üzerine düşünceler:
a- Kabe içinde namaz:
Buhâri'nin İbn Abbas'tan rivayetini naklederken demiştik ki Resûlullah (s.a.v.) Beyt'e, oradaki putlar temizlenip, Hz. İbrahim ve İsmail'e izafeten yapılmış ellerinde fal oku olan resimler silininceye kadar girmedi. Bundan sonra ancak Beyt'e girdi ama sadece dört köşeye tekbir getirdi ve namaz kılmadan çıktı.
Müslim ise İbn Ömer (r.a.)'den Resûlullah'ın, Usâme, Bilâl ve Osman bin Talha el-Hasbi ile Kabe içine girdiğini, kapısını kapatıp bir müddet orada kaldığını rivayet etmiştir. İbn Ömer diyor ki; Ben, Bilâl çıkınca, Resûlullah'ın orada ne yaptığını sordum. Şöyle dedi: iki direği soluna, birini sağına ve üç direği de arkasına aldı ve namaz kıldı. (O gün Kabe'nin altı direği vardı).
Buhâri'nin de İbn Ömer'den buna yakın rivayeti var.
Ulema da bu iki hadîs arasında tearuz olmadığını beyan eder. Sebebi ise İbn Abbas'ın (ki o Resûlullah'ın namaz kılmadığını naklediyor) Resûlullah (s.a.v.) ile beraber olmadığı, Kâbe içine girmediğinden gelir. Çünkü o namaz kılmadığını, İbn Hâcer'in dediği gibi, bir Usâme'ye, bir kardeşi Fazla isnad ettiriyor. Halbuki Fazl da Kabe'ye beraberce girmemişti. Bilâl'e gelince, o Resûlullah ile beraberdi ve namaz kıldığını ispat ediyor. Binâenaleyh, İbn Ömer'in Bilâl'den rivayet ettiği hadisi, şu iki sebepten dolayı tercih etmemiz gerekir: Bir kere, bu olumlu bir haberdir ve onun bilgisi fazladır. Esas olarak, bir şeyi ispat eden haber inkâr edene tercih olunur. İkinci olarak da; Bilâl'in haberi ispatlı ve müşahedelidir. Çünkü o Resûlullah ile beraberdi, Kabe içinde. İbn Abbas'ın haberi ise gör-düğünüz gibi sadece rivayete dayalı, müşahede yönü eksik. Üstelik bir Usâme'den, bir kardeşi Fazl'dan rivayet ediyor. Fazl ise yine Resûlullah'ın yanında değildi.
İmam Nevevi der ki hadisçiler Bilal'in rivayetini esas almakta birleştiler. Çünkü o ispat edicidir. Bilgi fazlalığı da vardır. Artık onu tercih vâcib olur ( Fethü'l-Bâri: 3/304; Nevevî, Müslim Şerhi: 9/82).
Ebû Hanîfe, Şafii, Ahmed ve cumhûr-u ulema da böylece, Kabe içinde musalli herhangi bir duvarına dönüp namaz kılabilir, diyorlar. Bu nafile veya farz olabilir. Ama İmam Mâlik aynı görüşte olup; Nafile namazı caiz görür, ama farz ve müretteb namazı caiz görmez.
b- Kabe hizmeti: Resûlullah’ın Kabe'nin anahtarını Osman bin Talha'ya vererek «Ebediyyen ve sonuna kadar sende kalmak üzere - Abdüddâr ve Benî Şeybe'yi kastediyor - bu anahtarı al. Artık senden onu zâlimlerden başkası alamaz» buyurduğunu söy-lemiştik, işte buna dayanarak ulemanın hepsi; kıyamete kadar Kabe hizmetlerini o sülâleden almanın caiz olmadığı kanaatine varmışlardır.
İmam Nevevi, Kadı Iyâz'dan naklen şunu söylüyor: «Bu Resûlullah tarafından onlara verilmiş bir velayettir. Süreklidir ve ilâ nihaye evlâddan evlâda geçer. Onlardan zorla bu vazife gasbedilemez. Ve bu işe ehil oldukları müddetçe de kimse iştirak bile edemez.»
c- Putların kırılması: Bu da muhakkak ki Allah'ın, Resulüne (s.a.v.) yardım ve büyük zaferle desteklemesinin açık görüntüsüdür. Çünkü O, bu Kabe çevresinde dizilmiş zavallı putlara asâsıyla dokunurken şöyle diyordu: «Hak geldi, bâtıl yıkılıp gitti. Hak geldi, artık bâtıl gözükemez ve geri gelemez.»
