İslam Milleti

Bu eserimizde, İslâm Milleti’nin birlik ve beraberliğini izah ederken, onu bölüp parçalamaya yönelen ırkçı-milliyetçi hareketlerin zararlarını anlatmaya çalıştık... Yüz yıl önce dünya iktidarını elinde tutan ve en güçlü devlet olan İslâm Milleti, müslüman olan kavimlerin, ırkçı-milliyetçi dâvâlara kalkışıp birbirlerine düşürülmesiyle dağılmış, devleti yıkılmış ve toprakları işgal edilmiştir...

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle)'nin:

“Mü’minler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah’dan korkup sakının. Umulur ki, esirgenirsiniz.” (Hucurat, 49/10) buyruğunu esas alıp dağılmış olan ve İslâm düşmanlarınca paramparça edilen İslâm Milleti’nin yeniden bir araya gelmesine gayret edilmelidir...

Irk, kavim, renk, dil ve bölge farklarını tamamen ortadan kaldırarak, mü’minlerin kardeş oluşu hakikatı esas kabul edilerek, İslâm Milleti olmak için bütün imkânlar harcanmalıdır...

Hangi ırktan, hangi renkten, hangi kavimden, hangi dilden ve hangi bölgeden olursa olsun, bütün iman eden mü’minler kardeştirler ve Allah’ın boyası olan İslâm ile boyanmalıdırlar... İslâm düşmanları, şeytanî tuzak ve planlarla bu kardeşleri birbirinden koparmış, aralarını bozmuş ve birbirine yabancılaştırmışlardır...

Mü’min müslümanların arasına ekilen ırkçı-milliyetçi fitne tohumları zamanla gelişmiş, kökleşmiş ve korkunç bir belâ olan meyvelerini vermiştir... Bu fitnenin kökleri, yeniden İslâm kardeşliğine dönülerek sökülüp atılmalıdır... Bozulan dostluklar tamir edilmeli ve iman kardeşliğini yeniden canlandırmalıdır...

Rabbimiz Allah’ın izni ve yardımıyla, muvahhid mü’minler, yeniden İslâm kardeşliğini gündeme getirecek, onun bağlarını sağlamlaştıracak ve “İslâm Milleti Olmak” yolunda hızlı adımlar atacaklardır... Mü’min müslümanlar arasında bu kardeşliğin olmasını ve hayırlı bir sonuca ulaşılmasını, yegâne Rabbmiz Allah’dan niyaz ederiz...

Dâvâmızın başı ve sonu, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd etmektir...

Dosdoğru Yol Üzerinde

Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

“Bu, Benim dosdoğru olan yolumdur. Şu hâlde ona uyun. Sizi, O’nun yolundan ayıracak (başka) yollara uymayın. Bununla size tavsiye etti. Umulur ki, korkup sakınırsınız.” (En'âm, 6/153)

Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor.

Rasulullah (s.a.s.), bir gün bize bir çizgi çizdi. Sonra:

“Bu, Allah’ın yoludur.” buyurdu.

Ardından bunun sağından, solundan bazı çizgiler çizdi. Sonra:

“Bunlar, (birtakım) yollardır. Onlardan her yolun başında, ona çağıran bir şeytan vardır.” Buyurdu.

Sonra şu ayeti okudu:

“Bu, benim dosdoğru olan yolumdur. Şu halde ona uyun. Sizi, O’nun yolundan ayıracak (başka) yollara uymayın.” (En’âm, 6/153)

Rabbimiz Allah’ın gösterdiği, önderimiz Rasulullah (s.a.s.) ‘in uygulamalı olarak ümmetine beyan buyurduğu dosdoğru yol... Eğrisi olmayan, eşi ve benzeri bulunmayan tek yol... Allah yolu... Başlangıcı, kul insanın katıksız ima-nı ve salih ameliyle başlayıp aynı şekilde devam eden, sonu cennete varan dosdoğru yol...

Allah Teâlâ, yalnızca kendisine ibadet etmeleri, yani O’nun emir ve nehiylerinden oluşan hükümlerine tabi olmaları için yarattığı insan kullarının uyması gerekli olan yol... Rabbleri Allah’ın uymalarını kendilerine emrettiği, kendisinden başka hak ve doğru olmayan yol... Ondan en küçük bir sapma, Allah’ın yolundan başka yollara düşmek demektir... Allah’ın yolu tek, fakat ondan başka yollar alabildiğine çoktur... O yollara uymak, Allah’dan başka rabbler edinmek, İslâm’dan başka hayat nizamları kabul etmek, Rasulullah (s.a.s.)’den başka önderlere tabi olmak demektir... Çünkü bu yolların başında şeytanlar vardır... İnsanlardan ve cinlerden olan şeytanlar... Onlar, Allah’a kul olmak isteyenleri, Allah’dan başka ilâhlara kul yapmaya çalışanlardır... Allah’ın insan kullarını, Allah’a kul olmaktan alıkoyup, Allah’dan başka ilâhlara ve rablere kul etmeye, yani kullara kul yapmaya gayret ederler...

Yegâne Rabbimiz, İlâhımız ve Melikimiz Allah, insan kullarını uyarıyor, O’nun yolundan ayıracak başka yollara uymamalarını tavsiye ediyor... Allah’ın hak yolundan başka yollar, tağutların yollarıdır... Allah’ın hükümlerini kabul etmeyen, kendisinden hükümler koyan ve hevasını ilâh edinen tağutlar, Allah’ın kullarını kendilerine kul yapmaya bütün imkânlarıyla çalışmaktadırlar...

Bu yollar, adı ve vasfı ne olursa olsun, dünyanın neresinde bulunursa bulunsun egemen zalim tağutların yollarıdır... Hangi ideoloji, hangi felsefe ve hangi düzen olursa olsun, Allah’ın yolundan sapanların yolları hep birbirinin aynısıdır... Hepsi, heva ve heveslerinin ilahlaşması sonucu ortaya çıkmış tağutî ideoloji, felsefe ve düzenlerdir… Hepsi, Allah’ın dosdoğru ve hak yolundan sapmış, böylece her birinin başında bir saptırıcı bulunan yollara sapmışlardır...

İmam Kurtubî (rh.a.)’in kaydıyla.

“Bu ayrı yollar, Yahudîliği, Hıristiyanlığı, Mecusîliği ve diğer din mensublarını fer’i meselelerde hevalarının arkasından giden istisna olan bid’at ve dalâlet sahiblerini de, bunların dışında kalan, tartışmalarda işi aşırıya götüren ve Kelâmî meselelerde olmadık şekilde dalıp gidenleri de kapsamına alır. Çünkü, bütün bunlar, ayaklarının kaymasına maruzdur ve yanlış inanışlara sapmaları zannolunur.

Bu açıklamaları İbn Atiyye yapmıştır.”

Rabbimiz Allah, dosdoğru yolunu apaçık bir şekilde anlatmaları için Rasul ve Nebî kullarını vazifelendirip her ümmete göndermiştir... Bu seçkin vazifeli kullar, Allah tarafından gönderilmiş oldukları ümmetlerini, tağuta kul olmaktan kaçınıp, yegâne Rabb Allah’a kul olmaya davet etmişlerdir...

“Andolsun, Biz her ümmete: ‘Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının’ (diye tebliğ etmek için) bir elçi gönderdik. Böylelikle onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık yeryüzünü dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.” (Nahl, 16/36)

Allah'ın kendilerine vahyetmesiyle, dosdoğru ve hak yoldan sapanları, saptıkları batıl yollardan yine hak yola davet eden Rasullerin davetine icabet edenler, hidayeti bulmuşlardır... Onlar, dalâletten kurtulup hidayete kavuşmuşlar ve merhamet sahibi Allah, onların hidayetlerini verip ziyade-leştirmiştir... Rasullerin çağrısını dinlemeyen ve davetlerini reddedenler, sapıklığı tercih ettikleri için batıl yolların bataklığına saplanıp kalmışlardır...

Rasuller, Rabbimiz Allah’ın kendilerine bildirmesiyle ümmetlerine hakkı ve batılı apaçık beyan etmiş, batıl olanı reddedip hak olana sarılmalarını emretmişlerdir... İnsanların üzerinde zorlayıcı olmamış, onları bilgilendirip dosdoğru yolu seçmeleri konusunda hür iradelerini kullanmalarında serbest bırakmışlardır... İnsanlar, Rabbleri Allah’ın, Rasulleri vasıtasıyla kendilerini bilgilendirmesinden sonra hür iradeleriyle tağutu reddedip Allah’a iman eder ve imanlarının gereği olan salih ameli işlerlerse, gerçekten kurtuluşa ererler... Mutlu olur ve huzur bulurlar...

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz doğruluk sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır, bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.” (Bakara, 2/256)

Rabbimiz Allah Teâlâ, insan kullarına dosdoğru yolu gösterip, o yolda nasıl gidileceğinin usûlünü de öğrettikten sonra insanlar, hak ve dosdoğru olan yolu bırakırlarsa, hem sapar, hem de saptırıcı olurlar... Çünkü haktan ayrılan, sapıklığa ayrılmış olur... Hak, birdir ve tektir... Ondan başka bir şey arayan mutlaka sapar...

“İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’dır. Öyleyse haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Peki, nasıl hâlâ çevriliyorsunuz?” (Yunus, 10/32)

Hakkı tercih edip iman edenler, yani tağutu ve tağutî bütün değerleri reddedip cahiliyyeye aid olan bütün değerleri ayağının altına alan muvahhid mü’minler, Allah’ın dosdoğru yolu üzerindedirler... Onlar, batılın her türlüsünden arınmış, hakkı tercih etmiş ve bütün varlığıyla Allah yolunda gayret göstermişlerdir...

Onların bir tek Rabbi var... Rabbleri Allah’dır... Onların bir tek hayat nizamı var... O da, İslâm’dır... Onlar, bir tek önderin peşindedirler... Önderleri, Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’dir... Tek dusturları vardır... O dustur, Kur’ân’dır...

Şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah :

“İman edenler, Allah yolunda savaşır, inkâr edenler ise tağut yolunda savaşırlar... Öyleyse, şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz şeytanın hileli düzeni pek zayıftır.” (Nisa, 4/76)

Dünya hayatlarında, Rabbleri Allah’a verdikleri misak ahdine sımsıkı bağlanmış ve sadıklardan olan hak taraftarları muvahhid mü’minler, Allah Teâlâ’nın kendilerine emredip razı olduğu nizam üzeredirler... Allah’ın hükümlerine gereği gibi riâyet etmiş ve tağutî düzenlerden tamamen uzaklaşmış bir tavırda olup asla uzlaşma gündeme getirmemişlerdir... Onlar Rabbleri Allah'ın nizamına uymuş, cahiliyyeden ve cahillerden ilişkilerini kesmişlerdir...

Şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:

“Sonra seni de bu emirde bir şeriat üzere kıldık. Öyleyse sen, ona uy ve bilmeyenlerin heva (istek ve tutku)larına uyma.” (Casiye, 45/18)

Sırat-ı Müstakim (dosdoğru yol) üzere olan muvahhid mü’minlerin vasıfları ve tavırları böyledir... Rabbimiz Allah’ın kendilerine nimet vermiş olduğu Peygamberler, salihler, sıddîkler ve şehidlerin yoludur, dosdoğru olan hak yolu... Muvahhid mü’minler, her gün onlarca defa Rabbleri Allah’dan bu yol üzerinde sabit kalmaları için hidayet diler, duada bulunurlar....

“Bizi, doğru yola hidayet et.

Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna.” (Fatiha, 1/6-7)

Yegâne Rabbimiz Allah’a yaptıkları bu duanın kabul şartını, şu şekilde beyan buyurur Rabbimiz Allah:

“Kim Allah’a ve Rasulüne itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği Peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salihlerle beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar.” (Nisa, 4/69)

Dosdoğru yol üzerinde olanlar, Rabbleri Allah’a itaat ederler, önderleri Rasulullah (s.a.s.)’e itaat ederler ve onlar gibi Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e iman edip itaat eden, onları, Allah’ın emredip razı olduğu şekilde idare eden Ulu’l-Emr’e de itaat ederler... Bütün meselelerini Allah’a ve Rasulullah (s.a.s.)’e arz eder, bu konudaki hükme kayıtsız, şartsız teslim olurlar... Hayırlı olanın bu olduğuna, kendilerinin huzurunun bununla gerçekleştiğine ve en güzel bir sonucun bu şekilde oluştuğuna iman ederler...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Rasul’e itaat edin ve sizden olan emir sahiblerine de (itaat edin). Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz artık onu, Allah’a ve Rasulü'ne döndürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisa, 4/59)

“Hakkında ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey, artık onun hükmü Allah’ındır.” (Şura, 42/10)

“Rasul, size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah’dan korkun. Şüphesiz Allah, cezası (ikâbı) pek şiddetli olandır.” (Haşr, 59/7)

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):

“Ben sizleri, bir şeyden nehyettiğim zaman, ondan sakının. Sizlere bir şey emrettiğim zaman da emrimi tutunuz. Gücünüzün yettiği kadar onu yerine getiriniz!”

Rabbimiz Allah, Rasulü Muhammed (s.a.s.)’e itaat etmenin kendisine itaat etmek olduğunu beyan buyurur:

“Kim Rasule itaat ederse, gerçekten o Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz, seni onların üzerine koruyucu göndermedik.” (Nisa, 4/80)

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor:

“Bana itaat eden, Allah’a itaat etmiştir. Bana isyan eden, Allah’a isyan etmiştir.”

Allah’a inanıp itaat edenlerin, kendisine inanıp itaat etmesi, olmazsa olmaz bir şart olan Rasulullah (s.a.s.) ümmetini, gecesi, gündüzü kadar apaydınlık olan, dosdoğru ve hak yol İslâm Dini’nin üzerinde bırakmıştır... Kim bu yol üzere hayatına devam ederse, dünyada da, ahirette de kurtulanlardan olur... Her kim ki, bu ap aydınlık yoldan saparsa, dünyada rezil, ahirette zelîl olur... Çünkü haktan sapan, batıla sapmış olur... Haktan sonra sapıklıktan başka bir şey yoktur...

İrbad b. Sariye (rh.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Ben sizi, gecesi, gündüzü gibi apaydın olan (en küçük bir şüpheyi kabul etmeyen gayet açık) bir din üzerinde bıraktım. Benden sonra ancak helâk olanlar, o dinden (başka yönlere) sapar!”

Eban (r.a.) anlatıyor.

Adamın biri, İbn Mes’ud’a şöyle sormuş:

- Sırat-ı Müstakîm (dosdoğru yol) hangisidir?

İbn Mes'ud (r.a), şu cevabı verdi:

- Muhammed (s.a.s.), bizi onun başında bıraktı, onun bir ucu da cennettir. Sağında bir takım yollar, solunda bir takım yollar vardır. O yolların başında, oralardan geçenleri davet eden bir takım kimseler vardır. Her kim bu yollara koyulacak olursa, o yollar, sonunda onu cehenneme götürür. Her kim dosdoğru yola koyulacak olursa, o da onu, sonunda cennete ulaştırır.

Daha sonra İbn Mes’ud.

“Bu, Benim dosdoğru olan yolumdur.” (En’âm, 6/153) ayetini okudu.

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in ve O’nu izleyen muvahhid mü’minlerin yürüdüğü, ondan sağa-sola sapmayıp istikamet üzere olduğu Allah’ın dosdoğru yolu budur...

Bu yol, Millet-i İbrahim olan İslâm Milleti’nin yoludur... Bu yol, Rasulullah (s.a.s.)’in ümmeti olan muvahhid ve muttaki mü’minlerin yoludur...

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Kim kendisine dosdoğru yol apaçık belli olduktan sonra, Rasul’e muhalefet ederse ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu, döndürdüğü şeyde bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir yataktır o.” (Nisa, 4/115)

Millet-i İbrahim

İmam Fahruddin er-Râzî (rh.a.).

“Millet, din demektir” derken, İmam Kurtubî (rh.a.) şu açıklamalarda bulunmaktadır.:

“Millet (din): Yüce Allah’ın, Kitablarında ve Peygamberlerin aracılığı ile kulları için koyduğu şeriatın adıdır. O bakımdan millet ile şeriat arasında fark yoktur. Din ile millet ve şeriat arasında ise, belli bir fark vardır. Çünkü millet ve şeriat, Allah’ın kullarını, yerine getirmeye çağırdığı şeyin adıdır. Din ise, kulların, Allah’ın emrine uygun olarak yaptıkları şeye denir.”

Elmalılı M. Hamdi yazır (rh.a.), “Hak Dini Kur’ân Dili” adlı tefsirinde şunları beyan eder.

“Millet: Lügatte, esasen söyleyip yazdırmak veya ezbere yazmak mânâsına gelen, “İmlâl’ mastarıyla, yani ‘İmlâ’ mânâsıyla ilişkili olan bir isimdir.

Zemahşerî’nin “Esas”ta beyanına göre, asıl mânâsı: Tutulup gidilen yol demektir ki, eğri veya doğru olabilir. İşte bu anlamdan alınarak din ve şeriat mânâsında kullanılmıştır.

