Karşılıksız vermek, bağışlamak, karşılıksız bağış, bağışlanmış şey.
İvaz (bedel) şart koşulmaksızın bir malın derhal temlik edilmesi: Arapçada genel olarak atıyye,
nihle, sadaka ve hediyye sözcükleri de bû anlamda kullanılmaktadır. Mecelle 833. maddesindeki
tarif şöyledir: "Hibe, bilâ ivaz bir malı temlik etmektir". 855. maddede, ivaz şartına bağlı
hibe, her ne kadar başlangıç itibariyle hibe ise de, sonuçlan bakimından satıştan ibarettir.
İbnü'l-Hümâm (ö. 861/1457), hibenin tarifinde bilâ ivaz (bedelsiz) kaydından maksadın: "bilâ
iktisab-ı ivaz", yani bir bedel kazanmamak şartıyla bir malı başkasına temlik olduğunu belirtir
(İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-Kadl, Mısır 1315-17, VII,113; Ali Haydar, Düreru'l-Hukkâm şerhu
Mecelleti'l-Ahkâm, II,614).
Hibe ile teberru sözcükleri arasındaki ilişki şöyle ifade edilebilir. Gerçek veya tüzel bir
kişinin, başka bir şahsın mal varlığı lehine, kendi mal varlığında meydana getirdiği eksilmeye
"teberru" denir. Teberru sözcüğü, ivazsız hukukî tasarrufların hepsini kapsayan geniş bir kavram
olup, hibeyi de içine alır: Buna göre "heber hibe bir teberrudur, fakat her teberru bir hibe
değildir."
Teberru çeşidine giren başlıca hukukî tasarruflar şunlardır: Hibe, vasiyet, vakıf, ibrâ, ibâha,
sadaka ve âriyet. Vasiyet; vasiyet edenin ölümünden sonra sonuç doğuran ve mirasçılar razı
olmazlarsa sadece terekenin üçte birinde geçerli olan bir tasarruftur. Hibe kabzla tamam olurken
vasiyet Iehine vasiyet edilenin kabulü ile tamamlanır. Vakıf; bir malı, genel olarak bir akan,
bir hayır cihetine ebedî olarak tahsis etmektir. İbrâ; alacaklının, alacağını almadığı halde,
borçlusunu ödemeden muaf tutmasıdır. ibrâ, mecaz yoluyla hibe sayılır ve borçlunun bunu kabul
etmesi şartı aranmaz. Hibe temlîkî bir tasarruf olduğu halde, ibâha genellikle yapıldığı anda
lehine teberru yapılan şahısça tüketilen, yenilip içilen bir bağış çeşididir. Meselâ; bir
kimseye yemek parası vermek bir hibe, onu eve götürüp yemek ikram etmek bir ibâha tasarrufudur.
Sadaka; Allah rızası için ve sevap kazanmak amacıyla birine yapılan bir teberrudur (Mecelle,
mad. 835). Âriyet; menfaatin meccânen temliki, yani kullanma ve yararlanma hakkının teberru
edilmesidir. Hediye ise; birine ikramda bulunmak amacıyla verilen şeylerdir. Hanefilere göre,
hibeden dönmeye (rucu') engel hallerden birisi yoksa, hediyeden dönülebilir. Diğer fıkıh
ekolleri hediyeden dönmeyi caiz görmezler (Bkz. el-Bakara, 2/263, et-Tevbe, 9/60,104; Mecelle,
mad, 834, 862, 863, 864, 874; Ali Haydar, a.g.e. Mecelle, mad. 834 şerhi; İbn Âbidîn,
Reddü'l-Muhtar, Mısır 1286 IV,776; el-Mevsılî, el-İhtayar, III, 48; Ö. Nasuhi Bilmen İstilahat-ı
fıkhiye Kamusu, İstanbul 1967, IV, 262-283).
İslâm hukukuna göre, rüşvet olarak verilen şeyler hibe veya hediye sayılmaz ve bunların aynen
geri verilmesi gerekir. Bu gibi şeyler tüketilmiş ise kıymeti ödettirilir (Ali Haydar, Mecelle,
834, mad, şerhi).