Yine, İbn İshâk ve ötekilerin rivâyetine göre; bütün bu putlar diplerinden kurşunla yere kaynatılıp, yıkılmaması sağlanmıştı. Halbuki o, hangisine asâsıyla dokunsa ya sırt üstüne devriliyor, ya yüzüstü kapanıyordu. Eh nasıl düşüp kırılmasındı bunlar? O'na Allah öyle bir inkılâb nasip etmişti ki Kureyş'in en ceberut liderleri, O'nun önünde baş eğip teslim olmuş, bütün bir Mekke O'nun getirdiği dini kabullenmiş, O'nun Hak da'vetine icabet etmişti.
7- Resûlullah'ın fetih hutbesi üstüne düşünceler:
Şu an artık O, Mekke'nin sahibidir. Sekiz sene önce hicret ettiği Mekke şehri. Topyekûn kendisine boyun eğip, risâlet ve hidâyetine teslim olup inanmış bir halde. İşte onlar. O'na her türlü düşmanlığı gösteren ve her işkenceyi tattıran toplum. Şimdi O'nun etrafına toplanmış, saygı ve hayranlıkla, gönülleri buruk halde kendilerine neler söyleyeceğini beklemedeler.
O'na yakışan ise, her şeyden önce, kendisini zafere erdiren, des-tekleyip va'dinde doğrulayan yüce Rabbine hamd ü sena ile söze başlamaktı. Ve öylece açtı hitabesini: «Lâ ilahe illâllahü vahdehu lâ şerike leh». O birdir, ortaksızdır. Allah va'dinde sadık oldu. Kulunu başarılı kıldı. Tek başına bütün kabileleri dize getirtti. Ve devam edecekti elbette, Kureyş ve öteki kavimler önünde, yeni (İslâmi) toplumun ana ilkesini anlatmaya. Bu ilke Cenâb-ı Hakk'ın şu kavlinde parıldıyordu: «Ey insanlık! Sizi biz, bir dişi ve bir erkekten yarattık. Ama millet ve kabileler halinde ünitelendirdik. Böylece (aranızdaki müsbet yarışma ile) Allah (ölçüsüyle) indinde en şerefli ve en samiminiz ortaya çıkıp tanınsın.»
Bunun yanında hemen; o köhne şirk düzenlerinden arta kalmış gelenek ve âdetlerin de Müslümanların ayaklan altına gömüldüğünü söylemesi gerekliydi ve öyle yaptı. Baba ve dedeleriyle övünme; ırk, kabile ve milletle böbürlenme; dil, soy ve vücut yapısı ayırımıyla düşmanlık etmenin iptal edildiğini; tüm insanların Adem'den geldiğini ve Âdem'in de topraktan olduğunu ilân etti.
Ve o andan itibaren Kureyş câhiliyyeti dürülüp kaldırıldı. Beraberinde tüm gelenek ve taklitleri de durulmuş oldu. Tabii arkada kalan mazinin derinliğine gömüldü. Böylece Kureyş bütün kirlerinden yıkanıp, yürüyen kervana katılmış oluyordu. Çünkü bundan az ötedeki buluşma yeri, Kisrâ'nın sarayı ve Rum ülkesinin göbeği olacaktı. Mekke, bugünden itibaren bir yepyeni medeniyet ve hamlenin doğuş yeri olacak; dünya, topyekûn insanlık oradan alacağı mutluluk elbisesini giyecekti, işte böylece, o saatte gömüldü ayakların altına câhiliyye kalıntısı her şey, tüm renk ve çizgileriyle. Ve Kureyş, Resûlullah (s.a.v.) ile İslâm için sözleşti. Anlaştılar ki: Ne Arab'ın Acem'e ne Acem'in Arab'a üstünlüğü yok; ancak takva ve dindeki ciddiyetle üstünlük edinilir. Yine tek üstünlüğün ve büyüklüğün İslâm kılığıyla, övünme de sadece İslâm'ın ilkelerine tam bağ-lılıkla olabilir. Bunun için, Allah dünyanın güdümünü onlara teslim edip, dünya güdücülerini onlara boyun eğdirdi.
Şaşıyorum; kokuşmuş bu lâşe, ölüp gömüldükten sonra tekrar ondört asır sonunda nasıl hortlayıp çıkabiliyor.
8- Kadınların bey'atı ve ona dair ahkâm: Bazı hususları aşağıda özetleyelim :
a- Müslümanların topyekûn kalkınıp üstün bir millet olabilmesi için; kadınların her sorumlulukta - ve tam bir eşitlikle - erkeklere katılışını gösteriyor.