Şehristânî’nin, “el-Milel ve’n-Nihal”deki beyanına göre din, şeriat, millet denilen şeyler, haddi zatında hep aynı şey-lerdir. Ancak itibar edilen ve gözetilen mânâya göre, yine de her biri bir başka yönden diğerinden farklı bir anlam kazanır. İtikad ve iman bakımından din, amel ve tatbikat bakımından şeriat, sosyal bakımından, yani sosyal realite bakımından millet denilir. Gerçekte itikad edilen ne ise, amel edilen de odur. Amel edilen ve uygulanan ne ise, esas itibariyle üzerinde ittifak edilen şey de odur.

Şu hâlde millet, bir cemiyetin etrafında toplandığı ve üzerinde yürüdüğü, diğer bir deyişle, ictimaî duygu ve telakkilerinin tabi olduğu ve kitlesinin bağlı bulunduğu hakim ilkeler ve takib edilen gidişattır, sülûk edilen yoldur. Bu yolun hak olanı, hak olmayanı, eğri olanı, doğru olanı vardır. Şu kadar var ki, yolun hak olanı güzel sonuca, hak olmayanı da hüsrana ve kötü akibete götürür. Demek ki, millet, sosyal kurul dediğimiz toplumun kendisi değildir. Ona, cemaat, kavim, ümmet veya ehl-i millet denilir.”

İslâm ulemâsının beyanından anlaşıldığı gibi millet, din demektir... Aynı inancı paylaşan insanlar, belli bir milleti oluştururlar... Hangi akîde etrafında bir araya gelmiş ve o akîdenin gereği gibi davranmışlarsa, o akîdenin milletidirler... Dilleri, renkleri, soyları, kavimleri ve bölgeleri ayrı ayrı da olsa aynı dinde olanlar, aynı millettendirler...

Bundan dolayı Rabbimiz Allah, Yahudî ve Hristiyanların milletine, yani dinlerine tabi olunmadıkça, onların inandığı gibi inanmadıkça, onların hareketleri gibi hareket etmedikçe, asla mü’minlerden razı olamayacaklarını beyan buyurur:

“Sen onların dinlerine (milletlerine) uymadıkça, Yahudî ve Hristiyanlar, senden kesinlikle hoşnud olmazlar. De ki: ‘Şüphesiz doğru yol, Allah’ın (gösterdiği) yoludur.’ Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tut-ku)larına uyacak olursan, senin için Allah’dan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.” (Bakara, 2/120)

Bundan dolayı Allah’ın Nebîlerinden Yusuf (a.s.), Allah’a iman etmeyen ve ahireti de tanımayan, böylece kâfir olan bir toplumun milletini, yani dinini terk ettiğini beyan eder... Kâfirlerin milletini, yani dinini terk ettiğini beyan eden Yusuf (a.s.), Tevhid milletinin imamları olan ataları İbrahim, İshak ve Yakub’un (Allah’ın selâmı üzerlerine olsun) milletine, yani dinine uyduğunu söylüyor...

“(Yusuf) dedi ki: ‘Size, rızıklanacağınız bir yemek gelecek olsa ben, mutlaka size daha gelmeden önce onun ne olduğunu haber veririm. Bu, Rabimin bana öğrettiklerindendir. Doğrusu ben, Allah’a iman etmeyen, ahireti de tanımayanların tâ kendileri olan bir topluluğun milletini (dinini) terk ettim.

Atalarım, İbrahim, İshak ve Yakub’un milletine (dinine) uydum. Allah’a hiçbir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değil. Bu, bize ve insanlara Allah’ın lütuf ve ihsanındandır. Ancak insanların çoğu şükretmezler.” (Yusuf, 12/37-38)

Ayet-i kerimede:

“Sizin dininiz size, benim dinim bana.” (Kafirun, 109/6) buyururken, iki milletten bahsedilmektedir: Küfür milleti ve Tevhid, yani İslâm milleti.

Hangi vasıfta, hangi isimde ve hangi iddiada olursa olsun bütün tağutî ideolojiler, felsefeler ve düzenler küfürdür... Küfür, tek millettir!.. Ve İslâm da tek millettir!.. Yeryüzünde yaşayan milyarlarca insan, iki milletten meydana gelir... Küfür cephesinde bulunanlar tek millettirler ve İslâm cephesinde bulunanlar tek millettirler...

Abdullah b. Ammar (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“İki (ayrı) milletin (dinin) mensubları birbirlerine mirasçı olamazlar.”

Usame b. Zeyd (r.anhuma)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Müslüman kâfire, kâfir de müslümana mirasçı olamaz.”

Cabir (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu.

“Ne biz, Ehl-i Kitab’a mirasçı oluruz, ne onlar bize mirasçı olurlar.”

Emiru’l-mü’minin İmam Ömer İbnu’l-Hattab (r.a.) şöyle demiştir:

- Ne biz, müşriklere mirasçı oluruz, ne onlar bize mirasçı olur.

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler.” (Tevbe, 9/71)

“İnkâr eden (kâfir)ler, birbirlerinin velileridirler.” (Enfal, 8/73)

Tevhid, yani İslâm milleti, Millet-i İbrahim’dir... Halilullah İbrahim (a.s.), Tevhid milletinin atasıdır... Rabbimiz Allah onu kendisine dost edinmişti... O (a.s.), Rabbi Allah’a tam teslim olan ve müşriklerden bütün ilişkisini kesen muvahhid bir şahsiyettir... O (a.s.), bütün varlığıyla yaratılış gayesine uyan bir insan-ı kâmil idi... Rabbimiz Allah tarafından dünyada seçilmiş, ahirette salihlerden olan bir hanifti...

Dünyada ve ahirette kendisini helâk eden, nefsini aşağılık kılandan başkası O’nun milletinden yüz çevirmez!..

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim’in milletin (dinin)den kim yüz çevirir? Andolsun, Biz O’nu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de o, salihlerdendir.

Rabbi, ona:’Teslim ol’ dediğinde (O):

“Âlemlerin Rabbine teslim oldum,’ demişti.” (Bakara, 2/130-131)

İmam Fahruddin er-Râzî (r.a.), “Tefsir-i Kebir” adlı meşhur tefsirinde bu ayet için şunları beyan eder:

“Böylece bu ifadede, Yahudî, Hristiyan ve müşrik Arablar azarlanmıştır. Çünkü Yahudîler’in Hz. İbrahim ile övünüyor ve Yakub (İsraîl) (a.s.) soyundan oldukları için, kendileri ile Hz. İbrahim (a.s.) arasında bulunan alakaya tutunuyorlardı. Hristiyanlar da, Hz. İsa (a.s.) annesi tarafından Yakub (a.s.)’a dayandığı hâlde, Hz. İsa (a.s.) ile iftihar etmemiş (İbrahim (a.s.) ile iftihar etmişler)dir. Kureyş müşrikleri ise, cahiliyye döneminde her türlü hayra, Hz. İbrahim (a.s.)’ın inşâ etmiş olduğu Kâbe saye-sinde nâil olmuşlardır. Bu sebebten dolayı bunların hepsi, bu şekilde Allah’ın Kitabı’na davet olunmuşlardır. Kureyş kabilesi dışında kalan Adnanî Arablar’ın soyu da Hz. İsmail (a.s.)’a dayanır. Bunlar da, Hz. İsmail (a.s.)’ın Peygamberliği ile Kahtanî Arablara karşı övünürlerdi. İncelendiğinde hepsinin, Hz. İbrahim (a.s.) ile övündükleri ortaya çıkar.

Ahir zamanda Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Peygamber olarak gönderilmesini Allah’dan isteyen ve bu maksadının meydana gelmesi için Allah’a yalvarıp yakaran zâtın Hz. İbrahim (a.s.) olduğu sabit olunca, en büyük iftiharları ve faziletleri, Hz. İbrahim (a.s.)’in soyundan gelmek olduğunu söyleyenlere şaşmak gerek. Onlar, böyle söyledikleri hâlde, Hz. İbrahim (a.s.)’ın duası ve Allah’a yalvarıp yakarmadaki meksadı olan O Peygamber’e iman etmiyorlar. Şüphe yok ki bu husus, gerçekten şaşılacak şeylerdendir.”

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Dediler ki: ‘Yahudî ve Hristiyan olun ki, hidayete eresiniz.’ De ki: ‘Hayır, (doğru yol) hanif (muvahhid) olan İbrahim’in dini (milletidir). O, müşriklerden değildi.’

Deyin ki: ‘Biz, Allah’a ve bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa’ya verilen ile Peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. onlardan hiçbirini diğerinden ayırdetmeyiz ve biz, O’na teslim olmuşlarız.” (Bakara, 2/135-136)

Abdullah b. Abbas (r.anhuma) anlatıyor:

Abdullah b. Suriya adlı tek gözlü bir Yahudî, Hz peygamber (s.a.s.)’e:

- Doğru yol ancak bizim yolumuzdur. Ey Muhammed, o hâlde bize tabi ol ki, hidayete eresin, dedi.

Hristiyanların da, O’na aynı şeyi söylemeleri üzerine Allah, bu ayeti inzâl buyurdu.

Muvahhid mü’minler, İbrahim (a.s.)’ın milletidirler... Bundan dolayı İbrahim (a.s.)’ın ardı sıra onu takib eden-lerdir... Put kıran İbrahim (a.s.), Tevhid milleti’nin önderi ve örneğidir... Muvahhid mü’minler de, önderleri ve örnek-leri İbrahim (a.s.)’ın izi üzere oldukları için birer haniftirler ve asla müşriklerden olamazlar... Yahudîler, Hristiyanlar ve diğer tağutî ideoloji mensublarının her grubu, bir yönüyle Allah’a şirk koşmuş, O'nun dinine küfretmişlerdir... Onla-rın, insanlık âlemine bir hidayet ve kurtuluş olarak sun-dukları felsefî tezleri, birer dalâlet ve helâke götürücü yol-lardır...

Tek hidayet ve kurtuluş yolu, Halilullah İbrahim (a.s.)’ın milletinin yoludur!..

Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor:

Ehl-i Kitab (olan Yahudîler), Tevrat’ı İbranice metni ile okurlar, Arab diliyle de onu müslümanlara tefsir ederlerdi. Bu hususta Rasulullah (s.a.s.), sahabîlerine:

“Siz Kitab Ehli’nin sözlerini tasdîk de, tekzîb de etmeyin. Ancak:

Deyin ki: Biz, Allah’a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa’ya veri-len ile Peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlar-dan hiçbirini diğerinden ayırdetmeyiz ve biz, O’na teslim olmuşlarız.” (Bakara, 2/136)

Millet-i İbrahim olan mü’min müslümanların Tevhid akîdesi budur!.. Onlar, böyle inanır ve imanlarında sabit kalırlar... Yahudî olsun, Hristiyan olsun ve onların dışında diğer inançlara mensub olanlar olsun, söyledikleriyle ve yaptıklarıyla muvahhid mü’minleri asla kandıramaz, kendilerine meylettiremezler... Çünkü muvahhid mü’minler, haniftirler...

Mücahid (r.a.)’e göre hanif:

- Samimi ve ihlâslı demektir.

Ebu Kalabe (r.a.)’e göre hanif:

- Baştan sona kadar bütün Peygamberlere inanan demektir.

Kâtade (r.a.)’e göre haniflik:

- Allah’dan başka ilâh bulunmadığına şehadettir. Buna, Allah’ın haram kıldığı, anneler, kızlar, teyzeler ve halalarla evlenmek ile birlikte diğer haramları saymak da girer.

Sünnet de, haniflik içerisindedir.

Abdullah b. Abbas (r.anhuma), hangi niyetle olursa olsun, Ehl-i Kitab’a gidip soru soran, onlarla fikir alış-veri-şinde bulunan ve onlardan öğrendiklerine az da olsa meyle-den müslümaları uyarıyor!.. Ehl-i Kitab’a bir şey sormala-rına ihtiyaç olmadığını ve bütün ihtiyaçlarını karşılayan Kur’ân-ı Kerim’e meselelerin arz edilmesini tavsiye ediyor... Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de, hayatî bütün meseleler bütün açıklığıyla beyan olunmuş ve Rasulullah (s.a.s.) tarafından uygulanması örnek olarak gösterilmiştir...

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Biz Kitabı sana, her şeyin açıklayıcısı, müslümanlara bir hidayet ve rahmet ve bir müjde olarak indirdik.” (Nahl, 16/89)

“(Bu Kur’ân,) düzüp uydurulacak bir söz değildir. Ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin çeşitli biçimlerde açıklaması ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir.” (Yusuf, 12/111)

“Biz Kitab’da, hiçbir şeyi noksan bırakmadık.” (En'âm, 6/38)

“Biz, her şeyi yeterince açıkladık.” (İsra, 17/12)

Abdullah İbn Abbas (r.anhuma) şöyle demiştir:

- Ey müslümanlar topluluğu, sizler, Kitab Ehli’ne nasıl soru soruyorsunuz? Halbuki Peygamberinizin üzerine indirilmiş olan Kitabınız, Allah katından indirilen haberlerin en yenisidir.

Sizler onu, hiç karıştırılmamış olarak okumaktasınız. Ve hâlbuki Allah (Kendi Kitabı için de) sizlere, Kitab Ehli Milletlerin, Allah’ın yazdığı şeyleri tebdîl ettiklerini ve kendi elleriyle Allah Kitabı’nı değiştirip başkalaştırdıklarını ve karşılığında az bir bahâyı satın almaları için “bu, Allah katındadır” dediklerini kat’iyyetle söylemiştir.

Size gelmiş olan ilim, onlara herhangi bir şey sormaktan sizleri nehyetmiyor mu? Allah’a yemin ederim ki biz, onlardan hiçbir kimseyi asla sizin üzerinize indirilmiş olan Kitab’dan sorar görmemişizdir.”

Millet-i İbrahim olan muvahhid mü’minler, Allah Teâlâ’nın kendilerine din olarak seçip beğendiği ve tamamlanmış bir nimet olan İslâm üzere sabit kalmalı, gerek akîdelerinden, gerekse amellerinden asla taviz vermemelidirler... Yahudîliğe, Hristiyanlığa ve diğer batıl inançlara asla meyletmeyecek, aksine onları, yegâne hayat nizamı olan Hak din İslâm’a davet edecek, onların hidayetlerine vesile olacaktır... Kendilerine doğruları tebliğ edecek, onların eğrilerden kurtulmaları sağlayacaklardır... Yegâne kurtuluşun bu olduğunu, onlara delilleriyle açıklayacaklardır...

Çünkü Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Şayet onlar da, sizin inandığınız gibi inanırlarsa, kuşkusuz doğru yolu bulmuş olurlar. Yok eğer yüz çevirirlerse, onlar, elbette bir (çelişki ve) aykırılık içindedirler. Sana, onlara karşı Allah yeter. O, işitendir, bilendir.” (Bakara, 2/137)

Muvahhid mü’minler, şüçhesiz Allah tarafından inzâl edilen Tevrat, Zebûr ve İncil’in bozulmamış hâllerine katıksız bir şekilde iman ederler, fakat kendilerini kuşatan ve kendisiyle amel ettikleri Kitabları, Kur’ân-ı Kerim’dir...

Muhammed b. Sirin (r.a.) der ki:

- Sana, sen mü’min misin? diye sorulacak olursa:

“Biz Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a... İndirilene... iman ettik.” (Bakara, 2/136) ayeti ile cevab ver.

Rabbimiz Allah Teâlâ (Azze ve Celle), başta yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.) olmak üzere bütün muvahhid mü’min müslüman kullarına şu emri vermektir:

“Sonra sana vahyettik: ‘Hanif (muvahhid) olan İbrahim’in milletine (dinine) uy! O, müşriklerden değildi.” (Nahl, 16/123)

“De ki: Allah doğru söyledi. Öyleyse Allah’ı bir tanıyan (hanif)ler olarak İbrahim’in milleti (dini)ne uyun! O, müşriklerden değildi.” (Âl-i İmrân, 3/95)

“De ki: ‘Rabbim, gerçekten beni doğru yola iletti, dimdik duran bir dine, İbrahim’in hanif (muvahhid) dini (milleti)ne. O, müşriklerden değildi.” (En'âm, 6/161)

Abdullah b. Abdurrahman b. Ebza, babasından naklederek şöyle der:

Rasulullah (s.a.s.), sabaha ulaştığında şöyle buyururdu:

“Biz, İslâm fıtratı, İhlâs (şehadet) kelimesi, Peygamberimiz Muhammed’in dini, daima dosdoğru yola meyilli (hanif) müslüman biri olan babamız İbrahim’in milleti üzerinde kararlı olarak sabaha eriştik.”

Bütün Peygamberlerin milleti, yani dini birdir... Onlar, aynı Tevhid akîdesine mensub olan kardeşlerdir... Hepsi, akîde olarak İslâm Dinindendirler...

Hepsinin dini, İslâm Dini ve milleti, İslâm Milleti’dir...

Ebu Hüreyre (r.a.) ‘dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Esasen Peygamberler, babaları bir kardeştirler, anaları ayrıdır. Dinleri birdir.”

Bundan dolayı, İbrahim (a.s.)’ın milleti üzere olan Rasulullah (s.a.s.), gerek cenazeyi kabre indirirken, gerekse cihada ordu gönderirken:

“Rasulullah’ın milleti üzere.” buyururdu.