Hibenin meşrûluğu kitap, sünnet ve icmâ delillerine dayanır. Kur'ân-ı Kerîm'de açık olarak hukukî
anlamda hibeden söz eden âyet yoktur. Kur'an'da sık sık geçen sadaka ve infak terimleri teberru
ve hibeyi de içine alacak geniş kapsamlı sözcüklerdir. Verme ve lutfetme anlamlarında kullanılan
hibe yerine, daha çok bu kökten türetilmiş olan fiil ve sıfatlar kullanılır: "Mallarını Allah
yolunda harcayanların hali, yedi başak bitiren, her başakta yüz tane bulunan bir tek tohumun
hali gibidir" (el-Bakara, 2/261). "Ey iman edenler, sadakalarınızı-malını insanlara gösteriş
için harcayan, Allah'a ve ahiret gününe inanmayan bir kim gibi başka kakmak ve incitmek
suretiyle heder etmeyin" (el-Bakara, 2/264). "Eğer sadakaları açık olarak verirseniz o, ne
güzel. Eğer onları gizler ve bu şekilde yoksullara verirseniz, içte bu, sizin için daha
hayırlıdır" (el-Bakara, 2/271). Hibe, kişiyi cimrilikten korur. Âyette; "Nefsinin cimriliğinden
korunanlar gerçekten kurtuluşa erişmiş kimselerdir" (el-Haşr, 59/9) buyurulur. Bağışlarda orta
yolun izlenmesi tavsiye edilir. "Onlar harcadıkları zaman ne israf ederler, ne de cimrilik
yaparlar; ikisi orası orta yoldan giderler" (el-Furkân, 25/67). "Elini bağlı olarak boynuna
asma, onu büsbütün de açıp saçma. Sonra kınanmış ve pişman bir halde oturup kalırsın" (el-İsrâ,
17/29).
Hz. Peygamber'den hibe konusunda çeşitli hadisler nakledilmiştir. Rasulullah (s.a.s.) Kendisi
hediye kabul eder ve karşılığında da hediye verirlerdi (Buhârî, Hibe,11). O şöyle buyurur.
"Karşılıklı hediyeleşiniz. Böylece dostluğunuz artar ve aranızdaki düşmanlık yok olur" (Mâlik,
el-Muvatta, Hüsnü'l-Huluk,16). Başka bir hadiste şöyle buyurulur "Nu'mam b. Beşir, (ö. 44/664)
oğlu Muhammed'e bir şey bağışlamış; fakat karısı Amre binti Revâha ona; Hz. Peygamber'i buna
şahit yapmazsan razı olmam, demiştir. Bunun üzerine Numan b. Beşir, Hz. Peygamber'e gelip; Amre
binti Revâha'dan doğmuş olan bu oğluma bir şey bağışladım; o da seni bu işe şahit yapmamı
istedi, demiş; Hz. Peygamber ise; "öteki çocuklarına da bunun benzerini bağışladın mı?" diye
sormuş; hayır, cevabını alınca; "çocuklarınız orasında adâletli davranın" buyurmuştur" (Buhârî,
Hibe,13). Başka bir rivâyette, Allah elçisi, "hayır, cevabını alınca; o halde bağışlananı geri
al" demiştir (bkz. Buhârî, Hibe,12; Müslim, Hibât, 9; Muvatta', Akdiye, 39).
Ebû Hanîfe (ö. 150/767), Ebû Yûsuf (ö. 182/798), İmam Muhammed (ö. 189/805), İmam Şâfiî (ö.
204/819) ve bir rivayette Ahmed b. Hanbel'e (ö. 24/855) göre, bir kimse çocuklarından bazılarına
mal bağışlayıp, diğerlerine bir şey vermese, bu tasarruf geçerli olur. Onlara göre hadisteki
"geri al" emri, vücûb için değil, fazîlet ve ihsan kabilindendir. Nitekim, Enes (r.a)'ten
rivayete göre, erkek çocuğunu öperek dizine, daha sonra gelen kız çocuğunu önüne oturtan bir
adama Hz. Peygamber; "Bunların ikisini de eşit tutsana" buyurmuştur. Bu emir, vücub için değil
insaf ye ihsan niteliğindedir (Sahih-i Müslim, Tercüme ve Şerh, Ahmed Davudoğlu, İstanbul 1978,
VIII, 155).
