Hz. Ebûbekir'in Hilafet Dönemi

Resûlullah’ın (s.a.v.) vefatını müteakip, Müslümanlar, Beni Sâide sakifesinde toplanıp; Resûlullah’tan sonra onun yerine geçecek, Müslümanlara lider olup onları yönetecek şahsın kim olabileceğini gö-rüştüler.

Hayli tartışmadan ve çeşitli grupların ortaya attığı görüşlerin müzakeresinden sonra, Resûlullah (s.a.v.)'dan sonra, onun ilk halifesi olmaya en uygun zâtın; hastalığı sırasında kendi yerine namaza vekil gösterdiği, onu her an en üst düzeyde tasdik eden ve mağarada kendine eşlik etme payesine eren Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in olacağında söz birliğine vardılar.

Hz. Ali (r.a.)'nin ise, bu toplu görüşe asla muhalefeti yoktu. Bey'-atındaki gecikme ise, sadece Hz. Fâtıma (r.a.) ile Hz. Ebû Bekir arasında; Hz. Fâtıma’nın Resûlullah'a mirasçı olma isteği açısından baş gösteren tartışmadan ötürü idi.

Halifelik Dönemindeki Önemli İcraatı

Birinci olarak: Üsâme ordusunu donatıp yola çıkarmasıdır. Yâni sorumluluk ve yetki kendisine geçince; Resûlullah (s.a.v.)’ın hastalığını öğrenmesi üzerine Medine yakınındaki «Zûhaşeb» mevkiinde ordugâh kurup beklemekte olan Üsâme ordusuna hareket emri verip (Bizans üzerine) uğurladı. Bunu yaparken de; daha önceden başlamış ve büyük yayılma istidadı göstermiş olan, dinden dönme (irtidat) olayları dolayısıyla bu orduyu göndermemesi tavsiyelerine de; Üsâme (genç olduğundan)'nin yerine başka bir komutan tayini görüşlerine de hiç kulak vermedi.

Ve Sıddık (r.a.) başında Üsâme'nin bulunduğu orduyu yaya yü-rüyerek uğurluyordu. Hatta, Üsâme atından inip, kendisini bindirmek isteyince:

— Hayır, ne sen ineceksin, ne ben bineceğim diye reddetti. Ve orduya şu öğütlerde bulundu:

— Hıyanet etmeyin, haksızlık etmeyin, aşırı gitmeyin, müsle (ölülere kötü muamele) yapmayın; çocukları, kadınları, yaşlıları öl-dürmeyin. Ağaçları kesip ya da ateşe verip (tahrip) etmeyin. Hayvanları yiyecek ihtiyacı dışında öldürmeyin. Ve özellikle dedi ki; manastırlarda ibadetle meşgul insanlar göreceksiniz. Onları kendi hallerine ve ibadet yerleriyle baş başa bırakın.

Sıddık (r.a.) Üsâme'ye özel olarak da şunu söyledi: İznin olursa, Ömer (r.a.)'i, Müslümanların işlerini yürütmemde görüşlerinden ya-rarlanmam için, bana bağışla. Üsâme ise; «Emir zatınıza aittir», dedi.

Üsâme ordusuyla ilerledi. Onu gören, irtidad etmiş her kabile aslına dönüyor; bu ordunun heybeti gönülleri fethediyordu zira. Yâni, düşünüyorlardı ki, İslâmi otoritenin gücü olmasa, böyle bir zamanda, böyle bir ordu tâ Bizans topraklarına gönderilemezdi.

Bu yüzden kalplerine korku geliyor, tevbekâr oluyorlar. Üsame ise, babasının şehit olduğu bölgeye gelip Rum sınırlarına girince; onlarla savaşa tutuşmuş, Allah onu muzaffer kılmıştı. Şerefle dönüp geldiler.

İkinci olarak: Mürtedlere (dinden dönenlere) ve zekâtı ödemek istemeyenlere karşı ordular hazırladı. On bir alaydı hazırlanan. Her birliğin komutanına, bir yön gösterip gönderdi. Kendisi de «Zülkıssa yönüne gidecek birliğin başına geçti. Fakat Hz. Ali (r.a.) ona ısrarla, bu işten vazgeçmesi tavsiyesinde bulundu.