Rasulullah (s.a.s.)’in milleti, İbrahim (a.s.)’ın milletiydi...

Abdullah b. Ömer (r.anhuma) anlatıyor:

Ölü kabre dahil edildiği zaman Rasulullah (s.a.s.):

“Bismillahi ve alâ milleti Rasulillahi” buyururdu.

Ravî Ebu Halid, bir defa demişti ki:

İbn Ömer (r.anhuma) şöyle demiştir:

Ölü kabre indiği zaman Efendimiz (s.a.s.):

“Bismillahî ve alâ Sünnneti Rasulillahî” buyururdu.

Ravî Hişam, kendi hadisinde:

Rasulullah (s.a.s.)’in şu kelimeleri buyurduğunu söylemişti:

“Bismillahi ve fî Sebilillahi ve alâ milleti Rasulillahi.”

Enes b. Malik (r.a.)’dan:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Allah’ın ismiyle, Allah için ve Rasulullah’ın milleti üzere savaşa çıkınız. Aciz kalmış ihtiyarları, büluğa ermemiş çocukları ve kadınları öldürmeyin. Ganimete ihanet etmeyin. Ganimetlerinizi toplayınız, (hâlinizi) düzeltiniz, ihsan ile muamele ediniz. Çünkü Allah, ihsan edenleri se-ver.”

İslâm Milleti’ne mensub olan muvahhid mü’minler, Rasulullah (s.a.s.)’in milletinden olmak, İbrahim (a.s.)’ın milletinden olmak demek olduğunun şuurundadırlar!..

İbn Tavus anlatıyor:

Muaviye, İbn Abbas (r.anhuma)’ya:

- Sen, İbn Ebi Talib’in milletinden misin? diye sordu.

İbn Abbas:

- Hayır, dedi.

Muaviye:

- İbn Affan milleti üzere misin? dedi.

İbn Abbas:

- Hayır, dedi.

Muaviye:

- Peki, kimin milleti üzerindesin? dedi.

İbn Abbas:

- Muhammed (s.a.s.)’in milleti üzereyim, dedi.

Halilullah İbrahim (a.s.), İslâm Milleti’nin atası, öncüsü ve örneğidir... Rabbim Allah, İbrahim (a.s.) ve onunla beraber iman etmiş olan ümmetini, kıyamete kadar muvahhid mü’minlere bir örnek kılmıştır... Millet-i İbrahim’in mensubları olan mü’min müslümanlar, İbrahim (a.s.) ve onunla birlikte olan o muvahhid mü’minler gibi, iman edip, onlar gibi davranacaktır:

“İbrahim ve onunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır. Hani kendi kavimlerine demişlerdi ki: “Biz, sizlerden ve Allah’ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız. Sizi (artık) tanımayıp inkâr ettik. sizinle aramızda, Siz, Allah’a bir olarak iman edinceye kadar ebedî bir düşmanlık ve bir kin baş göstermiştir.” Ancak İbrahim’in babasına: ‘Sana, bağışlanma dileyeceğim, fakat Allah’dan gelecek herhangi bir şeye karşı senin için gücüm yetmez.” demesi hariç. ‘Ey Rabbimiz, biz sana tevekkül ettik ve içten Sana yöneldik. Dönüş Sana’dır.

Rabbimiz, bizi, inkâr edenler için fitne (deneme korkusu) kılma ve bizi bağışla Rabbimiz. Şüphesiz Sen, üstün ve güçlüsün, hüküm ve hikmet sahibisin.”

Andolsun, onlarda sizlere, Allah’ı ve ahiret gününü umut edenlere güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirecek olursa, artık şüphesiz Allah, Ğaniy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan) Hamîd (övülmeye layık olan)dır.” (Mümtehine, 60/4-6)

İmam Taberî (r.a.), meşhur tefsirinde bu ayetler için şunları beyan ediyor:

“Allah Teâlâ, bu ayetlerde, kâfirlerden uzak durma, onlara düşmanlık besleme ve onları dost edinmeme hususunda mü’minlerin, Hz. İbrahim’i ve Onunla birlikte iman edenleri örnek almalarını emrediyor. Zirâ Hz. İbrahim ve onunla birlikte iman edenler, kâfirlere karşı kesin bir tavır almışlar, onların taptıkları şeylerden beri olduklarını ve onlara düşman olduklarını kesin bir şekilde ortaya koy-muşlar, iman ile inkâr arasına kesin bir sınır çizmişlerdir. Bütün mü’minlerin de böyle olmaları gerekmektedir.”

Halilullah İbrahim (a.s.) ve onunla birlikte iman eden muvahhid mü’minler, kendilerinden sonra gelen İslâm Milleti’nin diğer ümmetleri için birer hayat örneği olurken neler yapmışlardı?

1) İçinde bulundukları tağutî şirk toplumunun egemenlerine ve onların emrine girip kullara kul olan halkına karşı kesin Tevhidî tavırlarını almış, onlardan ve Allah’dan başka taptıkları bütün sahtekâr rablerinden, ilâhlarından uzaklaşmışlardı... Dolayısıyla tağutî şirk toplumunda saflar ayrılmış, tavırlar netleşmişti... Millet-i İbrahim ile Millet-i Nemrud birbirinden ayrılmıştı... Tevhid milleti ile küfür milleti ayrı cepheler oluşturmuştu...

2) Millet-i İbrahim’in muvahhid mü’minleri, Millet-i Nemrud’un taraftarları olan müşrik ve kâfirleri kesinlikle tanımayıp inkâr ederek reddedmişlerdi... Aralarında akîde, yani iman ve din bağı olmayınca veya oluşmayınca, kan bağı onların kardeş olmasını sağlamamamıştı... Çünkü kan bağı, tek başına kardeş olmaya yeterli değildi... Millet-i İbrahim’in karakterine aykırıdır bu anlayış... Çünkü Mil-let-i İbrahim’in akîdesinde, ancak mü’minler kardeştir!.. Hangi kavimden, hangi ırktan, hangi renkten, hangi dilden ve hangi bölgeden olursa olsun, katıksız iman eden muvahhid mü’minler kardeştir... Millet-i İbrahim’in akîdesinde, kanın, toprağın ve çamurun değil, dinin, iman ve salih amelin kıymeti vardır...

3) Millet-i İbrahim’in mensubları olan muvahhid mü’minler, Tevhid akîdelerinden dolayı, aralarında kan bağı olan müşrik ve kâfir kavimlerinden çok eziyet, zulüm, işkence ve düşmanlık görmüşlerdi... Hatta malum olduğu üzere, Halilullah İbrahim (a.s.)’ı ateşe atmışlardı... O müşriklerin bu kin ve düşmanlıklardan dolayı muvahhid mü’minler kendilerine:

“Sizinle aramızda, siz, Allah’a bir olarak iman edinceye kadar ebedî bir düşmanlık ve bir kin baş göstermiştir.” demiş ve safları ayırmış olduklarını kesin bir tavır ile beyan etmişlerdi...

İslâm Milleti’nin örnek neslinin tavrı böyle olmuştu... Mü’min müslümanların kendisine uyacağı örneği budur!.. Rabbimiz Allah Teâlâ, o muvahhid mü’minleri örnek almayı ve onlar gibi davranmayı emrediyor...

Millet-i atası Halilullah İbrahim (a.s.)’ın Tevhidî tavrını, şöyle beyan ediyor Rabbimiz Allah:

“Onlara, İbrahim’in haberini de aktar oku:

Hani babasına ve Kavmine: ‘Siz, neye kulluk ediyorsunuz?’ demişti.

Demişlerdi ki: ‘Putlara tapıyoruz. Bunun için sürekli onların önünde bel büküp eğiliyoruz.”

Dedi ki: ‘Peki, dua ettiğiniz zaman onlar, sizi işitiyorlar mı?

Ya size, bir yararları veya zararları dokunuyor mu?’

‘Hayır dediler. ‘Biz, atalarımızı böyle yaparken bulduk.’

(İbrahim) dedi ki: ‘Şimdi neye tapmakta olduğunuzu gördünüz mü?

Hem siz, hem de eski atalarınız?

İşte bunlar, gerçekten benim düşmanımdır. Yalnızca Âlemlerin Rabbi hariç.

Ki beni, yaratan ve hidayet veren O’dur.

Bana yediren ve içiren O’dur.

Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.

Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O’dur.

Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O’dur.” (Şuara, 26/69-82)

“Hani İbrahim, babasına ve kendi Kavmine demişti ki:”Şübhesiz ben, sizin taptıklarınızdan uzağım.

(Ancak) beni yaratan başka. İşte o, beni hidayete yöneltip iletecektir. (Zuhruf, 43/26-27)

Halilullah İbrahim (a.s)’ın Tevhidî tavırı net ve tavizsizdir... Onunla birlikte olan mü’min müslümanlar da böyle olduğu gibi, onun evlâdından ve onun takibcisi olan Rasulullah (s.a.s.) ile Ümmeti olan muvahhid mü’minler de onun gibi net tavırlarıyla tavizsizlerdir... Put kıran Halilullah İbrahim (a.s) ‘a en yakın olanlar, bunlardır!..

Rabbimiz Allah şöyle buyurmuştur:

“Doğrusu, insanların İbrahim’e en yakını olanı, ona uyanlar ve bu Peygamber ile iman edenlerdir. Allah, mü’minlerin velisidir.” (Âl-i İmrân, 3/68)

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.) de, atası Halilullah İbrahim (a.s.) gibi, mü’min müslümanların tek önderi ve hayat örneğidir... O’na iman edip Sünneti üzere yaşayanlar, aynı zamanda Halilullah İbrahim (a.s.)’ın izi üzerinde olanlardır... Hepsi, aynı milletin mensublarıdır... Dinleri, yani milletleri birdir...

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için, Allah’ın Rasulünde güzel bir örnek var.” (Ahzab, 33/21)

Allah’a ve ahiret gününe katıksız iman eden muvahhid ve müttaki mü’minlerin yegâne önderi ve hayat örneği Rasulullah (s.a.s.)’in tavırına dikkat edilmelidir!.. Çünkü mü’min müslümanların her yönüyle uyacakları tavır, Rasulullah (s.a.s.)’in tavrıdır...

Rabbimiz Allah, Rasulü Muhammed (s.a.s)’e hitaben şöyle buyurur:

“De ki: ‘Ey kâfirler,

Ben, sizin taptıklarınıza tapmam.

Benim taptığıma siz de tapacak değilsiniz.

Ben de, sizin tapdıklarınıza tapacak değilim.

Siz de, benim taptığıma tapacak değilisiniz.

Sizin dininiz size, benim dinim bana. (Kâfirun, 109/1-6)

“De ki:’ ‘Şahidlik bakımından hangi şey daha büyüktür?” De ki: ‘Allah, benimle sizin aranızda şahiddir. Sizi – ve kime ulaşırsa- kendisiyle uyarmam için bana şu Kur’ân vahyedildi. Gerçekten Allah’la beraber başka ilâhların da bulunduğuna siz mi şahidlik ediyorsunuz?’ De ki: ‘Ben, şehadet etmem.’ De ki: ‘O, ancak bir tek olan ilâhtır ve gerçekten ben, sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım.” (En'âm, 6/19)

“De ki: ‘Ey insanlar, eğer benim dinimden yana bir kuşku içindeyseniz, ben, sizin Allah’dan başka ibadet ettiklerinize ibadet etmiyorum. Ancak ben, sizin hayatınıza son verecek olan Allah’a ibadet ederim. Ben, mü’minlerden olmakla emrolundum.’

Ve: ‘Bir muvahhid (hanif) olarak yüzünü dine doğru yönelt ve sakın müşriklerden olma!

Allah’dan başka sana yararı ve zararı olmayan (ilâhlara) tapma. Eğer sen, (bu emirlerin tersini) yapacak olursan, bu durumda muhakkak zulmedenlerden olursun (diye emrolundum).” (Yunus, 10/104-106)

Net Tevhidî tavrın gereği budur!..

Hangi bölgede ve hangi çağda olursa olsun, tağutî şirk düzenlerinin müşrik ve kâfir, hâttâ mürted zalim egemenlerine, ayrıca o egemenlerin zulmüne rıza gösteren aldatılmış insanlara karşı kesin tavır budur!..

Halilullah İbrahim (a.s.)’ın Nemrud’a ve yönettiklerine, Kelimullah Musa (a.s.)’ın Fir’avn’a ve yönettiklerine, Ruhullah İsa (a.s.)’ın Kayserlere ve yönettiklerine, Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’in Ebu Cehil’e ve yönettiklerine karşı aldıkları net Tevhidî tavır, bu tavırdır!..

Küfürle iman, Tevhidle şirk sınırlarını tamamen ve net çizgilerle ayırmak, asla birbirine karıştırmamak gerekir... kâfirle mü’min, muhavvidle müşrik saflarının birbirlerine hiç karıştırılmadan net bir şekilde ayrılması, Resullerin yaptığı ilk işlerdendir... Bir yanda küfür milleti, bir yanda İslâm milleti... Safları belirlenmiş iki ayrı millet... İbrahim (a.s.) milleti ve Nemrud milleti... birbirinden ayrı ve asla birbirine karışmayan iki millet... iki ayrı milletin akîdelerinden herhangi bir değişme olmadıkça, birbirlerine dost olmaz ve birbirine karışamazlar... Bu, onların değişmez karakteridir... Nemrud milletinden birisinin İbrahim (a.s.)’ın milletine karışması için, katıksız, yani şirksiz iman edip Allah’ın hükümlerine tam teslim olmaları gerekir... İbrahim (a.s.)’ın milleti'nden Nemrud Milleti'ne karışacak bir kişinin, irtidâd etmesi, Allah'a şirk koşması veya küfretmesi gerekir… Bu şekilde olmadıkça, Nemrud Millet'i İbrahim (a.s.)'ın milleti’nden asla razı olmaz ve kesinlikle onlara dostça davranmaz!..

Rabbimiz Allah, Rasulullah (s.a.s.)’in şahsında bütün muvahhid mü’min kullarının bu net Tevhidî tavrı sergilemelerini emretmektedir:

“Şu hâlde sen, bundan dolayı davet et ve emrolunduğun gibi doğru bir istikamet tuttur. Onların heva (istek ve tutku)larına uyma. Ve dedi ki: ‘Allah’ın indirdiği her Kitaba inandım. Aranızda adaletli davranmakla emrolundum. Allah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizindir. Bizimle aranızda deliller getirerek tartışma (ya huccete gerek) yoktur. Allah, bizi bir araya getirip toplayacaktır. Dönüş O’nadır.” (Şura, 42/15)

“Eğer seni yalanlarlarsa, onlara de ki: ‘Benim yaptıklarım benim, sizin yaptıklarınız sizindir. Siz, benim yaptıklarımdan uzaksınız ve ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.”

Bu net ve kesin Tevhidî tavrı ortaya koyan muvahhid mü’minler, tek millet olan küfür milletinin müşrik ve zalim egemenleri tarafından bir çok işkenceler görmüşlerdir... Her an, bu zulme ve bu işkenceye uğramaktadırlar... Küfür, şirk, zulüm ve sömürü üzere kurdukları düzenlerinin bozulmasını istemeyenler, iman, Tevhid, adalet ve kardeşlikten yana olan muvahhid mü’minlere karşı olanca kinle-rini kusmakta, korkunç düşmanlıklarını her fırsatta ortaya koymaktadırlar...

Zalim ve müstekbir tağutlar tarafından işgal edilen İslâm topraklarında İslâm Milleti’ne karşı girişilen katliamlardan dolayı, mü’min müslümanların kanları oluk oluk akıtılmış ve şehidlerin cesetlerinden tepeler oluşturulmuştur...

Bu korkunç zulüm, Fir’avn, Nemrud ve Ebu Cehil’in şirk Milleti’nin değişmez karakterlerinin bir görüntüsüdür... Allah’ın Rasulleri ve onlara tabi olan mü’min müslümanlar, Küfür milletinden çok eziyet ve işkence görmüş, hâlâ da görmeye devam etmektedirler...

Ümmü’l-mü’minin Aişe (r.anha) vahyin başlangıcında Rasulullah (s.a.s.) durumunu şöyle anlatıyor:

Hatice, Peygamber’i birlikte alıp amcası oğlu Varaka İbn Nevfel’e götürdü. Bu Zât, Cahiliyye zamanında Hristiyan dinine girmiş bir kimse olup İbranice yazı bilir ve İncil’den Allah’ın dilediği mikdarda bazı şeyleri İbranice yazardı. Varaka, gözlerine körlük gelmiş bir ihtiyardı.

Hadice, Varaka’ya:

- Amcaoğlu, dinle bak! Kardeşinin oğlu ne söylüyor? dedi.

Varaka:

- Ne var kardeşimin oğlu? diye sorunca,

Rasulullah (s.a.s.), gördüğü şeyleri kendisine haber verdi.

Bunun üzerine Varaka şöyle dedi:

- Bu gördüğün, Allah’ın Musa’ya gönderdiği “Nâmûs”’tur. Ah! Keşke senin davet günlerinde genç olsaydım! Kavmin, seni çıkaracakları zaman keşke hayatta olsaydım!..

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):

“Onlar, beni çıkaracaklar mı ki?” diye sordu.