Bunun için de, halife veya Müslümanların hâkiminin; meşru ve mümkün olan her hususta, İslâm toplumu için uygulanacak kararlarda, onların da re'yini ve güvencesini toplaması gerekiyor. Tıpkı erkeklerden söz aldığı gibi. Ve aralarında hiçbir ayırım gözetmeden.
Bu açıdan bakarsak, görürüz ki; Müslüman kadın da dininin esas ve gereklerini öğrenmekle yükümlüdür. Tıpkı erkeğin öğrendiği gibi. Ve tabii; ilim, fikir, strateji cinsinden her türlü silâhla da kendine meşru ve mümkün olduğu derecede donanması, dini yıkmak için pusuda bekleyen düşmana karşı her tedbiri alması zarurîdir. Öyle ki, nefsine biçtiği ahid ve boynuna geçirdiği bey'at yükünü ehliyetle taşıyabilsin.
Çünkü herkes kabul eder ki, cahil oldukça kadının bir sorumluluk yüklenmesi, hele de çevresindeki yabancıların hilelerine karşı uyanık olması mümkün değildir.
b- Kadınlarla, Resûlullah (s.a.v.)'ın yaptığı bey'atın izahında gördüğünüz gibi onlarla sözleşme sadece söz olur, el tutuşma yapılamaz. Ama erkeklerle bey'at böyle değil tabii. Bu daha öteye uzanarak, yabancı olduğu bir kadının elini Müslüman erkeğin tutmasının caiz olmadığını ortaya koyar. Ben bunun aksine hiçbir görüşe de rastlamadım, hiçbir İslâm âlimine de. Olabilir ki, tıbbi zaruretler, tedavi ve diş çekme gibi hallerde bir ruhsat tanınmıştır. Kadınlarla tokalaşmanın artık yaygınlaşıp âdet halini alması bazılarının sandığı üzere, asla zaruret değildir. Çünkü Kitap ya da Sünnetle sabit olmuş bir hüküm, örf ve âdetle değiştirilemez. Ancak, o hükmün kendisi örfe dayanarak oluşmuşsa bu olabilir. Çünkü öyle bir hüküm zaten, muayyen bir duruma bağlı ve onunla şartlıdır. Burada ise öyle bir şey söz konusu değil tabiî.
c- Yine, bey'at hadisinde gördük ki; kadının, yabancı erkeklerin sesini duyması da mubahtır. Ama ihtiyaca bağlı olarak. Ve onların sesleri de avret değildir. Bu cumhurla birlikte Şafiî'nin görüşüdür. Ama Hanefilerden bazısı, kadının sesinin de avret olduğu görüşündedir. Onlar da bu hususta, yine kadınlardan bey'at alınışını bildiren hadîse ve öbür birçok hadise dayanıyorlar.
9- Mekke savaşla mı, sulhla mı fethedildi?
Bu konuda ulemanın ihtilâfı vardır. Şafii, Ahmed ve bazıları, sulhen alındığı görüşündedir. Kureyş'in bu anlaşmadaki murahhası olarak da Ebû Süfyân'ı görürler. Anlaşmanın şartı ise: «Kim evine kapanırsa emindir. Kim İslâm'a dönerse emindir. Kim Ebû Süfyân'ın evine sığınırsa emindir. Sadece kanı heder edilen altı kişi hariç.»
Ebû Hanife ile Mâlik ise; zorla alındığı görüşündedir. Delil olarak ise Müslümanların Mekke'ye giriş tarzını gösterirler. Çünkü Müslümanlar harp nizamında ve hepsi de silâhlıydı. Gerçi bütün ulema, orada ganimet alınmadığı ve kimsenin de esir edilmediği üzerinde ittifak ediyor. Sulh yoluyla fethedildi diyenlerin gösterdiği sebep açık. Harp yoluyla alındığına kani olanlar ise; Resûlullah (s.a. v.)'ın orada ganimet ve esiri menetmesi ayrı bir durumdur. Mekke şehrini öbürlerinden ayıran bir imtiyazdır. Çünkü orası, Rabbin Harem'i, Hakk'a kulluk ve din ahkâmının (haccını) uygulanma mahallidir. Ve sanki, bütün dünyaya karşı Cenâb-ı Hakk'ın vakfıdır. Bunun için de Ebû Hanîfe dahil bazı ulema; Mekke arazisinin satılamayacağı, başkasına devredilemeyeceği kanaatine varmışlardır (Ahkâmu's-Sultaniye: 164, Zâdü'l-Meâd: 2/174).
Mekke-i Mükerreme'nin Büyük Fethi'nin bize gösterdiği ahkâm ve derslerden bir kısmını böyle özetlemiş olduk. Elimizden gelen bu idi. Doğruyu en iyi bilen Allah'tır.