Atının geminden tutarak; «Ey Resûlullah’ın halifesi, ben sana Resûlullah (s.a.v.)'ın Uhud günü söylediğini tekrar ediyorum: «Kılıcını kınına koy, bizi kendinden mahrum etme. Yâni vallahi, Müslümanlar seni kaybederse, senden sonra bu makamı dolduracak birini bulamaz. Bunun üzerine Ebû Bekir, yerine birini vekil kılıp, kendisi geriye (Medine'ye) döndü.

Allah Müslümanlara yardım etti ve mürtedlerin kökü kesildi, dibi geldi. İslâm artık yarımadada tamamen oturdu. Bütün kabileler de zekâtlarını vermeye razı oldular.

Üçüncü olarak: Sıddık (r.a.) Hâlid bin Velid'i, Irak üzerine hazırlayıp gönderdi. Yanına da Müsennâ bin Haris’i vermişti. Bunlar da birçok beldeyi fethedip muzaffer ve ganimet yüklü döndüler.

Dördüncü olarak: Bizans üzerine bizzat savaş açmak kararındaydı. Bu maksatla sahabeyi toplayıp müşaverede bulundu. Hemen hepsi bu görüşü destekliyordu. Sonra Hz. Ali (r.a.)'ye döndü:

— Ebâ Hasan, sen ne dersin? diye sorunca o da; hayırlı bir niyettesin, inşâallah muvaffak ve muzaffer olursun dedi. Ebû Bekir (r.a.) buna çok sevindi ve huzurlandı. Ve halkı toplayıp, onları cihada teşvik eden bir nutuk verdi. Valilerine de emirnameler yazıp merkeze çağırdı. Büyük bir kongre oluştu. Kabileler bölük bölük geliyorlardı. Komutanlar «Emirler ve Emirler emiri» gibi vazifeliler tayin etti. Bunları ardı ardına Şam bölgesine şevketti. Ebû Ubeyde bin Cerrâh'ı ise tüm ordulara Başkomutan olarak tâyin etti.

Gönderdiği her askeri birliğe ve başlarına, öğüt ve vasiyyette bulunuyor, Allah'ın düsturuna uymayı, birbirleriyle iyi geçinmeyi, cemaatle namazı ihmal etmemelerini ve tam vaktinde kılmalarını tembihliyordu. Ve diyordu ki; kim kendi nefsini düzeltir itaatli kılarsa, Allah da halkını düzeltip kendisine itaatli kılar.

Ayrıca, düşman elçileri gelince de onlara kibar davranmaları, ama askeri sırlarını fazla göstermemelerini, öylece yollamalarını öğütlüyordu. Müslümanın ne yapacağını bilmesinlerdi. Müslümanlar Rum ülkesine yöneldiler. Yermük bölgesinde toplandılar, Ebû Bekir (r.a.)'e Rum askeri gücünün büyüklüğüne dair haberler uçurdular.

O da. Irak’ta bulunan Halid bin Velid'e yazıp, hemen Suriye'ye geçmesini emretti. Askerinin yarısını alıp Ebû Ubeyde'ye takviye olarak götürmesini, yarısını ise Müsennâ bin Haris emrine bırakmasını bildirdi. Aynı zamanda Şam ordusuna ulaşır ulaşmaz komutayı üzerine almasını da belirtti.

Halid Şam'a ulaşıp Müslümanlarla buluştu ve hemen Ebû Ubey-de'ye bir mektup yazıp durumu şöylece açıkladı: «Korkulu günlerde sana ve nefsine Allah’tan himaye dilerim. Dünya ve âhirette de her türlü kötülükten korunmanızı temenni ediyorum. Bana Resûlullah'ın Halifesinden bir yazı geldi. Burada, benim Suriye'ye ulaşır ulaşmaz ordulara el koyup komutayı üzerime almam emrediliyor. Vallahi, ben bunu arzu da etmiyorum, kendisinden de böyle bir şey istemedim. Sen ise tamamen serbestsin; sana karşı gelmem, aykırı da davranmam. Sensiz bir karar da vermem.

Ebû Ubeyde Halid'in mektubunu okuyunca; Allah, Resûlü'nün Halifesini kararından ötürü yüceltsin. Halid'i de Allah bu tavrıyla yaşatsın, dedi.