O da:

- Evet, senin getirdiğin gibi bir şey getirmiş (yani vahy tebliğ etmiş) bir kimse yoktur ki, düşmanlığa uğramasın. Şayet senin davet günlerine yetişirsem, sana son derece yardım ederim, cevabını verdi.

Ondan sonra çok geçmedi Varaka, vefât etti.

Ebu Said el- Hudrî (r.a.) anlatıyor:

Ben:

- Ya Rasulallah, hangi insanlar en şiddetli belâya uğrarlar? diye sordum.

O (s.a.s.):

- “Peygamberler.” buyurdu.

Ben:

- (Onlardan) sonra kimler? dedim.

O:

“Sonra salih (dinî emirleri yerine getirip günahlardan uzak duran takva sahibi) insanlar.” buyurdu.

Rabbimiz Allah’ın, Kur’ân-ı Kerim’de kıssalarını beyan buyurduğu bütün Rasuller ve Nebîler, İbrahim (a.s.) ve Rasulullah (s.a.s.) gibi davranmış, egemen tağutlara ve şirk içinde bulunan kavimlerine karşı aynı nitelikte Tevhidî tavırlar sergilemişlerdir... Bütün Peygamberler kardeş olup din-leri, yolları ve usûlleri birdir... Hepsi, müşrik ve kâfir millete karşı aynı metod ile hareket etmişlerdir... Onlara iman eden ümmetleri de aynı şekilde davranmışlardır... İşte birkaç örnek!..

a) Nuh (a.s.)

“Onlara, Nuh’un haberini oku! Hani Kavmine demişti ki: ‘Ey kavmim, benim makamım ve Allah’ın ayetleriyle hatırlatmalarım eğer size ağır geliyorsa ben, şübhesiz Allah’a tevekkül etmişim. Artık siz, ortaklarınızla toplanıp yapacağınız işi karara bağlayın da işiniz size örtülü kalmasın (veya tasa konusu olmasın). Sonra hakkımdaki hükmünüzü –bana süre tanımaksızın- verin.

Eğer yüz çevirecek olursanız, ben sizden bir karşılık istemedim. Benim ecrim yalnızca Allah’a aiddir. Ve ben, müslümanlardan olmakla emrolundum.” (Yunus, 10/71-72)

b) Hûd (a.s.)

“Hud dedi ki:) ‘Ey kavmim, Rabbinizden bağışlama dileyin, sonra O’na tevbe edin. Üstünüze gökten sağanak (yağmurlar, bol nimetler) yağdırsın ve gücünüze güç katsın. Suçlu-günahkârlar olarak yüz çevirmeyin.’

“Ey Hûd,” dediler. ‘Sen, bize apaçık bir belge (mucize) ile gelmiş değilsin ve biz de senin sözünle ilâhlarımızı terk etmeyiz. Sana iman edecek de değiliz.

Biz, bazı ilâhlarımız seni çok kötü çarpmıştır (demekten) başka bir şey söylemeyiz.” Dedi ki: ‘Allah’ı şahid tutarım, siz de şahidler olun ki, gerçekten ben, sizin şirk koştuklarınızdan uzağım.

O’nun dışındaki (ilâhlardan). Artık siz, bana toplu olarak dilediğiniz tuzağı kurun, sonra bana süre tanımayın.

Ben, gerçekten benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. O’nun, alnından yakalayıp denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerindedir.

Buna rağmen yüz çevirirseniz, artık size kendisiyle gönderildiğim şeyi tebliğ ettim. Rabbim de, sizden başka bir kavmi yerinize geçirir. Siz O’na, hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Doğrusu benim Rabbim, her şeyi gözetleyip koruyandır.” (Hud, 11/52-57)

c) Şuayb (a.s.)

“Kavminin önde gelenlerinden büyüklük taslayanlar (müstekbirler) dediler ki: ‘Ey Şuayb, seni ve seninle birlikte iman edenleri, ya ülkemizden sürüp çıkaracağız veya mutlaka bizim milletimize (dinimize) geri döneceksiniz.’ (Şuayb:) ‘Biz, istemesek de mi?” dedi.

“Allah bizi, ondan kurtardıktan sonra, bizim tekrar sizin milletinize (dininize) dönmemiz, Allah’a karşı yalan yere iftira düzmemiz olur. Rabbimiz, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır. Biz, Allah’a tevekkül ettik. Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında Sen, hak ile hüküm ver. Sen, hüküm verenlerin en hayırlısısın.”

d) Bütün Rasuller (a.s.)

“İnkâr edenler, Rasullerine dediler ki: ‘Muhakkak (ya) sizi kendi toprağımızdan süreceğiz, veya dinimize (milletimize) geri döneceksiniz.” (İbrahim, 14/13)

e) Ashab-ı Kehf (r.anhum)

“Böylece aralarında bir sorgulama yapsınlar diye onları dirilttik (uyandırdık). İçlerinden bir sözcü dedi ki: ‘Ne kadar kaldınız?’ Dediler ki: ‘Bir gün veya günün bir (kaç saatlik) kısmı kadar kaldık.’ Dediler ki: ‘Ne kadar kaldığınızı Rabbimiz daha iyi bilir. Şimdi birinizi bu paranızla şehre gönderin de, hangi yiyecek temizse baksın, size ondan bir rızık getirsin. Ancak oldukça nazik davransın ve sakın sizi kimseye sezdirmesin.

Çünkü onlar, üzerinize çıkıp gelirse, sizi taşa tutarlar veya dinlerine (milletilerine) geri çevirirler. Bu durumda, ebedî olarak kurtuluş bulamazsınız.” (Kehf, 18/19-20)

Ayet-i kerimelerde verilen örnek şahsiyetlerin tavırlarında apaçık görülüp anlaşıldığı gibi, küfür ve şirk milleti ile iman ve Tevhid milleti birbirinden tamamen ayrılmış durumdadır… Millet-i İbrahim’in mensubları olan muvahhid mü’minler, kendilerinin dışındaki insanlara oldukça nazik ve merhametli davranıp, onları, kullara kul olmaktan kurtarıp Allah’a kul olmaya davet ederken, millet-i Nemrud’un mensubları, mü’min müslümanları tehdit ederek, onlara zor kullanarak ve zulmederek, tekrar şirk milletine döndürmek üzere çaba harcıyorlar...

Rabbimiz Allah’ın, kendilerine dosdoğru yolu göstersin, onları uyarsın, şirkten ve zulümden kurtulmaları için kendilerine yardımcı olup hidayetlerine vesile olsun diye gönderdiği Rasulleri, onları, Allah’a, doğruya, hakka ve hayra davet ederken, o müşrikler, Rasullerine karşı çıkıyor, onlara olmadık hakaretler, işkenceler, zulümler ediyorlar...

Küfür ve şirk milletinin mensublarının değişmeyen tavırlarıdır bu!.. Bu tavırda olan müşrikler, hangi çağda olurlarsa, muvahhid mü’minlerin oluşturduğu İslâm milleti cephesine karşı bunca kinli ve kanlı düşmanlıkları apaçık iken, gerçekten iman edenler, onlarla asla bir dostlukta bulunamaz ve kendilerine bir sevgi besleyemezler... Bu kişiler, isterse onların kan bağıyla en yakınları bile olsa!..

Rabbimiz Allah şöyle buyurdu:

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim (topluluk) bulunmaz ki, Allah’a ve Rasulüne başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar. Bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, ister kendi aşiretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalblerine imanı yazmış ve onları kendisinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır, orada süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın fırkasıdır. Dikkat edin! Şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların tâ kendileridir.” (Mücadele, 58/22)

Bu kesin tavrı göstermeyen ve Allah’a ve Rasulüne başkaldıran bir kavmi veli edinen, o isyankârlar, o zulüm edenlerle beraber olmuş olurlar... Böylece Allah’ın gazabına uğramış ve hüsrana uğramış ve hüsrana düşenlerden olmuşlardır...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah :

“Allah’ın kendilerine karşı gazablandığı bir kavmi veli (dost ve müttefik) edinenleri görmedin mi? Onlar ne sizlerdendirler, ne onlardan. Kendileri de (açıkça gerçeği) bildikleri hâlde, yalan üzere yemin ediyorlar.

Allah, onlara şiddetli bir azab hazırlamıştır. Doğrusu, onların yaptıkları ne kötüdür.

Onlar, yeminlerini bir siper edindiler, böylece Allah’ın yolundan alıkoydular. Artık onlar için alçaltıcı bir azab vardır. Ne malları, ne çocukları onlara, Allah’a karşı hiçbir şeyle yarar sağlamaz. Onlar, ateşin halkıdır, içinde süresiz kalacaklardır.

Onların tümünü Allah’ın dirilteceği gün, sizlere yemin ettikleri gibi, O’na da yemin edeceklerdir ve kendilerinin bir şey üzerine olduklarını sanacaklardır. Dikkat edin! Gerçekten onlar, yalan söyleyenlerin tâ kendileridir.

Şeytan, onları sarıp kuşatmıştır, böylelikle onlara Allah’ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin! Şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların tâ kendileridir.

Hiç şüphesiz, Allah’a ve Rasulüne karşı (onların koydukları sınırlarını tanımayıp, kendileri sınır koymaya kalkışmakla) başkaldıranlar, işte onlar, en çok zillete düşenler arasında olanlardır.” (Mücadele, 58/14-20)

Rabbimiz Allah, muvahhid mü’min kullarına, zulme ve zalime asla meyil etmemelerini emir vermektedir... Mü’min müslümanlar, Allah’ın ayetleriyle alay edilen meclislerde bulunmamalı ve egemen tağutlarla asla uzlaşmamalıdırlar... Eğer heva (istek ve tutku)larını ilâh edinmiş ve Allah’ın hükümleriyle amel etmeyip, kendi hükümleriyle inanarak amel edenlerle birlikte oturulur, birlikte hareket edilecek olunursa, onlardan olunmuş olunur... Tağutlar ile zaman, mekân ve hareket birlikteliği kişiyi, onlarla beraber saymaya yeterli gelir... Kişinin başkalarınca gayb olan ve bilinme imkânı bulunmayan akîdesi ile niyeti, diğer insanları bağlayıcı değildir... Çünkü İslâm, zahire hükmeder... Rabbimiz Allah, tağutların meclislerinde Allah’a isyan edildiği için oralarda bulunmamayı, oralarda oturmamayı ve onların küfür ile şirklerine karşı sessiz kalmamayı emrediyor... Eğer eliyle ve diliyle, o tağutların Allah’a yaptıkları isyana müdahale yapılamıyorsa, en azından o mekân terk edilmelidir... Aksi takdirde o isyankâr tağutlar gibi olmak kaçınılmazdır... Onlara tepki göstermeyenler, onlardandır...

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin, Allah’dan başka velileriniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.” (Hud, 11/113)

“Ayetlerimiz konusunda alaylı tartışmalara dalanlar -onlar, bir başka söze geçinceye kadar- onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturacak olursa, bu durumda hatırlamadan sonra, artık zulmeden toplulukla beraber oturma!” (En'âm, 6/68)

“O, size Kitabta: ‘Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinde, onlar, bir başka söze dalıp geçinceye kadar, onlarla oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz!’ diye indirdi.” (Nisa, 4/140)

Rabbimiz Allah, mü’min müslüman kullarının vasfını beyanla, onların nasıl davranmalarının gerektiğini beyan buyuruyor... Muvahhid mü’minler, Rabbleri Allah’ın emirlerine riâyet etmeli ve muvahhid bir şahsiyete yakışan, Millet-i İbrahim’in karakteri olan tavrını ortaya koymalıdır...

Şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:

“Allah (yolun)da da hakkıyla cihad edin. Sizi O, seçti. Dinde size güçlük vermedi. Atanız İbrahim’in milleti (dini)ne (uyunuz!). Önceden de, bu (Kur’ân)da da sizi, müslimîn (müslümanlar diye) O, adlandırdı. Tâ ki, Rasul size şahid olsun siz de insanlara karşı şahidlik edesin. Artık namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve Allah’a güvenin. Mevlânız O’dur. O, ne iyi ve ne güzel Mevlâ, ne iyi ve ne güzel yardımcı.” (Hacc, 22/78)

“Erkek olsun, kadın olsun inanmış olarak kim salih bir amelde bulunursa onlar, bir çekirdeğin sırtındaki tomurcuk kadar bile haksızlığa uğramayacaklardır.

İyilik yaparak kendini Allah’a teslim eden ve hanif (Tevhidî) olan İbrahim’in dinine uyandan daha güzel dinli kimdir? Allah, İbrahim’i dost edinmiştir.

Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah’ındır. Allah, her şeyi kuşatandır.” (Nisa, 4/124-126)

“Allah, yazmıştır. ‘Andolsun, Ben galib geleceğim ve Rasullerim de.’ Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır.” (Mücadele, 58/21)

Ümmet-i Muhammed

Millet-i İbrahim’in ne olduğunu özellikleri ve örnekleriyle beyan ettikten sonra, “Ümmet-i Muhammed”’in karekterini ve özelliklerini izah edebiliriz...

“Ümmet: Bir Peygambere inanıp bağlanan cemaat, tâife” demektir. Çoğulu: Ümem’dir.

Kaffal:

Ümmet, bir kısmı, bir kısmına uyan, aynı şey üzerinde ittifak eden bir topluluktur, demiştir.

Abdullah b. Abbas (r.anhuma) ve Katâde (r.a.)’e göre ümmet:

“Tek din üzerinde birleşen insanlar” demektir.

Abdullah İbn Mes’ud (r.a.):

- Ümmet, hayrı gösterendir, demiştir.

Ümmet için yapılan çeşitli tariflerin hepsi bir noktada birleşiyor: Aynı dine ve aynı Peygambere inanan, akîdesi, hedefi ve usûlü bir olan insan topluluğu!..

Millet-i İbrahim gibi, Ümmet-i Muhammed de, akîde birliği mânâsına gelir... Hangi renkten, hangi dilden, hangi ırktan, hangi kavim ve bölgeden olursa olsun, yegâne önderimiz Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’e Rabbimiz Allah, tarafından kendisine vahiy yoluyla gelen Hak Din İslâm’a katıksız iman eden her ferd, Ümmet-i Muhammed’in bir mensubu olup aynı akîdeyi benimseyenlerle kardeştir...

Bu Tevhidî akîdeye iman eden muvahhid mü’minler’in hiçbir şeyle şirk koşmadıkları bir tek ilâhları ve Rabbleri var: Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ.

Onların bir tek önderleri ve hayat örnekleri var: Rasulullah Muhammed (s.a.s.).

Onların bir tek hayat nizamları var: İslâm.

Onların bir tek hayat dusturları var: Kur’ân-ı Kerim.

Ve onlar, bir tek Ümmetin mensublarıdırlar: Ümmet-i Muhammed.

Onlar, bir tek Millet ve bir tek ümmettir...

Ebu Said el-Hudri (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):

“Her kim, Rab olarak Allah’a, din olarak İslâm’a, Peygamber olarak da Muhammed’e razı olursa, o kimseye cennet vacib olur.”

Bu Tevhid akîdesine katıksız iman eden ümmet, insanlığın başlangıcında olduğu gibi hak üzere ve iman üzere tek bir ümmettir... İnsanlık âleminin ilk nüvesi, iman üzere olan tek bir ümmetti... İlk insan topluluğu, Tevhid milletidir... Bu Tevhid üzere, Rabbimiz Allah’ın dilediği zamana kadar kaldılar, sonra anlaşmazlığa düştüler ve yeni yeni fikirler ortaya atıp, dosdoğru yoldan saptılar... Hak ve iman üzere kalanları olduğu gibi, herbirinin başında bir şeytan bulunan, dosdoğru yoldan sapma demek olan yol-lara sapan insanlar, şirk koşar ve hakka küfreder oldular... Sapık yolların başında bulunan ve şeytanın kendilerine batılı hak olarak gösterip iknâ ettiği davetçilerin davetlerine uydular... Böylece sapanlar ve saptıranlar ortaya çıktı... Bunlar, insanlık âlemini ve yeryüzünü ifsad ettiler... Ekini ve nesli yok etmeye başladılar... İman üzere bir tek ümmet iken, parçalandılar, bölük bölük oldular... İnsanlar böyle parçalanıp haktan ayrılınca, dosdoğru yoldan sapık yollara sapınca, Rabbimiz Allah, onları düzeltmek için Rasullerini, hayat dusturu olan Kitablarla gönderdi...

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“İnsanlar, tek bir ümmetten başka değildi, sonra anlaşmazlığa düştüler. Eğer Rabbinden geçmiş (verilmiş) bir söz olmasaydı, anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda mutlaka aralarında hüküm verilmiş olurdu.” (Yunus, 10/19)

“İnsanlar, tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak Peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak Kitablar indirdi. Oysa kendilerine karşı olan azgınlık ve kıskaçlıkları yüzünden anlaşmazlığa düşenler, o (Kitab) verilenlerden başkası değildir. Böylece Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi. Allah, kimi dilerse onu doğruya yöneltir.” (Bakara, 2/213)

Rabbimiz Allah dilerse, insan kullarını bir tek ümmet kılardı, fakat insanın imtihanından dolayı onu, iman etmek ve şirk koşmak konusunda serbest iradeli kılmıştır... İnsan, doğruyu veya eğriyi, hakkı veya batılı, Tevhidi veya şirki, imanı veya küfrü seçme konusunda serbest bırakılmış ve kendisine irade verilmiştir...