Hibe bir akit olup, diğer akitler gibi rükünleri icap ve kabuldür. Mecelle'nin 837. maddesinde;
"hibe, icap ve kabul ile mün'akid ve kabz ile tamam olur" denilmiştir. Hibe yaşayanlar arasında
cereyan eder.
Hibenin Şartları
1. Bağışlananın, bağışlama sırasında mevcut olması. Hanefi, Şâfiî, Ahmed b. Hanbel ve
Zâhirîlere göre, hibe konusu olan şeyin, bağışlama sırasında, bağışlayanın mülkünde mevcut
olması şarttır. Buna göre, bir hayvanın doğacak yavrusunu, bağın meydana gelecek üzümünü
hibe etmek geçerli değildir. Ma'dûmun satışı caiz olmadığı gibi, hibesi de geçerli olmaz
(el-Kâsânî, Bedâyiu's-Sanâyi', Mısır 1327-1328, VI,119; İbn Âbidîn, a.g.e, IV, 782; İbn
Hazm, el-Muhallâ, Mısır 1347-1352, IX,116; M. Kadri Paşa, el-Ahkâmü'ş-Şeriyye, mad. 508;
Mecelle, mad. 856).
2. Bağışlanan malın, bağışlayanın kendi mülkün olması gereklidir. Buna göre, kiracı,
kiraladığı malı, âriyet alan, elindeki emânet şeyleri hibe edemez. Ayrıca hibe edilecek
şeyin mütekavvim mal olması da şarttır (el-Cezîrî, a.g.e., III, 403; Mecelle, mad. 857).
3. Bağışlanacak malın belirlenmiş olması gereklidir. Taraflar arasında bir anlaşmazlığa yol
açmaması için hibe edilenin, muayyen ve bilinir olması şarttır (İbn Hazm, a.g.e., IX,116;
Mecelle, mad. 858).
4. Bağışlayanın âkıl ve bâliğ olması. Bağışlayanın teberru ehliyetine sahip olması
gereklidir. Bu, Mecelle'nin 859. maddesinde şöyle ifade edilir:
"Vâhibin, âkıl ve bâliğ olması şarttır binaenaleyh sağîr (küçük), mecnûn ve ma'tuh (bunak) un
hibesi sahih değildir; Amma bunlara hibe sahihtir."
5. Tarafların rızasının bulunması. Rıza bulunmaksızın cebir ve ikrah ile yapılan hibe geçerli
değildir. Hata ve hile hallerinde hibe akdinin iptali istenebilir (Abdulkadir Şener, İslâm
Hukukunda Hibe, Ankara 1984, s. 36).
Bir satım akdinde, icap ve kabulden sonra, satıcı, malı alıcıya teslim etmekle yükümlüdür.
Hibe akdinde ise İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, bağışlayanın teslim zorunluluğu
yoktur. Hibe bir teberru olduğu için, kabza kadar, bağışlayanın mülkiyetinden çıkmaz ve bu
yüzden hibeden dönmek mümkün olur. Ebu Hanîfe, Şâfiî ve Hanbelîlere göre hibede kabz
şarttır. Kabzdan önce, mücerred hibe akdi ile, mülkiyet nakledilmiş olmaz (el-Kâsânî, a.g.e,
VI,115 vd.; İbn Kudâme, a.g.e., VI, 246-248).
Şartlı ve mükellefiyetli hibe
Bir hibe tasarrufunda, şart veya mükellefiyetin bulunmaması asıldır. Hanefilere göre, şart
veya mükellefiyeti de içine alabilen ivazlı hibe başlangıç itibariyle hibe ise de, sonuç
itibariyle satımdan ibarettir, bu yüzden de câizdir. Hatta İmam Züfer'e (ö. 158/775) göre,
bu çeşit hibe tam olarak satım akdi hükmündedir. Şâfiî ve Mâlikîler de, bu konuda Züfer'le
aynı görüştedir (es-Serahsî, el-Mebsût, Kahire 1324-1331, XII, 79; Sahnun,
el-Müdevvenetü'l-Kübrâ, Kahire 1323-1324, XV, 79; Mâlik, el-Muvatta'. Kahire 1348, II, 128).