Zaten Halife, Ebû Ubeyde'ye de yazmıştı. Ve diyordu ki:

«İmdi, ben Halid'i, Şam ordularına savaşta komuta görevini uygun gördüm. Sen ona muhalefet etme. Dinle ve itaat at. Kardeşim, ben onu sana komutan olarak göndermekle aslında sana bir iyi niyetimi gösterdim. Yâni ben onda, bu çetin fitneli bölgede savaşıp başaracak yetenek seziyorum da ondan. Allah sana ve bize hayır ve selâmetler versin.»

Bundan sonradır ki; Bizans ordularıyla, İslâm orduları üst düzeyde savaşa tutuştu. Artık aralarında kanlı savaşlar birbiri ardınca sürüp gidecektir. Tabii uzun savaşların sonunda zafer Müslümanlarındı. Rumlar sayısız ölü ve öylece de çok esir vererek yenilgiyi kabul edip çekileceklerdi.

İşte bu zafer günlerindeydi ki, Halid (r.a.)'e Hz. Ebû Bekir (ra.)'in vefat haberi ulaştı. Ondan sonra da Hz. Ömer'in (r.a.) Halife olduğunu öğrenmişti. Hemen ardından da Halid'in başkomutanlıktan alındığı ve Ebû Ubeyde'nin komutan olduğuna dair yazılı emir ulaştı. Ama Halid, asker arasında herhangi bir huzursuzluk endişesiyle emri gizli tuttu. Ebû Ubeyde'ye de haber ulaşmış, o da aynı hassasiyetle mes'eleyi bir zaman gizlemişti.

Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in Vefatı

Vefatı, Hicretin on üçüncü yılı, Cemaziyel'âhir'in yedisi, salı gecesindeydi. Ve altmış üç yaşındaydı. Hilâfet süresi ise; iki yıl üç ay, üç gündür. Hz. Âişe'nin odasında Resûlullah (s.a.v.)'ın yanına defnedilmiştir.

Hz. Ömer'i Hilâfete Veliaht Kılması

Hz. Ebû Bekir vefatına yakın, Resûlullah'ın ashabı arasında görüş ve bilgi sahibi seçkin zevat ile müzakere etti. Bunlar da Ömer'i Veliaht (Hilâfete aday) göstermesinde ittifak ettiler. Bu bakımdan Hz. Ebû Bekir, kendinden sonra halifeliği emânet edeceği şahsı belirleyen ve tâyinini sağlayan ilk kişidir.

Bu meseleyi şöyle bir tafsilâtla açıklamada fayda görürüz:

Taberi, İbn-i Cevzi ve İbn-i Kesir diyorlar ki; Hz. Ebû Bekir, ken-disinden sonra Müslümanların ihtilafa düşmesinden ve artık tek gö-rüşte birleşememelerinden endişe etti. Hastalığının ağırlaştığı bir anda onları davet etti. Kendinden sonra Hilâfetin ne olacağını danıştı. Bunun sağlığında ve bilgisi altında esasa bağlanmasını istiyordu.

Ne var ki Müslümanlar, böyle bir anda Ebû Bekir'e vekâlet edecek şahsı tespitte ittifak edemiyorlar, mes'eleyi kendisine havale edi-yorlardı: «Sen ne dersen, biz ona razıyız» diyorlardı. O da başladı, tek tek müşavereye. Ve baktı ki her sahabe Ömer'in ehliyetinde birleşiyor. Sonunda onları çağırıp topluca hitap etti: Ve artık yerine kimi bırakacağında güçlük kalmadığını, uygun zâtı tespit ettiğini, yâni Ömer'i halifeliğe atadığını söyleyince, hepsi birden:

– Duyduk ve kabul ettik, dediler.

Ömer Hangi Esasa Göre Halife Oldu?

Bazı kimseler, bu tarzdaki halife seçiminin, bir şahsı atama ve bir şahsın tâyini olduğu; Müslümanların topluca iştiraki ile «Ehl-i Hal Ve’l-Akd» irâdesi denecek olan şûra esasına aykırı olduğu kanaatine varıyorlar.