Allah, insan kullarının ihtiyacı olan her türlü imkânı kendilerine vermiş, ayrıca Rasul ve Kitab göndererek onları, hak, doğru, iyi, hayır ve faydalı şeyler konusunda yeterli derecede bilgilendirmiş, ondan sonra serbest bırakmıştır... Onlar da, imtihan gereği iyiyi veya kötüyü, hakkı ya da batılı seçme konusunda iradelerini kullanma konusunda hürdürler... Dinde hiçbir zorlama yapılmamış, çünkü doğru eğriden, iyi kötüden, hak batıldan apaçık ayrılmıştır...

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol-yöntem (minhac) kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı. Ancak (bu,) verdikleriyle sizi denemesi içindir. Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah’adır. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecek-tir.” (Mâide, 5/48)

Emirü’l-mü’minin İmam Ali b. Ebi Talib (r.a.) ve Katâde (r.a.)’e göre, buradaki “her biriniz” ifadesinden maksad, çeşitli dinlerden olan ümmetlerdir. Yani Allah, her dinde olan bir ümmet için belli bir şeriat ve belli bir yol kılmıştır. Tevrat’ın şeriatı başka, İncil’in şeriatı başka, Kur’ân’ın şeriatı daha başkadır. Allah Teâlâ, bu şeriatlardan bazılarında helâl kıldığını, diğerlerinde haram kılmış olabilir. Aksini de yapabilir. Tâ ki, itaat edenleri, itaat etmeyenlerden ayırdetsin ve tanısın. Ancak Tevhid inancı, Allah Teâlâ ve Peygamberlerle ilgili olan hükümler tektir. Şeriattan şeriata değişmez.

İnsanlar, kendilerine hak yolunu gösteren Rasuller etrafında Tevhid akîdesi üzerinde bir araya gelip bir ümmet oldukları gibi, bunun dışında herhangi bir ideoloji, bir felsefe, dünyalık herhangi bir menfaat etrafında bir araya gelip bir ümmet oluşturabilirler... Hak üzere olan muvahhid mü’minler bir ümmet, batıl üzere olan müşrikler ve kâfirler bir ümmettir... Dünya malı menfaatı üzerine bir araya gelen sömürü düzeninin müstekbir zalim tağutları da, batıl üzere bir ümmet oluşturmuşlardır... Ortak menfaata inanan dünyanın süper güçleri, kendilerinin dışındaki mustaz’af halkları aralarında paylaşmış ve herbiri payına düşen bölgeyi sömürmektedir... Bu dünyaperestler de bir ümmettirler...

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Eğer insanlar, (Allah’a karşı isyanda birleşip) tek bir ümmet olacak olmasaydı, Rahmân’ı (Allah’ı) inkâr edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerinde çıkıp yükselecekleri merdivenler yapardık.

Evlerine kapılar ve üzerinde yaslanıp dayanacakları koltuklar.

Ve (daha nice) çekici süsler (de verirdik). Bütün bunlar, yalnızca dünya hayatının metaıdır. Ahirette ise, Rabbinin katında müttakiler içindir.” (Zuhruf, 43/33-35)

İmam Taberî (r.a.) bu ayetlerin tefsirinde şunları beyan etmektedir:

“Eğer insanlar, tek bir ümmet hâline gelmeyecek olsalardı.” ifadesinden maksad, Abdullah b. Abbas, Hasan el-Basrî, Katâde ve Süddî’ye göre, insanların, inkârcılıkta birleşerek tek ümmet hâline gelmeleridir. Yani, Allah Teâlâ, inkârcıları dünyada zengin kılarsa, diğer insanlar onlara özenerek inkâra düşerler. Böylece inkârcı tek bir ümmet hâline gelmiş olurlar. İşte Allah, bu sebeble bütün inkârcıları zengin kılmaz.

Yoksa onların bir kısmına mal vermesi, müşriklerin zannettikleri gibi, onları sevdiklerinden dolayı değildir.

İbn Zeyd’e göre ise, bu ifadeden maksad, “Şayet insanlar, ahireti bırakıp sadece dünyayı isteyen ümmet hâline gelmeyecek olsalardı” demektir. Yani, Allah, dünyaya her düşkün olanı zengin kılacak olsaydı bütün insanlar, dünyayı ahirete tercih eden kimseler hâline gelirlerdi.”

Yegâne Rabbimiz Allah, Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’in Ümmeti’nin insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olduğunu beyan ile şöyle buyurur:

“Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. Ma’ruf (iyi ve İslâm’a uygun) olanı emreder, münker olanlardan sakındırır ve Allah’a iman edersiniz.” (Âl-i İmrân, 3/110)

Allah’a, şeksiz ve şüphesiz iman eden Ümmet-i Muhammed’in en belirgin özelliği, Ma’ruf olanı emretmek ve münker olanlardan sakındırmak sûretiyle yeryüzündeki insanlar arasında barışı ve huzuru sağlamaktır... Ümmetlerin en sonuncusu, en hayırlısı ve Allah’a karşı en şereflisi olan bu ümmetin varlığı, insanlık âlemi için bir rahmet ve merhamet vesilesidir... Onun varlığı ve yeryüzüne İslâm’ı egemen kılması ile insanlık âlemi huzura ve saadete kavuşur... Savaşlar barışa, zulümler adalete, düşmanlıklar dostluğa, sıkıntılar ferahlığa, kederler neşeye, bunalımlar huzura ve kinler sevgiye dönüşür...

Behz b. Hakim’in dedesinden rivayet edilmiştir:

“Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz.” (Âl-i imrân, 3/110) ayeti hakkında Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Siz, ümmetlerden yetmişi tamamlıyorsunuz. Siz, onların en hayırlısı ve Allah’a karşı en şereflisiniz.”

Süleyman b. Büreyde’nin babası Büreyde b. Husayb (r.a.)’dan:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Cennet ehli yüz yirmi saftır. Seksen (saf) bu ümmetten, kırk saf da diğer ümmetlerden oluşur.”

Enes b. Malik (r.a.)’dan:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Şüphesiz bu ümmet (Allah tarafından) rahmete mazhar olmuştur. Azabı da, kendi elleriyledir. Sonra kıyamet günü olunca müslümanlardan her kişiye, müşriklerden bir kişi verilecek ve:

- Bu, senin ateşten (kurtuluş) fidyendir, denilecektir.”

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) ve yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), bu merhamet olunmuş ve hayırlı ümmeti böyle beyan buyururlar... Bu ümmetin, diğer ümmetlere üstün kılınma sebeblerini de beyan buyurmuştur Rasulullah (s.a.s.)....

Ebu Umâme (r.a.)'nın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):

“Allah beni, Peygamberlerden –veya, Ümmetimi sair ümmetlerden- üstün kıldı ve bize ganimetleri helâl kıldı.”

Huzeyfe (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu.

“Biz, (sair) insanlar üzerine üç şey ile üstün kılındık:

Saflarımız, meleklerin safları gibi yapıldı.

Yeryüzünün her tarafı bizim için mescid sayıldı.

Su bulamadığımız zaman, toprak da bize temizleyici bir vasıta kılındı.”

Kadın olsun, erkek olsun bu ümmetin mensubları olan muvahhid mü’minler, yeryüzünün varisleri ve yeryüzünde Allah Teâlâ’nın şahidleridirler...

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere (mustaz’aflara) lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz.

Ve (istiyoruz ki) onları, yeryüzünde iktidar sahibleri olarak yerleşik kılalım. Fir’avn’a, Haman’a ve askerlerine, onlardan sakındıkları şeyi gösterelim.” (Kasas, 28/5-6)

“Allah, içinizden iman edenlere ve salih amelde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şübhesiz onlardan öncekileri nasıl güç ve iktidar sahibi kıldıysa, onları da yeryüzünde güç ve iktidar sahibi kılacak, kendileri için sevip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fasıktır.

Dosdoğru olarak namazı kılın, zekatı verin ve Rasul’e itaat edin. Umulur ki, rahmete kavuşturulmuş olursunuz.” (Nur, 24/55-56)

“(Musa:) ‘Umulur ki, Rabbiniz, düşmanınızı helâk edecek ve sizleri yeryüzünde halifeler (egemenler) kılacak. Böylece nasıl davranacağınızı gözleyecek’ dedi” (A'râf, 7/129)

Enes b. Malik (r.a.) ‘dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Sizler, yeryüzünde Allah’ın şahidlerisiniz.”

Her zaman hayır üzere olan ve hayra çağıran en hayırlı ümmet, iyiliklerin bütün dünyaya yayılmasını ve egemen olmasını arzu ederken, bütün kötülüklerin, zulümlerin, baskıların, sömürünün, fitne ve fesadın da yeyüzünden kaldırılması mücahedesini kendisine esas vazife edinmiş-tir...

Yegâne Rabbi Allah, bu ümmeti, böylece bir hayırlı vazife ile vazifelendirmiştir:

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği (ma’rufu) emreden, kötülükten (münkerden) sakındıran bir ümmet (topluluk) bulunsun. Kurtuluşa erenler, işte bunlardır.” (Âl-i İmrân, 3/104)

Aynı akîdeyi taşıyan ve Millet-i İbrahim’in mensubları olan önceki ümmetler de, aynı hayırlı vazife ile vazifeli kılınmışlardır... Aynı milletten, yani aynı dinden oldukları için bütün Tevhidî ümmetlerin vazifesi, şirkin, küfrün ve istikbarın yok edilmesini, Tevhidin, imanın ve adaletin egemenliğini sağlamaktır... Böylece insanlık âlemi, kula kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olacaktır... Savaşlar bitip barış ortamı oluşacaktır... Kötülükler yok olup, iyilikler topluma hakim olacaktır... Çünkü ümmet, insanlara hayrı öğreten, onları hayra davet eden ve hayır üzere olmalarını sağlayandır...

Malik (r.a.) anlatıyor:

Bana ulaştığına göre, Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) şöyle demiştir:

- Allah, Muaz’a rahmet eylesin. O, başlı başına bir ümmetti, Allah’a itaatkâr biriydi.

Ona:

- Abdurrahman’ın babası! Aziz ve Celîl olan Allah, İbrahim (a.s.)’dan böyle bahsetmiştir. (Sen bunu, Muaz hakkında nasıl söylersin?), demeleri üzerine,

İbn Mes’ud şöyle demiş:

- Ümmet, insanlara hayrı öğreten kimse demektir. Allah’a itaatkâr (Kanit) ise, itaat eden kimse demektir.

Rabbimiz Allah, Ümmet-i Muhammed’den önceki Millet-i İbrahim’den olan bütün ümmetlerin de vazifesinin de hayra davet etmek, hayrı öğretip, hayra yönlendirmek olduğunu beyan buyurur:

“Musa’nın kavminde hakka ileten ve onunla adalet yapan bir ümmet (topluluk) vardır.” (A'râf, 7/159)

“Yarattıklarımızdan, hakka yöneltip, ileten ve onunla adaleti kılan (uygulayan) bir ümmet vardır.” (A'râf, 7/181)

“Onların hepsi bir değildir. Kitab Ehli’nden bir topluluk (ümmet) vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah’ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar.

Bunlar, Allah’a ve ahiret gününe iman eder, Ma’ruf (iyi) olanı emreder, Münker (kötü) olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar, salih olanlardır.

Onlar, hayırdan her ne yaparlarsa, elbette ondan yoksun bırakılmazlar. Allah, muttakîleri bilendir.” (Âl-i İmrân, 3/113-115)

İbn Abbas (r.anhuma) ve Mukatil dediler ki:

- Abdullah b. Selâm, Sa’lebe b. Sa’ye, Üseyd b. Sa’ye, Es’ad b. Ubeyd ve Yahudîlerden müslüman olanlar İslâm’a girince, Yahudî hahamları demişlerdir ki:

- Muhammed’e ancak bizim şerlilerimiz iman etmiştir. Eğer onlar, bizim hayırlılarımızdan olsaydılar, elbette atalarının dinini terk etmezlerdi.

Sonra onlara dediler ki:

- Dininizi, başka bir dinle değiştirdiğiniz zaman gerçekten zarar ettiniz.

Allah Teâlâ da, bu ayeti indirdi.

İmam İbn Kesir (r.a.), tefsirinde bu ayetler için şu beyanda bulunuyor:

“Buna göre ayet şöyle anlaşılmalıdır:

Daha önce zemmedilen Ehl-i Kitab ile iman eden bunlar elbette aynı değildirler. Bunun için Allah: “Hepsi bir değildir.” Hepsi aynı seviyede değildirler. Bilakis onlardan iman edenler ve günahkârlar vardır, buyuruyor.

Ehl-i Kitab’dan Allah’ın emrini yerine getiren, Allah’ın şeriatına itaat eden, Allah’ın Peygamberine uyan ve doğru yolda olanlar vardır. Onlar, secdeye vararak, geceleri Allah’ın ayetlerini okurlar, ibadet ederler, fazlasıyla teheccüd namazı kılarlar, namazlarında Kur’ân okurlar. Bu topluluk, Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirirler. Hayırlara koşuşurlar. İşte onlar, salihlerdendir.”

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti. Allah’a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o, müşriklerden değildi.

O’nun nimetlerine şükrediciydi. (Allah,) onu seçti ve doğru yola iletti.

Ve Biz, ona dünyada bir güzellik verdik. Şübhesiz o, ahirette de salih olanlardandır.” (Nahl, 16/120-122)

Milletin babası Halilullah İbrahim (a.s.), en iyi hasletleri üzerinde toplayan, muvahhid mü’minler için önder ve örnek bir şahsiyetti. Yegâne Rabbi Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, O’na teslim olmuş ve O’na tam itaat eden bir muvahhid idi. O, asla müşriklerden olmadı ve bütün batıl anlayışları terk ederek, Allah’ı nimetlerine şükreden bir mü’min müslüman olarak Rabbi Allah’a teslim olduğundan dolayı övülüyordu…

“Ümmet: Pek çok hayrı şahsında toplayan adam demektir.”

Rabbimiz Allah, dost edindiği İbrahim (a.s.)’ı imtihan etti… İmtihanda başarılı olan İbrahim (a.s.)’ı insanlara imam, yani örnek bir önder yapan Allah Teâlâ, bu makama ancak salihlerin ve adil olanların hak kazandığını beyan buyurur:

“Hani İbrahim’i birtakım kelimelerle denemişti. O da, (istenenleri) tam olarak yerine getirmişti. (O zaman Allah, İbrahim’e:) ‘Seni şübhesiz insanlara imam kılacağım’ dedi. (İbrahim:) ‘Ya soyumdan olanlar?’ deyince (Allah:) ‘Zalimler, benim ahdime erişemez’ dedi.” (Bakara, 2/124)

Rabbimiz Allah, yaratılış gayelerine uygun hareket edip, ırk, renk, kavim, aşiret, kabile, dil ve bölge farkı gözetmeksizin mü’min oldukları için kardeş olup ümmeti teşkil eden, ayrı milletten olan sadık kullarına şöyle hitab eder:

“Gerçekten sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse bana ibadet edin.” (Enbiya, 21/92)

Bu ayet hakkında, İbn Abbas (r.anhuma), Mücahid (rh.a.), Said İbn Cübeyr (rh.a.), Katâde (rh.a.) ve Abdurrahman İbn Zeyd İbn Eslem (rh.a.):

- Sizin dininiz, bir tek dindir, demişlerdir.

İmam Hasan el-Basrî (rh.a.) ise:

- Allah Teâlâ onlara, sakınacaklarını ve yapacaklarını beyan buyurmuş, sonra da:

“Gerçek, bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir.” Sizin yolunuz, bir tek yoldur, buyurmuştur, demiştir.

İmam İbn Cerîr et-Taberî (rh.a.), bu ayetin tefsirinde şöyle der:

“Allah Teâlâ, ‘Peygamberler Sûresi’ anlamına gelen Enbiya Sûresi’nde, Peygamberleri özet olarak zikrettikten sonra, hak dinin tek bir din olduğunu, onu tebliğ eden Peygamberlerin ise, zamana ve yere göre farklı kavimlerin arasından çıktıklarını, bunun ise hak dinin tek bir din olmasına engel olmadığını beyan ederek buyuruyor ki:

İşte sizin dininiz, tek bir dindir. Rabbiniz de Benim. O hâlde Bana kulluk edin. Benim dışımdaki varlıklara tapmayı bırakın!”

Dünya hayatında her akîdeye mensub insan grupları, öbek öbek önderlerinin etrafında bir araya geldikleri gibi, ahirette de imamlarıyla küme küme bir araya gelirler… Millet-i İbrahim’in mensubları olan muvahhid mü’minler, Peygamberlerinin ardına düştükleri gibi, küfür ve şirk milletinin mensubları da kendilerini cehenneme götürecek liderlerinin peşine düşerler… insan, dünyada da, ahirette de, aynı inancı ve aynı usûlü paylaştığı, kendisini sevdiği ile beraberdir…

Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kişi sevdiği ile beraberdir.”