İvaz şart koşulan hibe ile ilgili Abdullah b Abbas'tan (ö. 68/687) şöyle bir hadis
nakledilir: "Hz. Peygamber'e (s.a.s) birisi bir deve hibe etmiş, o da karşılığında bir
ödemede bulunduktan sonra, o şahsa ran oldun mu? diye sormuş; o şahıs, hayır deyince, onu
razı edinceye kadar mukabil ivazı arttırmıştır" (Ahmed b. Hanbel, I, 295; Abdurrezzak,
el-Musannef, IX, 105). Tirmizî aynı hadisi naklettikten sonra, bedelin "altı tane genç deve"
olduğunu belirtir. İbn Hibbân'ın rivayetinde, Hz. Peygamber'in: "Vallahi Kureyş'ten veya
Ensar'dan yahut Sakîf'ten olandan başka hiç. bir kimseden hibe almamak içimden geçti" dediği
nakledilir (el-Askalâni, Bulûğu'l-Merâm, Terc. ve Şerh, A. Davudoğlu, İstanbul 1967, III,
191, H. no: 790/958).
Hz. Ömer'in (ö. 23/643), yapılan bir hibeye, karşılık bekleyen kimse hakkında; ya bağışladığı
şey geri verilmelidir, ya da mukabil bir ıvaz ödenmelidir, dediği nakledilir (Abdurrezzâk,
a.g e., IX, 105). Yine Hz. Ömer'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "İyi cins bir atımı Hak
yolunda tasadduk ettim. Bir süre sonra sahibi hayvana yazık etmiş. Ben onu ucuza satacağını
anlayarak, Rasûlüllah (s.a.s)'a hükmünü sordum da: "Onu ne satın al, ne de sadakadan dön;
Çünkü sadakasından dönen, dönüp kusmuğunu yiyen köpek gibidir" buyurdular (Müslim, Hibât,
1):
Mecelle'nin 855. maddesinde ; "Ivaz şartı ile hibe sahih ve şart muteberdir" denildikten
sonra, konu şu örnekle açıklanır. Bir kimse ölünceye kadar kendisine bakmak şartıyla mülkü
olan bir akan birine hibe ve teslim etse, lehine hibe yapılan kimse, bağışlayanı bakmaya
razı iken, bağışlayan pişman olup hibesinden dönmekle o akarı geri alamaz.
Rucu Şartıyla Hibe
İslâm hukukunda, bağışlanılan şeyin belirli şartlar altında, tekrar bağışlayana dönmesi
şartıyla yapılacak hibe akdi tartışmalıdır. Bu çeşit hibeler "umrâ", "rukbâ" ve "süknâ"
terimleriyle ifade edilir.
a. Umrâ: Bir evi veya yeri, birisine ömür boyu yararlanmak üzere vermektir. "Evimi filana
ömrüm boyunca verdim" veya "Evimi sâna ömrüm boyunca verdim" gibi sözlerle yapılır. Cahiliye
devrinde Araplar bir evi veya yeri ömür boyunca birine verir, o kimse öldükten sonra geri
alırlardı. İslâmiyet bunu gerçek bir hibe sayarak, tasarrufun sürekli olarak meydana
geldiğini ve lehine umrâ yapılanın mirasçılarına intikal edeceği esasını getirdi. Câbir b.
Abdullâh'tan, (ö. 74/693) Hz. Peygamber (s.a.s)'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Bir kimse
umrâ yaparsa bu, lehine umrâ yapılan şahsa ve nesline aittir, verene dönmez. Çünkü, onda
artık miras cereyan etmiştir" (Müslim, Hibât, 20, 21, 22; Mâlik el-Muvatta', II,127-128).
Hz. Câbir'in şu rivayeti, şartlı umrâ'yı diğerlerinden ayırır. Câbir (r.a) şöyle demiştir:
"Rasûlüllah'ın (s.a.s) cevaz verdiği umrâ; "Bu senin ve çocuklarının olsun" demekle yapılır.