Halbuki çok iyi düşünür, mes'eleyi derinden tahlil edersek, bunun düpe düz ve tam anlamıyla «Ehlü'l-Hal vel-Akd»'e danışılarak yapıldığını rahatça görürüz. Çünkü Hz. Ebû Bekir, Ömer (r.a.)'i, sahabenin seçkinleriyle müzakere edip, hepsinin onun hakkındaki tezkiye ve tavsiyesini aldıktan sonra tâyin etti. Bununla birlikte, onun tâyini yine de kesin ve bağlayıcı değildi. Ancak, sahabeye topluca ilân edip; onların da:

— «Duyduk, kabul ve itaat ettik» demeleriyle tamamlanmış oldu. Onun ölümünden sonra da (bey'at ettiler) böylece yapılan işin sıhhati ve istihlâf (yâni halife belirlemenin şeriata uygunluğuna dair (sahabe) icması gerçekleşti.

Böylece, şartına uygun yapılmak kaydıyla istihlâf yoluyla imamın belirlenmesinde icma türünden bir delil oluştu.

Hz. Ömer'e Ahit Yazısı

Ebû Bekir, halkın toptan, Hz. Ömer'i tasvip ettiğini ve Halifeliğini kabullendiğini görünce, Hz. Osman'ı çağırıp şu yazıyı dikte ettirdi :

«Bismillâhirrahmânirrahim. Bu, Resûlullah'ın halifesi Ebû Bekir'den, dünya hayatının sonu, âhiret hayatının başlangıç anında bir beyannamedir. Yâni, kâfirin de inandığı, facirin de kabullendiği (ölüm) ânı. Evet, ben Ömer'i size emir tâyin ettim. İnanıyor ve biliyorum ki, dayanacak ve âdil davranacaktır. Olur da hal değiştirir, zâlim olursa, ben gaybe hâkim değilim. Sadece hayır diliyorum. Her kişinin kazancı kendine. «Zâlimler ise, nereye sürüklendiklerini yakında anlayacaklardır».

Ve altını mühürleyip, Hz. Osman tarafından halka okunmasını sağladı. Halk da Ömer'e bey'at etmeğe başladı. Tarih: Hicrî on üç Ce-maziyel'âhir idi.

İbretler Ve Dersler

Hz. Ebû Bekir (r.a.) 'in hilâfeti sırasında meydana gelen olayları özetledik. Bu olaylar bize (İslâmî hayat açısından) son derece önemli ipuçları ve hareket ilkeleri sunmaktadır. Şöylece arz ederiz:

Birincisi: Hz. Ebû Bekir'in hilâfeti açık - kesin şûra ile gerçekleşti. Aralarında Hz. Ali efendimizin de bulunduğu bütün «Ehl-i Hal vel-Akt» zevatın katılımıyla oldu. Ve bu bize gösterdi ki, Resûlullah’tan sonra hilâfet hakkını bir kişiye tahsis eden, hükme bağlayan ne Kitapta ne Sünnette bir nass yok. Çünkü nass olsa bu olay cereyan etmezdi. Yâni şûraya yol bulunamaz, sahabede, istişare ve itti-fak ederek bu nassa açıkça tecavüz etmeyi caiz göremezdi.

İkincisi: Benî Sâide sakifesinde başlayan tartışma, sahabenin en seçkinleri arasında oldu ve halife seçimi için istişare niteliğindeydi. Bu ise danışmanın ve hükmün ortaya çıkarılmasının tabiî akışıdır. Danışma ve araştırmaya açılan hükmün de ciddiyet kazanmasını sağlar. Yine bu, her türlü görüş ve farklı kanaatlerini hiçbir sınırlama olmaksızın şâri'in himayesinde olduğunun belgesidir. Tabii, açık bir nassın bulunmadığı her mes'ele böyledir. Kısaca; Şâri'in sükût geçtiği her konuda, gerçeğe varmanın yolu; samimiyet ve serbesti içinde ve her yönüyle tartışılarak çoğunluğun görüş ve kabulünü elde etme tarzıdır.

Esasen o an, çok tehlikeli ve aşılmaz bir duruma doğru gidiş vardı. Eğer sahâbe-i kiram başlarına bir imam seçememiş olsalar. Bunca tartışma ve gürültüden sonra bir karar elde edemeden dağılsalar; bu şûfa değil bir yıkım içtimai olacaktı. Hele ki bu anlaşma onları bu felâketi önleyen bir çare oluverdi.

Ama şu «İslâm'da Şûra» türküsü tutturanlara şaşarım ki; bu ittifakı «istibdad» gibi göstermeye kalkışıyorlar. Hatta, bilmeden ya da yalandan aptal olup, gözleri önündeki bu apaçık örnek şûra tarzını, kavga ve boğuşma diye adlandırmaya yelleniyorlar. Peki acaba kafalarındaki şûra nicedir? Şekli nedir ve nasıl olması gerekir?