Ebu Hureyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kişi, dostunun dini üzeredir. Bu yüzden biriniz, dost edindiği kişiye dikkat etsin!”

Kişi, dünyada kimi dost edinmiş, kiminle aynı akîdeyi ve aynı usûlü paylaşmış, aynı gaye uğrunda beraber olmuş ise, ahirette de onunla beraberdir… İsterse hak üzere, isterse batıl üzere olsun, kimleri sevmiş ve onlarla aynı inancı benimsemiş ise, onlarla birlikte haşrolunacaktır…

Bundan dolayı Rabbimiz Allah:

“Ey iman edenler, Allah’dan sakının ve sadıklarla birlikte olun.” buyurur. (Tevbe, 9/119)

Bundan dolayı, Ebu Said el-Hudrî (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.):

“Yalnız mü’minle arkadaş ol ve ekmeğini (yemeğini) ancak takvalı kişi yesin!” buyurur.

Bundan dolayı muvahhid mü’minler, milletinin atası Halilullah İbrahim (a.s.) gibi:

“Rabbim, bana hüküm (ve hikmet) bağışla ve beni salih olanlara kat.” (Şuara, 26/83) diye dua eder ve Rabbleri Allah’dan bunu dilerler…

Rabbimiz Allah’ın, muvahhid mü’min kullarının kendileriyle bulunmasını ve beraber olunmasını emrettiği sadıklar, Allah’a ve Rasulüne katıksız iman edip, imanlarında hiçbir şübheye düşmeden, mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenlerdir…

Halilullah İbrahim (a.s.), Salihlerden idi... Salih olanlar, İbrahim (a.s.)’ın milletinden olan muvahhid mü’minlerdir… Onlar, iman edip salih ameller işleyerek, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye ederek kurtulmuş kullardan olanlardır...

Salih kullar için Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“İman edip salih amellerde bulunanlar ise, cennet halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır.” (Bakara, 2/82)

Rabbimiz Allah insan kullarını, dünya hayatlarındaki önderleriyle davet buyurur… Onlar, dünya hayatında kimi imam olarak seçmiş ve kimin peşine takılıp izinden gitmiş ise, onunla beraber çağrılırlar… Onun milletinden olarak değerlendirilirler… Millet-i İbrahim’den olanlar, hangi pey-gamberin ümmetinden ise, O peygamberin ardına düşerek bu davete icabet ederler… Millet-i Nemrud’un mensubları ise, dünyada kendilerine tabi olup emirlerince yaşayan liderleri Nemrud, Fir’avn, Ebu Cehil ve benzerlerinin peşine takılıp çağrıya icabet ederler…

Şöyle buyuruyor Rabbimiz Allah:

“Her insan grubunu imamlarıyla çağıracağımız gün, artık kimin kitabı sağ eline verilirse, onlar kitablarını okuyacaklar ve onlar, bir hurma çekirdeğindeki iplikcik kadar bile haksızlığa uğratılmazlar.

Kim bunda (dünyada) kör ise, o, ahirette de kördür ve yol bakımından daha şaşkın bir sapıktır.” (İsra, 17/71-72)

“Biz, onları ateşe çağıran imamlar kıldık, kıyamet günü yardım görmezler.” (Kasas, 28/41)

“O (Fir’avn), kıyamet günü kavminin önderliğine geçer, böylece onları ateşe götürmüş olur. Sonunda vardıkları yer, ne kötü bir yerdir.” (Hud, 11/98)

Abdullah İbn Ömer (r.anhuma) şöyle demiştir:

- Kıyamet gününde insanlar, küme küme olurlar. Her ümmet, kendi Peygamberlerinin ardına düşer.

Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), bana hitaben:

“Bana Kur’ân oku!” diye emretti.

Ben de O’na:

- Kur’ân senin üzerine indirildiği hâlde, ben onu, sana mı okuyacağım? dedim.

Rasulullah:

“Şübhesiz ben Kur’ân’ı kendimden başkasından işitmeyi severim.” buyurdu.

Ben de kendisine, en-Nisa Sûresi’ni okumaya başladım.

“Her ümmetten bir şahid getirdiğimiz ve onların üzerine seni şahid olarak getirdiğimiz zaman nasıl olacak?” (Nisa, 4/41) ayetine ulaştığımda Rasulullah, bana:

“Okumayı tut (yani durdur)!” buyurdu.

O sırada gördüm ki, Rasulullah’ın iki gözü yaş döküyordu.

İlim adamlarımız derler ki:

Peygamber (s.a.s.)’in ağlaması, bu ayet-i kerimenin ihtiva ettiği dehşetli başlangıç ve işin ağırlığı dolayısıyladır. Zirâ Peygamberler, ümmetlerine karşı doğrulayıp, yalanladıklarına dair şahidler olarak getirileceklerdir.

Hz. Peygamber de kıyamet gününde bir şahid olarak getirilecektir.

Yüce Allah’ın: “Bunlar” buyruğu ile de, hem Kureyş kâfirlerine, hem diğer kâfirlere işaret vardır. Özellikle Kureyş kâfirlerinin anılmasının sebebi, azabın bu Kureyş kâfirleri üzerinde diğerlerine göre daha ağır olacağından dolayıdır. Çünkü onlar, mucizeleri ve Allah’ın, O’nun elleri vasıtasıyla ortaya çıkardığı harikûlâde hâlleri görmekle birlikte inad ettiler.”

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Her ümmetten bir şahid göndereceğimiz gün, (artık ondan) ne inkâr edenlere (özür dilemeleri için) izin verilecek, ne (Allah’dan) hoşnudluk dilekleri kabul edilecek.” (Nahl, 16/84)

Millet-i İbrahim’den en son ümmet olan Ümmet-i Muhammed, bütün insanlık âlemini Tevhid’e davet etmektedir… Kitablı olsun, Kitabsız olsun bütün gayr-ı müslimlere, birbirlerini rabler veya kullar edinmekten vazgeçip hep beraber Âlemlerin Rabbi Allah’a kul olmak tebliğini yapıp, kullara kul olmaktan kurtulup iman etmeye davet etmektedirler…

Bu ilâhî vazife, Rabbimiz Allah tarafından verilmiştir:

“De ki: ‘Ey Kitab Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (Tevhid’e) gelin, Allah’dan başkasına kulluk etmeyelim. O’na, hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı rabler edinmeyelim.' Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: ‘Şahid olun, biz gerçekten müslümanlarız.” (Âl-i İmrân, 3/64)

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Kitablı veya Kitabsız gayr-ı müslimlerin devlet başkanlarına göndermiş olduğu davet mektublarına bu ayet-i kerimeyi yazdırırdı…

Örnek olarak, Bizans İmparatoru Hırakl’e gönderdiği mektubu analım… Olayı, mektub vesilesiyle Hırakl ile konuşan Ebu Süfyan anlatıyor…

Ebu Süfyan dedi ki:

- Bundan sonra Hırakl, Rasulullah’ın mektubunu istedi ve onu okudu. Mektubun içinde şunlar yazılmıştı:

“Bismillahi’r-rahmânir’r-rahîm.

Allah’ın Rasulü Muhammed’den, Ru'mun büyüğü Hırakl’e...

Hidayet yoluna uyanlara selâm olsun!

Bundan sonra:

Ben seni, İslâm davetine, yani müslümanlığa davet ediyorum. İslâm’a gir ki, selâmette bulunasın. Müslüman ol ki Allah, senin ecrini iki kat versin! Şayet yüz çevirirsen, ırgatların, çiftçilerin vebâli de muhakkak senin üzerine olur!

“Ey Ehli Kitab, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (Tevhid’e) gelin…” (Âl-i İmrân, 3/64)

Hırakl, mektubun okumasını bitirdikten sonra yanında sesler yükseldi ve gürültü çoğaldı. Bizim dışarıya çıkarılmamız emredildi, biz de dışarıya çıkarıldık.

Merhamet olunmuş ümmet olan Ümmet-i Muhammed’in mensubları olan muvahhid mü’minlerin vasıflarını beyan buyuran Rabbimiz Allah, ümmeti oluşturanları şöyle açıklıyor:

“Gerçek şu ki, iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte birbirlerinin velisi olanlar bunlardır. İman edip hicret etmeyenler, onlar hicret edinceye kadar, sizin onlara hiçbir şeyle velayetiniz yoktur. Amma din konusunda sizden yardım isterlerse, yardım, üzerinizde bir yükümlülüktür. Ancak sizlerle onlar arasında anlaşma bulunan bir topluluğun aleyhinde değil. Allah, yaptıklarınızı görendir.

İnkâr edenler, birbirlerinin velileridirler. Eğer siz, bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız), yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk, (fesad) olur.

İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte gerçek mü’min olanlar bunlardır. Onlar için bir bağışlanma ve üstün bir rızık vardır.

Bundan sonra iman edip hicret edenler ve sizinle birlikte cihad edenler, işte onlar, sizdendir. Akrabalar Allah’ın kitabı’na göre, birbirine (mirasta) önceliklidir. Doğrusu Allah, her şeyi bilendir.” (Enfâl, 8/72-75)

Rabbimiz Allah’ın emredip razı olduğu ve Rasulullah (s.a.s.)’in yapıp gösterdiği şekilde katıksız iman ederek, imanlarının gereği olan salih ameli işleyen muvahhid mü’minler, yeryüzünde Allah’a kul olmalarını engelleyen her güç ile malları ve canlarıyla mücahede ederler… Bulundukları bölgelerde, onların Allah’a kul olmasını engelleyip kendilerine kul olmalarını isteyen tağutlarla gerekli mücadele ve mücahede de güçsüz ve çâresiz kalan muvahhid mü’minler, Allah’a karşı kulluk vazifesini yapacak başka bölgelere hicret ederler… Müşrik tağutların egemen olduğu, muvahhid mü’minlere her türlü işkencenin yapıldığı ve bir “Daru’ş-Şirk” hâline getirilen Mekke’den, hicret yurdu olan Yesrib’e (Medine’ye) yapılan hicret gibi!..

Mü’min müslümanların vatanı, üstünde yaratılış gayelerine uygun, yani, yalnızca Rabbleri Allah’a ibadet ederek yaşadıkları ve imanlarının gereği olan bir hayat anlayışı ile ömürlerini geçirdikleri yerdir… Allah’ın razı olduğu fiillerin işlendiği ve Allah’ın razı olmadığı fiillerin yasaklandığı, yapmak isteyenlerin engellendiği yer, muvahhid mü’minler, Rabbleri Allah’a karşı olan kulluk vazifelerini gereği gibi yaparken hiçbir engelle karşılaşmazlar… Allah ve Rasulü (s.a.s.)’e tam itaat edilen ve Kitab ve Sünnet’in beyan ettiği helâl-haram sınırlarına riâyet edilip çiğnenmeyen yer, İslâm ülkesidir!..

Rabbimiz Allah, Ümmet-i Muhammed’in değişmez vasıflarını beyanla şöyle buyurur:

“O Rahmân (olan Allah)ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatab oldukları zaman, ‘selâm’ derler.

Onlar, Rablerine secde ederek ve kıyam durarak gecelerler.

Onlar: ‘Rabbimiz, cehennem azabını bizden geri çevir. Gerçekten onun azabı, ödenmesi kaçınılmaz bir borç (veya sürekli bir acıdır)’ derler.

‘Şübhesiz o, ne kötü bir karargâh ve ne kötü bir konaklama yeridir.’

Onlar harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne kısarlar, (harcamaları) ikisi arasında orta bir yoldur.

Ve onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha tapmazlar. Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zinâ etmezler. Kim bunları yaparsa, ağır bir ceza ile karşılaşır.

Kıyamet günü, azab ona kat kat arttırılır ve içinde aşağılanmış olarak temelli kalır.

Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunup davranan başka. İşte onların günahlarını Allah, iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.

Kim tevbe eder ve salih amellerde bulunursa, gerçekten o, tevbesi (ve kendisi) kabul edilmiş olarak Allah’a döner.

Ki onlar, yalan şahidlikte bulunmayanlar, boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir.

Onlar, kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onun üstünde sağır ve körler olarak kapanıp kalmayanlardır.

Ve onlar: ‘Rabbimiz, bize, eşlerimizden ve soyumuzdan göz aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi, takva sahiblerine imam (önder) kıl’ diyenlerdir.

İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en güzel yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orada esenlik dileği ve selâmla karşılaşırlar.

Orada ebedî olarak kalıcıdırlar. O, ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir konaklama yeridir.” (Furkan, 25/63-77)

Rabbimiz Allah, yalnız kendisine kul olan ve kulluk vazifelerini bütün imkânlarını kullanarak yerine getirmeye çalışan Ümmet-i Muhammed’in mü’min müslüman ferdlerini böyle beyan buyuruyor… Ümmetin değişmez karakterinin beyan buyrulduğu bu ayet-i kerimelerin birer birer okunup, üzerlerinde uzun uzun düşünülüp konuşulması gerekir… Bu konuda değerli müfessir ulemânın gö-rüşlerine müracaat edilmesi, araştırılması ve bu beyanların günümüze göre tekrar görüşülmesi, konunun çok iyi anlaşılmasına yardımcı olur… Böyle ciddî bir çalışmayı başarabilenler, Ümmet-i Muhammed’i tanıma imkânına sahib olurlar…

Yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.), ümmetini nasıl anlatmış olduğuna dair hadis-i şeriflerden birkaç tanesini zikretmek, ümmetin değişmez karakterini anlamaya kâfî gelir kanaatindeyiz!..

1) Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Bizler, en sonra gelmişleriz (son ümmetiz), kıyamet gününde en başa geçecek onlardır. Ancak her ümmete bizden önce Kitab verildi. Bize de, onlardan sonra Kitab verildi.”

2) İbn Abbas (r.anhuma)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Bana:

- İşte bunlar, senin ümmetindir. Bunların beraberinde yetmişbin kişi vardır ki, bunlar, hesaba çekilmeksizin cennete girecekler, denildi.”

3) Muhammed b. İshak (rh.a.) dedi ki:

Rasulullah (s.a.s.), Muhacirlerle Ensar arasında birleştirici bir akid olmak üzere bir belge düzenledi.

Şöyle dedi:

“Bismillahi’r-rahmâni’r-rahîm.

Bu, Peygamber Muhammed (s.a.s.)’den, Kureyşli ve Medineli mü’min ve müslümanlarla, onlara tabi olup onlara katılanlar ve onlarla birlikte cihad edenler arasında bir andlaşmadır.

Onlar, insanlardan ayrı olarak bir tek ümmettirler...”

4) Enes (rh.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Ümmetimin misali, yağmur misalidir ki, evveli mi daha hayırlıdır, yoksa sonu mu bilinmez!”

5) İbn Ömer (r.anhuma)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Allah, benim ümmetimi dalâlette (sapıklıkta) bir araya getirmeyecektir ve Allah’ın (yardım) eli, cemaatın üzerindedir. Her kim (kavlen veya fiilen veya itikaden) ayrılırsa, şübhesiz cehenneme ayrılır.”

6) Ebu Malik el-Eş’arî (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Gerçekten Aziz ve Celîl olan Allah sizi (şu) üç hasletten korudu:

Peygamberinizin, sizin aleyhinizde dua ederek hepinizin birden helâk olmasından.

Ehl-i batılın, ehl-i hakka üstün gelmesinden.

Müslümanların sapıklık üzerine toplanmasından.”

İman üzere ve İslâm üzere bir araya gelen ümmetten ayrılan, cehenneme ayrılır… Bu ayrılık, haktan sonra batıla ayrılıştır… Bu ayrılış Tevhid’den sonra şirke, İslâm’dan sonra cahiliyyeye ayrılıştır… Bu ayrılış irtidad olup bedevîleşmektir…

Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) şöyle der:

- Bilerek faiz yiyen (alan), yediren (veren) ve onu yazan, güzellik için dövme yapan ve yaptıran, zekat vermeyen ve hicretten sonra mürted olarak çölde yaşayan (bedevîleşen), kıyamet gününde Rasulullah’ın lisanından lânetlenecektir.

Emirü’l-mü’minin İmam Ali (r.a.)’a göre büyük günahlar yedi tanedir.

Bunlar da:

Allah’a ortak koşmak,

Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı bir insanı öldürmek.

Namuslu bir kadına zinâ iftirasında bulunmak.

Yetim malı yemek.

Faiz yemek.

Savaştan kaçmak.

Hicret ettikten sonra, tekrar bedevîliğe dönmek.

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Bedevîler, inkâr ve nifak bakımından daha şiddetlidir. Allah’ın, Rasulüne indirdiği sınırları bilmemeye de onlar daha yatkın ve elverişlidir. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe, 9/97)

“Şübhesiz kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra gerisin geri (küfre) dönenleri, şeytan kışkırtmış ve u-zun emellere kaptırmıştır.” (Muhammed, 47/25)

Akrabalık Ölçüsü

Yegâne Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

“Ey insanlar, sizi, tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden bir çok erkek ve kadın türetip yayan Rabbinizden korkup sakının. Ve (yine) kendisiyle, birbirinizle dilekleştiğiniz Allah’dan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının. Şübhesiz Allah, sizin üzerinizde gözetleyicidir.” (Nisa, 4/1)

Rabbimiz Allah, insan kullarını bir tek nefisten yarattığını, onların aslının bir olduğunu ve aynı kökten türeyen dallar olduklarını beyan buyurmaktadır… Netice itibariyle insanlar, bir asıldan olan, aynı cinsten akrabadırlar…

İmam İbn Kesir (rh.a.)’ın beyanıyla:

“Allah Teâlâ burada, yaratıkların aslının bir baba ve anneden olduğunu zikretmektedir. Böylece yekdiğerine sevgi besleyecekler, güçsüzlerine merhamet ve şefkat göstereceklerdir.”