Fakat; "Bu mülk, yaşadığın sürece senin olsun" derse, mülk, sahibine döner. Ma'mer: "Zührî,
bununla fetvâ verirdi" demiştir (Müslim, Hibât, 23). Umrâ ile ilgili hadislerin, sürekli
hibeyi ifade etmesi karşısında, müctehidler görüş ayrılığına düşmüşlerdir.
Hanefi, Şâfiî, Hanbelî ve Zâhirîlere göre, umrâ câizdir. Fakat bağışlayan ölünce, tekrar
sahibine geri dönmesi şartı bâtıldır. Yani, umrâ yoluyla bağışlanan mal, lehine umrâ
yapılanın ölümü hâlinde, onun mirasçılarına geçer, bağışlayana veya mirasçılarına dönmez (el
Merginânî, el Hidâye, Kahire 1937, III,168; Şâfıî, el-Ümm, Mısır 1321-1325, VII, 201; İbn
Hazm, el Muhallâ, Mısır 1347-1352, IX,164; İbn Kudâme, el Muğnî, Taif, t.y., VI, 302, 308).
Mâlikilere, İmam Şâfiî'nin eski bir görüşüne ve Ahmed b. Hanbel'in iki ictihadından birine
göre, umrâ ve rucu' şartı sahihtir. Mâlikîlere' göre, "Bu sana ömür boyu bir bağıştır"
denilmişse lehine bağışlananın ölümünden sonra mal, bağışlayana döner (İbn Kudâme, el Muğnî,
VI, 304, 307, 308). İmam Mâlik'in (ö. 179/795), şartlı umrâ'nın cevaz konusunda,
Medînelilerin amelini (uygulama), âhad haber kabilinden olan Câbir hadisine tercih ettiği
anlaşılmaktadır. İmam Mâlik, Kasım b. Muhammed'den (ö. 102/720) şartlı umrâ hakkında şunu
nakleder: "Benim yetiştiğim insanlar, mallarında ve verdikleri şeylerde öne sürdükleri
şartlara bağlı idiler". Mâlik, Medinelilerin uygulaması hakkında şöyle der: "Medîne'deki
duruma göre de umrâ, bağışlayana döner. Ancak bağışlayan, bu sana ve senin nesüne umrâ'dır,
demişse, o zaman durum değişir" demiştir (Mâlik, el-Muvatta', II,127,128).
b. Rukbâ: Bir kimsenin; "Şu evimi sana rukbâ yoluyla verdim; ben senden önce ölürsem ev
senin; sen benden önce ölürsen benim olacak" sözleriyle yaptığı bir bağış şeklidir.
Ebû Hanîfe, İmam Muhammed ve İmam Mâlik'e göre, rukbâ şartıyla yapılan hibe bâtıldır. Bu
şekilde verilecek mal, alan kimsenin yanında "âriyet" olarak kalır. Yani mal sahibi, malını
dilediği zaman geri alabilir. Ebû Yûsuf ve İmam Şâfiî'nin yeni ictihadına göre ise, rukbâ
yoluyla hibe câizdir. Sadece şart batıldır ve hibe, umrâda olduğu gibi sürekli olarak
meydana gelmiş bulunur. Mal, sahibine geri dönmez (es-Serahsî, a.g.e., XII, 89;
el-Merginânî, a.g.e., III,168; İbn Kudâme, a.g.e., IV, 311). Ebû Hanife ve İmam Muhammed;
Şa'bî (ö.105/723) ve Şureyh (ö. 78/697) vasıtasıyla rivayet edilen, umrâyı caiz gören,
rukbâyı ise reddeden bir hadisi delil alırlar. Ebû Yusuf ise, Câbir (r.a)'den rivayet
edilen, Hz. Peygamberin hem umra'yı hem de rukbayı caiz gördüğünü bildirdiği hadisine
dayanır (es-Serahsî, a.g.e., XII, 89).
c. Süknâ: Bir kimsenin, evini bir başkasına yaşadığı sürece oturmak üzere mesken olarak
bağışlamasıdır. Hanefilere göre, bu çeşit bağışta mesken, mülkiyet sahibine ait olup, mesken
bağışlananın elinde âriyet olarak kalır (es-Serahsî, a.g.e., XII, 89). Mâlikilere göre ise,
süknâ, lehine bağış yapılan kimsenin veya neslinin tükenmesine kadar yapılmışsa, bunlar
ölünce, süknâ hakkı bağışlayana veya en yakın mirasçısına döner (Sahnun, a.g.e., XV, 92).