Üçüncüsü: Allah ikisinden de razı olsun, Hz. Ali'nin Hz. Ebû Bekir'e tavsiyesi, yâni bizzat, mürtetlere karşı savaşa çıkmaya kalktığı an; başına bir iş gelirse Müslümanların uğrayacağı zararı hatırlatması olayı. Bu, Hz. Ali'nin, Hz. Ebû Bekir'e karşı kalbi bağlılığını açıklamaya yeter. Hem de Resûlullah'a halife oluşundaki liyâkat ve halifeliğinin normal olduğuna da kesin belgedir. Bunun dışında diğer bütün işlerde birbirleriyle yardımlaşmaları ve samimi istişarelerinde de görüldüğü gibi.

Hz. Ali'nin bey'atte gecikmesini bu konuda dile dolasalar da; bu gecikme farklı tarz ve müddetle nakledildi ise de; yukarıda serdiğimiz gerçeği nakzedecek hiçbir yol ve tutanak bulunamaz.

Zaten biliniyor ki, Hz. Ali'nin bey'atta gecikmesi, hanımı Hz. Fâtıma için bir gönül alma ve hissiyatını teskinden öte bir sebep ve niyet taşımıyordu. Yâni zâti içtihadıyla; her kadının babasına vâris olacağı gibi kendisini de Resûlullah'a mirasçı görmesinden gelen kırgınlığın yatışmasını beklemekten ibaretti. Yoksa Hz. Ali'nin gönlünde sakladığı bir niyetten değil. Çünkü bir başka niyet taşıyan kişinin kalkıp bu derece, sevgi, bağlılık ve sıyânet göstermesi olur şey değildir.

Dördüncüsü: Ebû Bekir'in mevkiinde bir başka Müslüman kendini asla göremez. Yâni şu kabilelerin dinden dönmesi felâketi karşısında, en yiğit ve metin sahabelerin bile apışıp kaldığı anda, ümmetin başında bulunan baş sorumlu kimse olarak gösterdiği metanet, sarfettiği gayret ve elde ettiği başarı ölçüsüyle.

Evet kimsenin kendisini onunla kıyaslaması bir yana; hepsi, Cenâb-ı Hakk'ın; en kritik anda, tam zamanında ve en münasip şahsiyeti ümmetin başına nasip etmesindeki yüce hikmeti teslim etmiştir. Biz de hemen aynı görüşü paylaşırız ki; öyle bir fırtınalı dönemde, bu makama Ebû Bekir'den daha lâyık biri olamazdı ve bu belâların üstesinden gelemezdi.

Hatta sahabe arasında şiddet ve dirâyetiyle tanınan Ömer (r.a.) bile o anda apışmış ve Ebû Bekir'in müthiş kararlılığı karşısında sönük kalmıştı. Şimdi kim görecek buradaki ilâhi hikmetin dehşetini? Görecek de, yine de tarihi kişilikleri sorgulayacak, bu yüce adalet karşısında iki zâtın (Ali ve Ebûbekir) teslimiyetini anlamazlıktan gelip ayıplayacak?

Beşincisi: Bazı kimseler de zannediyorlar ki; sadece ahd ve istihlâf (veliahd, halife namzedi seçmek) İmametin ve hâkimiyetin kesin ölçüsüdür. Yâni Hz. Ebû Bekir'in Ömer'i halifeliğe tavsiyesi işleminden yola çıkarak bu görüşe varıyorlar.

Halbuki iş bu kadar değil. Tam aksine, imamet bununla tamam olmaz. Halka arzedilip ilân edilir. Veliahte halk da rıza gösterir ve tasdik eder. Bu rıza ortaya çıkınca ancak imamet istikrar bulur, kesinleşir. Yâni Ebû Bekir, Ömer'i (r.a.) tâyin etse de halk tasvip etmeseydi, bu tâyinin bir değeri olamazdı.

İşte yukarıda arz ettiğimiz üzere biz buradan anlıyoruz ki, Ömer'in halifeliği zımnî bir şûra (meşveret) ya dayanır. Yâni Ebû Bekir'in çağırıp görüştüğü, danıştığı sahabelerin oluşturduğu bir şûraya.