Kabirleri Mescit Hâline Getirmenin Önlenmesi

Yukarıda geçen hâdisenin akışından da rahatça anlaşılıyor bu husustaki ikazın şiddeti. Bu tutumdan Müslümanlar en açık şekilde sakındırılıyor. Ve üzerinde ısrarla duruluyor.

Ulema der ki; Resûlullah'ın kendi kabrini veya başkasının kabrini mescit edinmeyi nehyetmesi, aşırı gidilmesinden ve aşırı ta'zim ile fitneye düşülmesinden endişe ettiği içindir. Çünkü, geçmiş ümmetlerin hemen çoğu bu yüzden küfre sürüklenmişlerdi.

Bu suretle, halkın, kabirler üzerine mescit bina edip, kabrin çev-resinde namaz kılmasının da, (isterse mescit saymasın), yine kabrin yanında namaz kılmasının yasak olduğu açıklık kazanmış oluyor. Kabir yanında namaz kılma hakkındaki ulemanın görüşü ise; haramlık ve mekruhluk arasındadır. Mekruh görenler kabre karşı kılınmada daha şiddetli davranıyorlar. Yâni kabir, kıble ile namaz kılan arasında kalırsa buna hiç cevaz vermiyorlar. Fakat namaz her halükârda sahihtir. Çünkü yasaklığın bâtıl olmayı gerektirmediği de bir gerçek. Tıpkı gasb edilen arazide namaz kılmanın hükmüne benziyor.

İmam Nevevî şöyle diyor: Müslümanların sayısı çoğalıp da sahâbe veya tabiîn, mescidin genişletilmesini düşününce, Resûlullah'ın zevcelerinin odaları da mescidin içine katılmıştır. Bu odalardan biri de şüphesiz, Resûlullah (s.a.v.) ile iki sahabesi Hz. Ebû Bekir ve Ömer (r.a)'in kabirlerinin bulunduğu Hz. Âişe'nin odasıydı. Bu durumda; kabri çevreleyen bir yüksek duvar yapıldı. Maksat orası mescitten ayrılmış olsun, böylece namaz hususundaki mahzur da ortadan kalkmış oldu. Daha sonra da çepeçevre duvarlarla onu tamamıyla bir ayrı yapı hâline getirdiler ki; artık kimse ona doğru namaza durma yanılgısına düşemezdi.

5- Sekerât-ı mevt hâlinde bile Resûlullah'ın şuurunun kaybolmaması:

Yukarıdaki anlatılanlardan, onun son ânına kadar şuur ve dü-şüncesinin kaybolmadığını, ihtimam ve dikkatlerinin bile yerinde ol-duğunu anlayabiliyoruz. Nitekim son günü pazartesi sabahında cemaat sabah namazı için saf bağladığında, O (s.a.v.), Hz. Âişe'nin (r.a.) odasından mescide giren kapının perdesini açıp cemaati seyretmiş ve tebessümle memnuniyetini izhar buyurmuş. Hz. Ebû Bekir namaza geliyor sanarak geriye çekilip safa geçmek istemiş. Cemaat, nerede ise onu görüp sevinmekten ötürü namazlarını bozacak olmuşlar. O (s.a.v.) ise, eliyle işaret ederek; namazınızı kılın tamamlayın demek istemişti. Sonra da perdeyi indirip odasına dönmüştü.

Onun bu anda bile düşüncesi, zihni hep ümmeti ile meşguldü. Kendinden sonra onların ne hâle gelebileceklerini düşünüp hesap ediyordu. Meselâ O'nun, saf halinde, huşu içinde, Allah huzurunda namaz kılan ashabına bakıp tebessüm etmesini düşünelim. Demek O'nun nizamının gereği olarak bir lider peşinde saf tutan bu cemaate sevgisi, tebessümünde çağıldamaktadır. Bunu biz açıkça görüyoruz.

Allah bilir ki: Resûlullah (s.a.v.) son dakikalarını geçirirken, ashabına Allah'ın rızasını, onların bu en büyük ni'metle ni'metlenmesini son bir defa daha istiyordu. Yine kendisini de onlara bıraktığı hak nizam, onlara gösterdiği dosdoğru yolda kalacaklarına ikna etmek istiyordu. Ve kanaat getirmişti de. Ve Yüce Rab, O'na gönlünü yatıştıracak hali böylece göstermiş. Şad olmuştu. O derece ki; O, hastalığın en şiddetli ânında, ölüm dakikalarında, sahabesi O'nun yüzünde memnuniyet, neş'e ve sürur görmüş; o haliyle artık herkes O'nun tamamen iyileştiğini ve artık hiçbir eleminin kalmadığını bile sanmıştı.

Pek tabiî sonra anladılar, O'nun ölüm öncesinde kendilerine son defa bakmış olduğunu. O (s.a.v.) son defa zihninde ashabını, onların şahsında tam ümmetini görüp tescil ediyordu. Allah ile kendi ara-larındaki ahd üzere olduklarına şâhid olmak için. Ümmeti ile dünyadaki ilişkisini kesip vedalaşması, Havz kenarında onları beklemekte olduğunu anlatmak içindi.

Hikmet-i ilâhî bu müşahede ve bu vedalaşmayı da namaz ânında dilemiş ve öyle kılmıştı, İlâhi irade bunun son sözleşme olmasını dilemişti.

Müslüman kardeşim!

Ahd odur ki; Resûlullah (s.a.v.) seni onunla tanır ve o halinden memnun olup tebessüm eder.