Nitekim Hz. Hafsa (ö.41/244), evini ömür boyu oturması için Zeyd b. el-Hattab'ın kızına
vermiş, Zeyd'in kızı ölümü üzerine, Hafsa'nın mirasçısı olan Abdullah b. Ömer (ö. 73/692),
bu evi geri almıştır. (Mâlik, el-Muvotta', II,128, Akdiye, H.No: 45).
Ca'ferîlere göre, umrâ, rukbâ ve süknâ'da konulan şartlara tam olarak uyulması gereklidir
(Abdulkadir Şener, a.g.e., s. 62).
Hibe Yapacak Kimsenin Ehliyeti
1. Mümeyyiz ve reşidlerin hibe yapma ehliyeti.
İslâm hukukuna göre, hibe yapacak kimsenin teberru yapmağa mâlik olan kimselerden olması
gerekir. Çünkü hibe bir teberrudur. Teberru yapamayan kimse, hibe de yapamaz. Bu yüzden
küçüklerin ve akıl hastasının hibesi geçerli değildir. Tasarrufta, ivaz bulunmadığı için
tamamen aleyhlerine sayılır. Yine baba, küçüğün malını ivaz şartı olmaksızın hibe etmeğe
yetkili olamaz. Bu, teberruda ivaz olmadığı için, küçüğün (yetimin) malına en güzel yaklaşma
sayılmaz. Âyette; "yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar, o en güzel olanından başka bir
şekilde yaklaşmayın" (el-En'âm, 6/152) buyurulur. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bizim
küçüklerimize merhamet etmeyen bizden değildir" (Tirmizî, Birr,15; Ebû Dâvud, Edeb, 58; A.b.
Hanbel, I, 257). Baba, ivaz şart koşsa bile, Ebû Hanîfe ve Ebû Yusuf'a göre hibe câiz olmaz.
İmam Muhammed bu durumda hibeyi geçerli sayar. Çünkü O'na göre, satışa mâlik olan, ivazlı
hibeye de mâlik olur (el-Kâsânî, a.g.e., V1,118).
Mecelle'nin 859. maddesinde; "Hibe edenin âkıl ve bâliğ olması şarttır" denilir. Buna göre,
âkıl ve bâliğ kimsenin, sağlığında malının tamanını veya bir bölümünü dilediği kimselere
hibe etmesi câizdir. Usul ve fürûu da buna dahildir. Çoğunluk İslâm hukukçularına göre, hibe
yaparken çocukları arasında eşit davranmanın müstehap olduğu, eşit davranılmadığı takdirde,
hibenin mekruh olmakla birlikte geçerli olacağı kabul edilmiştir.
2. Hacr altındaki kimselerin hibe yapma ehliyeti. İslâm bilginlerinin ittifakla hacr sebebi
saydığı haller şunlardır: a- Küçüklük, b- Akıl hastalığı, c- Bunaklık (ateh), d- Kölelik
(rikk), e- Topluma zarar verme, f- Ölüm hastalığı. İlk üç sebepte, temyiz gücü bulunmadığı
için, bunlarla kısıtlı olanlar ne kendileri ve ne de veli veya vasileri, bunların mallarında
teberruda bulunamaz. Diğer yandan; sefihlik, aptallık ve borç sebebiyle hacr altına almanın
hibeye engel olup olmayacağı konusunda görüş ayrılığı vardır.
Ebû Hanîfe'ye göre, sefil ve bu hükümde olan aptal (ebleh) ile borçlu kimseler hac altına
alınamaz. Bunların sözlü tasarrufları ve bağışta bulunmaları geçerlidir.
Ebû Yusuf, İmam Muhammed, Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'e göre ise, sefih, aptal ve borçlu
kimseler hacredilir. Mahkemece hacr karan verildikten sonra, artık bunların vakıf ve hibe
gibi ivazsız tasarrufları geçerli sayılmaz (Abdulkadir Şener, İslâm Hukukunda Hacr, A.Ü.İ.F.
Dergisi, C. XXI yıl; 1977, s. 345 vd.).