İmam Taberî (rh.a.) de şunları söyler:

“Allah, bu ayet-i kerimede, bütün insanları tek bir kişiden yaratanın yalnızca kendisi olduğunu beyan etmiş ve insanlara ilk yaratılışlarını hatırlatmıştır. Tâ ki insanlar, tek bir anne ve babadan geldiklerini, bu nedenle birbirlerinin kardeşleri olduklarını bilsinler. Her birinin diğerinin üzerinde kardeşlik hakkı olduğunu anlasınlar. Böylece birbirine karşı insaflı ve merhametli davransınlar. Haksızlık yapmasınlar, zayıf olanlarını gözetsinler, onun ezilmesini önlesinler.”

Yegâne hayat nizamı olan İslâm, akrabalık bağlarına çok önem verir ve bu bağların sımsıkı olmasını emreder… Yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.), Medine’ye hicret edip geldiğinde, Medinelilere yaptığı ilk konuşmasında, akrabalık ilişkilerinden bahsetmiş ve akrabalarla iyi ilişki kurmayı tavsiye etmiştir...

Abdullah b. Selâm (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurmuştur Rasulullah (s.a.s.):

“Ey insanlar, selâmlaşmayı çoğaltıp yaygınlaştırın, (muhtaçlara) yemek yedirin, akrabalarla iyi ilişki kurun ve halk uyurken geceleyin namaz kılın ki, selâm ile (selâmetle) cennete giresiniz.”

Cerîr (r.a.) anlatıyor:

Biz, gündüzün ortasında Rasulullah (s.a.s.)’in yanında bulunuyorduk. Derken yalın ayak, kaplan postu rengindeki gömleklerini veya abalarını başlarına geçirmiş, kılıçlarını çekmiş, ekserisi hatta hepsi Mudar Kabilesi’ne mensub çıplak birtakım adamlar, Peygamber (s.a.s.)’e geldiler. Onların muhtaç hâlini görünce Rasulullah (s.a.s.)’in yüzü değişti. İçeri girip çıktıktan sonra Bilâl’e emir buyurdu. Bilâl, ezan okuyarak, kamet getirdi. Rasulullah (s.a.s.), namazı kıldırdı. Sonra hutbe okudu ve:

“Ey insanlar, sizi, tek bir nefisten yaratan Rabbinizden korkup sakının…” ayet-i kerimesini sonuna (yani): “Şübhesiz Allah, sizin üzerinizde gözetleyicidir.” (Nisa, 4/1) kadar ve Haşr Sûresi’ndeki:

“Ey iman edenler, Allah’dan korkun! Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah’dan korkun! Hiç şübhesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr, 59/18) ayet-i kerimesini okudu.

(Sözüne devamla:)

“Bir adam, dinarından, dirheminden, elbisesinden, bir sâ’ buğdayından, bir sâ’ kuru hurmasından sadaka vermelidir. Velev ki, yarım hurma olsun.” buyurdu.

Derken Ensar’dan bir zât hemen hemen elinin taşıyamayacağı kadar, hattâ elinin taşımaktan aciz kaldığı bir kese getirdi. Sonra birbiri ardınca herkes bir şeyler getirdiler. Neticede, yiyecek ve elbiseden müteşekkil iki yığın gördüm.

Rasulullah (s.a.s.)’in (mübarek) yüzünün altınla yaldızlanmış gibi parladığını gördüm. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):

“Her kim İslâm’da güzel bir çığır açarsa, o çığırın ecri ile kendisinden sonra o çığırla amel edenlerin ecirlerinden hiçbir şey noksan edilmemek şartıyla sevabları kendilerine aiddir. Ve her kim İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o çığırın vebâlı ile kendisinden sonra onunla amel edenlerin vebâlı hiçbir noksanları olmamak üzere ona aiddir.” buyurdular.

Yegâne hayat nizamı İslâm, aynı kökten oldukları için insanlık akrabalığına çok önem vermiş, birbirinin kıymetini bilmek ve yardımlaşmak konularını önplana alarak teşvik etmiştir… Akrabalık bağlarını koparmak, yeryüzünde fesad çıkarmakla eşdeğerde olduğunu beyanla, bu işin, Allah’ın lânetine vesile olduğunu ilân etmiştir…

“Demek ki, iş başına gelip yönetimi ele alırsanız, hemen yeryüzünde fesad (bozgunculuk) çıkaracak ve akrabalık bağlarınızı koparıp parçalayacaksınız öyle mi?

İşte bunlar, Allah, onları lânetlemiş, böylece (kulaklarını) sağırlaştırmış ve basiret (göz)lerini de kör etmiştir.” (Muhammed, 47/22-23)

Adaleti, ihsanı emreden ve, çirkin utanmazlıklardan, kötülüklerden, zorbalıktan sakındıran Allah Teâlâ, akrabaları gözetmeyi, onlara yardımda bulunmayı, akrabalık bağlarını sağlamlaştırmayı emretmektedir…

“Şübhesiz Allah, adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder. Çirkin utanmazlıklardan (fahşadan) kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır. Size öğüt vermektedir. Umulur ki, öğüt alıp düşünürsünüz.” (Nahl, 16/90)

“Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsraf ederek saçıp-savurma.” (İsra, 17/26)

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Aile nesebinden, akrabanıza sıla yapabilecek kadar bilgi edinin! Çünkü sıla-ı rahim, aile içinde sevgi, malda bolluk ve ecelde ertelemedir.”

Cubeyr b. Mutim (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Hısımlarla ilgilenmeyi kesen (ve bunu helâl sayan) kimse, cennete giremez!”

Ebu Hureyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Allah, halkı yarattı. Bu yaratmayı yerine getirip tamamlayınca rahim (akrabalık/hısımlık), ayağa kalktı da Rahmân’ın (azamet) ridasının eteğini tuttu. Bunun üzerine Allah, ona:

- Ne istersin? diye sordu.

Rahim:

- (Ya Rabb,) bu kalkışım, kesilmekten Sana sığınanın kalkmasıdır (sana sığınıyorum), dedi.

Allah:

- Senin hakkını tanıyıp ilgiyi devam ettirene, Ben de mükafatını vermeyi sürdürmemden ve seninle ilgiyi koparana, Ben de mükafat verme ilgimi kesmemden razı olur musun? buyurdu.

Rahim de:

- Evet, razıyım ya Rabb, dedi.

Allah Teâlâ da:

- İşte rahimle (akrabalıkla - hısımlıkla) ilgilenmeyi devam ettirenle, devam ettirmeyip bu ilgiyi kesip koparanların hâli böyle olacaktır, buyurdu.”

Küleyb İbn Menfa’a dedi ki:

Dedem (Bekir İbni’l-Haris) sordu:

- Ya Rasulullah, kime iyilik edeyim?

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Annene, sonra babana, kız kardeşine, erkek kardeşine ve bir de bunları takib eden akrabana (iyilik etmen) vacib bir haktır, yakınlarına da!..”

Akrabalık ilişkilerine bu kadar önem veren hayat nizamı İslâm, akrabalık bağlarını, kan bağından “Din” bağına çevirmiştir… İslâm’da kan ve toprak bağı, ancak din bağı ile birleşirse önem kazanır… Din bağı, kan ve toprak bağından önce gelir… Din bağı olmadan, kan ve toprak bağının herhangi bir önemi yoktur… Akrabalar; ancak din, iman ve Tevhid bağıyla birbirine bağlanan, İslâm üzere olanlardır… Kan ve toprak bağları olanlar, din, yani İslâm bağıyla birbirine bağlanmakdıkça aralarında akrabalık bağı oluşmaz. Kanda kardeş olanlar, dinde kardeş olmadıkça, birbirinin kardeşleri olamazlar… Hele hele kanda ve toprakda kardeş olanlar, Allah’a başkaldırmış, imana karşı küfrü tercih etmişler ise, muvahhid mü’minlerle ilişkilerini kesmişlerdir… Bu tipte olanlar, muvahhid mü’minlerin kandan yana en yakınları olsalar bile, muvahhid mü’minler onları sevemez, veliler, yani dostlar edinemezler… Arala-rında din bağı olmadığı için, kan bağı onların dost olmasına yeterli gelmez… Hele bir de Allah’a karşı isyan etmişlerse, hiç mi hiç dost olmazlar… Onlar, bu hâlde iken kan bağından dolayı onları dost edinmek, korkunç bir zulüm işlemektir… Şuurlu muvahhid mü’minler, böyle bir zulmü asla işleyemez ve Rabbleri Allah’a karşı isyankâr bir tavır sergileyemezler!.. Allah’ın düşmanlarını dost edinemezler!..

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Ey iman edenler, eğer imana karşı inkârı sevip tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veliler edinmeyin. Sizden kim onları veli edinirse, işte bunlar, zulmeden kimselerdir.” (Tevbe, 9/23)

“Ey iman edenler, mü’minleri bırakıp kâfirleri veliler (dostlar) edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah’a apaçık olan kesin bir delil vermek ister misiniz?” (Nisa, 4/144)

“Ey iman edenler, sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar, size kötülük ve zarar vermeye çalışıyor, size zorlu bir sıkıntı verecek şeyden hoşlanırlar. Buğz (ve düşmanlıkları) ağızlarından dışa vurmuştur. Sinelerinin gizli tuttukları ise, daha büyüktür. Size, ayetlerimizi açıkladık, belki akıl erdirirsiniz.” (Âl-i İmrân, 3/118)

Aynı kökten gelen insanların arasındaki akrabalık bağlarının kan değil, din bağı olduğunu, aynı Tevhid akîdesine iman edenlerin birbirlerinin kardeşleri ve velileri olduklarını beyan eden Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de bu konuda örnekler beyan buyurur… Örnek verilen şahsiyetler, Rabbimiz Allah’ın en seçkin kulları olan Rasuller ve onların iman etmeyen en yakınları… Kiminin oğlu, kiminin babası, kimimin hanımları ve kiminin amcaları… Bu kişiler, Allah’ın en seçkin salih kulları olan Peygamberlerin en yakınları iken, kan bağından dolayı bu yakınlık, din bağı ile bağlanmayınca hiçbir fayda sağlamadığı ortaya çıkmıştır…

Akrabalık ölçüsü, iman ve Tevhid ölçüsüdür… Akrabalık ölçüsü din, yani İslâm ölçüsüdür… Birbirleriyle sağlam iman ve itaat edilen bir İslâm ile bağlananlar, birbirlerinin kardeşleri, dostları ve yakınlarıdır… Eğer küfrü imana, şirki Tevhid’e, tuğyanı İslâm’a tercih ederlerse, bütün akrabalık ve dostluk bağlarını koparmış olurlar… Onlar, İslâm Milleti’nden çıkmış, Tevhid ailesinden uzaklaş-mışlardır… muvahhid mü’minlerle bir akrabalık ve velayet bağları kalmamıştır…

İşte en çarpıcı örnekleri!..

1) Nuh (a.s.) ve oğlu

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“(Gemi) onlarla dağlar gibi dalga(lar) içinde yüzüyorken Nuh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: ‘Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kâfirlerle birlikte olma.’

(Oğlu) dedi ki: ‘Ben, bir dağa sığınacağım. O, beni sudan korur.” (Nuh) dedi ki: ‘Bugün Allah’ın emrinden, esirgeyen olan (Allah)dan başka bir koruyucu yoktur.’ Ve ikisinin arasına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.

Denildi ki: ‘Ey yer, suyunu yut ve ey gök, sen de tut.’ Su çekildi, iş bitiriliverdi, (gemi de) Cudî (dağı) üstünde durdu ve zalimler topluluğuna da: ‘Uzak olsunlar’ denildi.

Nuh, Rabbine seslendi. Dedi ki: ‘Rabbim, şübhesiz benim oğlum ailemdendir ve Senin va’din de doğrusu haktır. Sen, hakimlerin hakimisin.’

(Allah) dedi ki: ‘Ey Nuh, kesinlikle o, senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir iş (yapmıştır). Öyleyse hakkında bilgin olmayan bir şeyi Benden isteme. Gerçekten Ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.’

(Nuh) dedi ki: ‘Rabbim, bilgim olmayan şeyi, Senden istemekten sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve beni esirgemezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum.” (Hud, 11/42-47)

Baba, Rabbimiz Allah’ın “Ulu’l-Azm” Peygamberlerinden Nuh (a.s.), oğul ise, Rabbimiz Allah’ın, “Ey Nuh, kesinlikle o, senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir iş (yapmıştır).” diye buyurduğu küfür milletinden olan ve tufan suyunda boğulan bir kâfir… Baba, muvahhid mü’min; oğul, müşrik bir kâfir!..

2) İbrahim (a.s.) ve babası

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Kitab’da İbrahim’i de zikret. Gerçekten o, doğruyu söyleyen bir Peygamberdi.

Hani babasına demişti ki: ‘Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve seni herhangi bir şeyden bağımsızlaştırmayan şeylere ne diye tapıyorsun?

Babacığım, gerçek şu ki, bana, sana gelmeyen bir ilim geldi. Artık bana tabi ol seni, bir yola ulaştırayım.

Babacığım, şeytana kulluk etme! Kuşkusuz şeytan, Rahmân (olan Allah)a başkaldırandır.

Babacığım, gerçekten ben, sana Rahmân tarafından bir azabın dokunacağından korkuyorum. O zaman şeytanın velisi olursun.’

(Babası) demişti ki: ‘İbrahim, sen, benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (bu tutumuna) bir son vermeyecek olursan, andolsun, seni taşa tutarım. Uzun bir süre benden uzaklaş (bir yerlere git.).’

(İbrahim:) ‘Selâm üzerine olsun. Senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Çünkü O, bana pek lütufkârdır.’ dedi.

Sizden ve Allah’dan başka taptıklarınızdan kopup ayrılıyorum ve Rabbime dua ediyorum. Umulur ki, Rabbime dua etmekle mutsuz olmayacağım.” (Meryem, 19/41-48)

Oğul, Rabbimiz Allah’ın “Ulu’l-Azm” Peygamberlerinden, Millet-i İbrahim’in atası İbrahim (a.s.); baba ise, mütekbir tağut Nemrud’un “Puthâne Nâzırı”. Yani din işlerinden sorumlu bakanı, ya da diyanet işleri bakanı, putperest müşrik bir kâfir...

Rabbimiz Allah, Halilullah İbrahim (a.s.)’ın tavrını şöyle beyan buyurur:

“İbrahim dedi ki: ‘Babamı da bağışla. Çünkü o, şaşırıp sapanlardandır.” (Şuara, 26/86)

“İbrahim babası için bağışlanma dilemesi, yalnızca ona verdiği bir söz dolayısıyla idi. Kendisine onun, gerçekten Allah’a düşman olduğu açıklanınca ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrahim, çok duygulu, yumuşak huyluydu.” (Tevbe, 9/114)

Çok duygulu, çok yumuşak ve çok merhametli olan Halilullah İbrahim (a.s.), Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ’dan babasını bağışlamasını dilemekteydi… Babası, şaşırıp sapanlardandı… Ola ki, bu şaşırıp sapması bir gafletten ve bir cehaletten dolayı ortaya çıkmıştı… Ya da kendisine verilen bir dünyalıktan, bir makam, bir mevkiden ve bir menfaattan ötürü idi!.. Bundan dolayı İbrahim (a.s.), babasına:

“Selâm üzerine olsun. Senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Çünkü O, bana pek lütufkârdır.” diye söz vermişti.

Bunun için İbrahim (a.s.) dua etmiş ve:

“Babamı da bağışla. Çünkü o, şaşırıp sapanlardandır.” demişti.

Fakat:

“Kendisine onun, gerçekten Allah düşmanı olduğu açıklanınca ondan uzaklaştı.”

Millet-i İbrahim’in atası Halilullah İbrahim (a.s.), babası da olsa, Allah düşmanı olan birisiyle ilişkisini kesmiş, ondan uzaklaşmıştı… Din bağı olmayınca, kan bağı, iman kardeşliğini ve dostluğunu oluşturamazdı… Hele hele kan bağı yakınlığı olanlar Allah düşmanları olursa, onlarla asla yakınlaşma söz konusu olamazdı…

İbrahim (a.s.), Allah düşmanı olduğu için dünyadayken kendisinden uzaklaştığı babası Âzer’i ahirette çok perişan ve rezîl bir hâlde görür…

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“İbrahim (a.s.), kıyamet günü babası Âzer’i, üzeri tozlu ve siyah bir hâlde gördü.”