3. Ölüm hastasının hibede bulunma yetkisi.
Ölümle sonuçlanan ağır bir hastalığa yakalanan kimsenin kavlî tasarrufları bazı kayıt ve
şartlarla geçerli olur. Bu yüzden onlar kısmen kısıtlı sayılırlar. Ezcümle; hasta iken
yaptıkları vakıf, borç ikrarı ve hibe gibi yükümlülük doğuran tasarrufları, ancak mallarının
I/3 ünden geçerli olur. Fazlası, vasiyette olduğu gibi tenkise tabi tutulur (es-Serahsî,
XIII,101 vd.; Ali Haydar, a.g.e, II, 736, 740; Mecelle, mad., 1595).
Hibeden Rucû (Vazgeçme)
Hibenin karşılıksız ve bir daha geri alınmamak üzere yapılması asıldır. Ancak karşılıksız
yapılan hibede mal henüz bağışlananın elinde duruyorsa, yabancıya yapılmış olsa bile dönmek
mümkündür. Fakat bu mekruh sayılmıştır. Hanefilerin benimsediği bu görüş, ashab-ı kiramdan
Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdullah b. Ömer, Ebû Hureyre ve Fudâle b. Ubeyd (r. anhüm)'a dayanır.
Hz. Peygamber, hibeden dönmeyi çirkin görmüş ve yukarıda (Müslim, Hibat 5) kaydettiğimiz
hadisi buyurmuştur. Yukarıda isimleri zikredilen sahabeye göre, hadisteki benzetme, şer'an
değil, mürüvvet ve ahlâk yönünden yapılan bir benzetmedir. Çünkü köpek, helal ve harama
muhatap değildir. Burada davranışın çirkinliği belirtilmek istenmiştir (Sahih-i Müslim
Tercüme ve Şerhi, A. Davudoğlu, VIII,147,148). Diğer yandan hibeden vazgeçmeye cevaz veren
bazı hadisler de nakledilmiştir. Bir hadiste şöyle buyurulur: "Hibede bulunan, bir ivaz
(bedel) almamışsa, hibesinden rucu edebilir" (İbn Mâce, Hibât, 6; es-Serahsî, a.g.e., XII,
48).
Hibeden rucûa engel teşkil eden Durumlar
a- Kan hısımlığı: Biri kadın farzedildiği takdirde evlenme engeli doğacak derecede nesep
hısımı olanlara yapılan hibeden dönülemez. Usul, fürû, kardeşler, kardeş çocukları, amca,
hala, dayı ve teyze bu gruba girer.
b- Eşler, biri diğerine hibede bulunsa, artık dönemez.
c- İvaz verilmesi halinde hibeden dönülmez.
d- Hibe edilen malda ayrılmaz bir artış (ziyade-i muttasıla) meydana gelmesi. Bağışlanan
tarla üzerine ev yapılması gibi.
e- Malın, bağışlanan kimsenin elinden çıkması. Satmak, hibe etmek, helâk veya istihlâk etmek
gibi.
f- Taraflardan birinin ölümü. Buna göre, bağışlanan öldüğü takdirde, bağışlayan hibes inden
dönemediği gibi, bağışlayan öldüğü takdirde de, mirasçıları bağışlanmış olan malı geri
alamazlar.
Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî hukukçulara göre, hibeden dönmek caiz değildir. Ancak, baba çocuğuna
yaptığı hibeden dönebilir. Delilleri şu hadistir: "Kişinin hibesinden dönmesi caiz değildir.
Ancak çocuğuna bir şey hibe eden baba bundan müstesnadır" (Tirmizî, Büyû', 62; İbn Mâce,
Hibât, 2). Hanefîler bu hadisi, hâkim kararı olmaksızın, rızaya dayanan, hibeden vazgeçme
anlamında kabul ederler (el-Kâsânî, a.g.e., VI, 128-134; İbn Kudâme, el-Muğnî, VI, 296;
es-Serahsî, a.g.e., XII, 54; el-Cezîrî, a.g.e., III, 417-419; Şâfiî, el-Ümm, Mısır,
132-1325, VII, 105; Abdulkadir Şener, a.g.e, s. 103-105; Mecelle, mad., 866-874).
Şamil İA