3) Nuh (a.s.) ve Lut (a.s.)’ın hanımları

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Allah, inkâr edenlere Nuh’un eşini ve Lut’un eşini örnek verdi. İkisi de, kullarımızdan salih olan iki kulumuzun nikâhları altındaydı, ancak onlara ihanet ettiler. Bundan dolayı, (kocaları) kendilerine Allah’dan gelen hiçbir şeyle yarar sağlamadılar. İkisine de: ‘Ateşe, diğer girenlerle birlikte girin’ denildi.” (Tahrim, 66/10)

“(Elçi melekler) dediler ki: ‘Ey Lut, biz, Rabbinin elçileriyiz. Onlar, sana kesin olarak ulaşamazlar. Gecenin bir parçasında ailenle birlikte yürü (yola çık). Sakın hiçbiriniz dönüp arkasına bakmasın, fakat senin karın başka. Çünkü onlara isabet edecek olan, ona da isabet edecektir. Onlara va’dolunan (azab) sabah vaktidir. Sabah da yakın değil mi?’

Böylece emrimiz geldiği zaman, üstünü altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık.

Rabbinin katında belli bir biçime sokulmuş, damgalanmış olarak. Bunlar, zalimlerden uzak değildir.” (Hud, 11/81-83)

Kocaları, Allah’ın iki salih kulu ve iki Peygamberi Nuh (a.s.) ve Lut (a.s.); hanımları ise, inkârcılardan olan iki kâfir kişi… Kocalarının Peygamber oluşu, bu iki kâfir kadına bir yarar sağlamamış, onlarla akraba oluşları kendilerini kurtarmamıştır… Din bağı olmayınca, kan bağının herhangi bir faydası yoktur…

4) Rasulullah (s.a.s.)’in amcaları

a) Ebu Leheb Abdu’l-uzza bin Abdul Muttalib

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Ebu Leheb’in iki eli kurusun, kurudu da.

Malı, kazandıkları, kendisine bir yarar sağlamadı.

Alevi olan bir ateşe girecektir.

Eşi de, odun hamalı (ve)

Boynuna bükülmüş bir ip (bağlanmış) olarak.” (Tebbet/Mesed, 111/1-5)

Abdullah İbn Abbas (r.anhuma) anlatıyor:

“(Öncelikle) en yakın hısımlarını (aşiretini) uyar.” (Şuara, 26/214) ayeti indiği zaman Rasulullah (s.a.s.), Safa Tepesi üzerine çıkıp yükseldi de:

“Ey Fıhr oğulları! Ey Adiyy oğulları!” diye bütün Kureyş soylarına oymak oymak nidâ etmeye başladı.

Nihayet çağrılanlar, oraya toplandılar. Çağrılanlardan herhangi biri, oraya çıkmağa mukdedir olmadığı zaman, toplantıda ne olacağına bakması için bir elçi göndermiştir. Kureyş’le beraber Ebu Leheb de geldi.

Rasulullah (s.a.s.), bu topluluğa hitaben:

“(Ey Kureyş,) haydi bana reyinizi haber veriniz! Ben size, şu vadide birtakım düşman süvarileri vardır, sizin üzerinize baskın yapmak istiyorlar diye haber versem, bana inanır mısınız?” dedi.

Topluluk:

- Evet, inanırız. Biz, senin üzerinde yaptığımız her tücrübede senin doğru sözlü olduğunu tesbit ettik, dediler.

Rasulullah (s.a.s.):

“Öyleyse ben size, şiddetli bir azabın önünde sizleri uyarıp sakındırıcıyım…” buyurdu.

Bu hitabe üzerine Ebu Leheb:

- Yazık sana! Bundan sonraki günlerde hüsrana, zarar uğrayasın! Bizleri, bu konuşma için mi buraya topladın? dedi.

Bu sözler üzerine şu sûre indi:

“Ebu Leheb’in iki eli kurusun, kurudu da.

Malı ve kazandıkları kendisine bir yarar sağlamadı.” (Tebbet Sûresi).

b) Ebu Talib b. Abdulmuttalib

Müseyyeb İbn Hazn (r.a.) anlatıyor:

Ebu Talib’e ölüm âlametleri geldiği sırada ona, Rasulullah (s.a.s.) geldi ve amcasının yanında Ebu Cehil b. Hişam ile Abdullah İbn Ebi Umeyye’yi buldu.

Rasulullah, Ebu Talib’e hitaben:

“Ya Amca, Lâ ilâhe illallah kelimesini söyle de, bununla Allah katında sana şehadet edeyim.” buyurdu.

Ebu Cehl ve Abdullah İbn Ebi Umeyye:

- Ya Ebu Talib, Abdulmuttalib milletinden yüz mü çevireceksin? diye men’ettiler.

Fakat Rasulullah, bu Tevhid kelimelerini amcasına arzetmeye devam ediyordu. O iki kişi de, devamlı o sözlerini tekrar ediyorlardı. Nihayet Ebu Talib, bunlara söylediği son söz olarak:

- O (yani ben), Abdulmuttalib milleti (dini) üzeredir, dedi ve Lâ ilâhe illallah demekten çekindi.

Rasulullah (s.a.s.):

“İyi bil ki (ey amcam), Allah’a yemin olsun, ben sana, mağfiret dilemekten nehyolunmadığım müddetçe, senin için muhakkak mağfiret dileyeceğim.” buyurdu.

Akabinde Allah, bu hususta şu ayeti indirdi:

“Kendilerine, onların gerçekten çılgın ateşin arkadaşları oldukları açıklandıktan sonra –yakınları dahi olsa- müşrikler için bağışlanma dilemeleri, Peygamber’e ve iman edenlere yaraşmaz.” (Tevbe, 9/113)

Abbas b. Abdulmuttalib (r.a.), Rasulullah (s.a.s.)’e:

- Seni, amcam (Ebu Talib hakkında şefaat etmek)den ne alıkoydu? Allah’a yemin ederim ki o, seni her zaman saldırılardan korurdu ve senin için düşmanlarına karşı öfkelenirdi, dedi.

Rasulullah (s.a.s.), Abbas’a:

“Ebu Talib, şimdi topuklarına kadar –dibi yakın- ateşten bir çukur içindedir. Eğer benim şefaatım olmasaydı, muhakkak ki o, cehennemin en derin çukurunda bulunurdu.” buyurdu.

Ebu Said el-Hudrî (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.)’in yanında amcası Ebu Talib (in iyilikleri) zikredildiği sırada, Rasulullah şöyle buyurdu:

“Umarım ki, benim şefaatım, kıyamet günü amcama fayda verecektir. Şefaatimle amcam, topuklarına çıkabilen ateşten bir çukura konulacak, orada beyni kaynayacaktır.”

Yegen, Allah’ın “Uûl-Azm” Peygamberlerinden Rasulullah Muhammed b. Abdullah b. Abdulmuttalib (s.a.s.), amcaları ise, Allah’dan gelenleri inkâr eden ve müşrik atalarının dini üzere olan kâfirler… Ebu Leheb Abdu’l-uzza b. Abdulmuttalib ile Ebu Talib b. Abdulmuttalib’in öz yeğenlerinin Rasulullah oluşu, onlar iman etmediği için asla kendilerine bir faydası olmamıştır… Onların, Rasulullah (s.a.s.)’in amcaları olması, yani Rasulullah ile kan ve soy bağlarının olması, kendilerini cehennem azabından kurtaramamıştır…

Yegâne hayat nizamı İslâm’da, din bağı akrabalığı, yani iman kardeşliği olmadıkça, kan bağı akrabalığı, akrabalık olarak kıymet kazanmaz ve önemsenmez!..

5) Muvahhid mü’minlerin kâfir akrabaları

Emirü’l-mü’minin İmam Ali b. Ebi Talib (r.a.) anlatıyor:

(Babam Ebu Talib ölünce) Rasulullah (s.a.s.)’e (vardım ve):

- Senin dalâlette olan amcan öldü, dedim.

“Git, babanı kabre koy! Sonra yanıma gelinceye kadar (kimseye bununla ilgili) bir söz söyleme.” buyurdu.

Bunun üzerine gidip onu kabre koydum ve (Rasulullah’ın) yanına geldim. Bana, yıkanmamı emretti. Ben de yıkandım. Bana dua etti.

Emirü’l-mü’minin İmam Ali (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.)’e geldim ve:

- Ebu Talib öldü, dedim.

“Git, onu defnet!” buyurdu.

- Amma o, müşrik olarak öldü, dedim.

“Git, onu defnet!” buyurdu.

Ebu Talib’i defnedip yanına döndüğüm zaman da Rasulullah (s.a.s.), bana:

“Yıkan!” buyurdu.

Şu olayı da, İmam Ali (r.a.) anlatıyor:

Bir adamın, müşrik olan anne ve babası için istiğfar ettiğini işittim ve bunun üzerine kendisine:

- Müşrik oldukları hâlde annen ve baban için istiğfar mı ediyorsun? dedim.

O da:

- İbrahim, müşrik olduğu hâlde babası için istiğfar etmemiş miydi? dedi.

Bunu, Rasulullah (s.a.s.)’e anlattım ve bunun üzerine:

“Müşrikler için bağışlanma dilemeleri, Peygamber’e ve iman edenlere yaraşmaz.” (Tevbe, 9/113) ayeti indi.

Yegâne Rabbimiz Allah, muvahhid mü’minlerle aralarında kan, soy ve toprak bağları olsa dahi, iman ve Tevhid, yani İslâm bağı olmadıkça, müşrikleri, kâfirleri, Yahudîleri, Hristiyanları ve diğer batıl ideoloji mensublarını dost edinmemeyi emretmektedir… Hangi ırktan, renkten, dilden ve bölgeden olursa olsun, katıksız iman edip Allah ve Rasulü (s.a.s.)’e itaat edenler kardeş olup birbirlerinin akrabalarıdır… Böyle olmazlar ise, kan bağı olan akrabalar bile olsalar onlar yabancıdırlar… Hele hele küfürlerinde aşırı gidip muvahhid mü’minlere zarar veren Allah düşmanları olanlar, en yakın kan bağı akrabalar olsalar bile, onlarla dost olunmaz, onlara herhangi bir sevgi gösterilmez ve beraberlik söz konusu olmaz… Böyle davranmak, Rabbimiz Allah’ın muvahhid kullarına bir emridir!..

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Ey iman edenler, müşrikler ancak bir pisliktirler. Öyleyse bu yıllardan sonra artık Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.” (Tevbe, 9/28)

“Ey iman edenler, Yahudî ve Hristiyanları, dostlar (veliler) edinmeyin. Onlar, birbirlerinin dostudurlar. Sizden, onları kim dost edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şübhesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez.” (Mâide, 5/51)

“Ey iman edenler, Benim de düşmanım sizin de düşmanınız olanları veliler edinmeyin. Siz, onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz, oysa onlar, haktan size geleni inkâr etmişler, Rabbiniz olan Allah’a inanmanızdan dolayı Rasulü de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp çıkarmışlardır. Eğer siz, Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı aramak gayesiyle çıkmışsanız (nasıl) onlara karşı hâlâ sevgi gizliyorsunuz? Ben, sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından şaşırıp sapmış olur.

Eğer sizi ele geçirecek olurlarsa, size düşman kesilirler, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar. Onlar, sizin inkâr etmenizi içten arzu etmişlerdir.

Ne yakın akrabalarınız, ne çocuklarınız kıyamet günü size bir yarar sağlayamaz. (Allah), sizin aranızı ayıracaktır. Allah, yaptıklarınızı görendir.” (Mümtehine, 60/1-3)

Hangi çağda ve dünyanın neresinde olursa olsun muvahhid mü’minlerin kesin ve net tavrı budur!.. Rabbimiz Allah’ın emrettiği ve işlendiği takdirde kendilerinden razı olduğu tavır, bu tavırdır!..

Muvahhid mü’minler, din konusunda kendileriyle savaşmayan, onlara düşman olmayan, onlara karşı kin beslemeyen ve onlara zarar vermeyen kan bağıyla kendilerine akraba olan kendi hâlinde kâfirlerle iyi geçinmeli, onlara iyi ve adaletli davranmalıdırlar… Harbî, olmayan bu kâfir akrabalarına iyi davranmak ve onlara İslâm’ı tebliğ edip İslâm’a davet etmek, muvahhid mü’minlerin vazifesidir… Ola ki, onların bu güzel tavrından dolayı, kâfir akrabalarının kalbi İslâm’a ısınır ve hidayet bulurlar… Ola ki, o kâfir akrabalarının hidayetlerine vesile olurlar…

Rasulullah (s.a.s.)’in Halifesi İmam Ebu Bekr (r.a.)’ın kızı Esma (r.anha) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.) zamanında (müşrik olan) annem, beni özleyerek ziyaretime gelmişti.

Ben, Rasulullah (s.a.s.)’e:

- Annemle ilgilenip onu kabul edeyim mi? diye sordum.

Rasulullah (s.a.s.):

“Evet, (onunla ilgilenip iyilik eyle!)” buyurdu.

Ravî Süfyan b. Uyeyne dediki:

- Allah Teâlâ, o kadın hakkında şu ayeti indirmiştir:

“Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever.” (Mümtehine, 60/8)

Bu ayet-i kerimeden hemen sonra gelen ayet-i kerimede şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp çıkaranları ve sürülüp çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden sakındırır. Kim, onları dost edinirse, artık onlar, zalim olanların tâ kendileridir.” (Mümtehine, 60/9)

İman Kardeşliği

İzzet ve şeref sahibi olan İslâm Milleti’nin oluşumunda iman kardeşliği esastır… İzzetin kendilerine aid olduğu muvahhid mü’minler, İslâm kardeşliklerini, kan ve soy bağı üzere değil, iman ve Tevhid bağı üzere kurmuşlardır!.. İnsan kullarını yalnızca kendisine ibadet etsinler diye yaratan Allah Teâlâ, insanlar arasında katıksız iman edenleri kardeş ilân buyurmuş ve ancak mü’minlerin kardeş oldukları beyan etmiştir:

“Mü’minler, ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah’dan korkup sakının. Umulur ki, esirgenirsiniz.” (Hucurat, 49/10)

İman kardeşliğini, yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.) uygulamalı bir şekilde örneklemiştir… Her muvahhid mü’minin diğer mü’minlerle kardeşliği gibi, kendisinin de muvahhid mü’minlerle kardeş olduğunu beyan buyurmuştur…

Urve (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), Ebu Bekr’den Aişe’yi nikâhlamak için istedi.

Ebu Bekr (r.a.), Rasulullah’a:

- Sen benim, Allah’ın dininde ve Kitabında kardeşimsin. Bu cihetle Aişe, sana helâldır.” dedi.

Emirü’l-mü’minin İmam Ömer (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.)’den umre için izin istedim. Bana, izin verdi ve:

“Kardeşçiğim, bizi de duada unutma!” buyurdu.

Bana, öyle bir söz söylemiş oldu ki, onun yerine bütün dünyaya sahib olmam beni o kadar sevindirmezdi.

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.) böyle idi! O, ümmetiyle iman ve İslam kardeşliği bağını, olması gerektiği sağlamlıkta ve emrolunduğu gibi gerçekleştirmişti… O’na ve Allah’dan getirdiklerine katıksız iman eden ümmetinin muvahhid mü’min ferdleri de, O’nun gibi yapmış ve mü’min müslümanlar arasında iman kerdeşliği bağını esas kabul ederek, bu bağı olanca imkânlarıyla sağlamlaştır-mışlardı…

İbn İshak (rh.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), (Bedir’den) esirleri getirdiği zaman ashabı arasında onları dağıttı ve:

“Esirlere iyi davranın!” buyurdu.

Mus’ab b. Umeyr (r.a.)’ın ana-baba bir kardeşi Ebu Aziz b. Umeyr b. Hişam, esilerin içinde idi.

Ebu Aziz şöyle dedi:

- Kardeşim Mus’ab b. Umeyr ve Ensar’dan bir adam, bana vardılar. Ensar’dan olan adam, beni esir ediyordu.

Mus’ab, Ensarî’ye dedi ki:

- Ellerini sıkı tut! Çünkü onun annesi mal sahibidir. Umulur ki o, senden onu kurtarmak için sana fidye verir!

Mus’ab b. Umeyr, Ebu Aziz’i esir eden Ensar’dan Ebu Yeser’e bir şey söylediği zaman, Ebu Aziz, ona dedi ki:

- Senin ev sahibin bu mudur?

Mus’ab, ona şöyle dedi:

- Benim kardeşim odur, sen değilsin!

Bunun üzerine onun annesi, Kureyş esirlerine karşılık verilen en yüksek fidyeyi sordu.

Ona, denildi ki:

- Dört bin dirhem.

Bunun üzerine dört bin dirhemi gönderdi ve onun fidyesini ödemiş oldu.

Millet-i İbrahim ve Ümmet-i Muhammed olan muvahhid mü’minler, kadın olsun, erkek olsun, dünyanın hangi bölgesinden ve hangi ırktan, hangi renkten, hangi dilden, hangi kavimden olursa olsunlar, birbirlerinin iman kardeşi ve İslâm dostlarıdırlar… ümmetin bütün bir vücûd gibidir… Birbirlerini sevmede, saymada, hukukunu korumada, canına, malına ve ırzına sahib çıkmada, parçalanmaz bir bütünlük arzeder… Bütün muvahhid mü’minler böyle inanır ve böyle davranırlar… Rabbleri Allah, böyle emretmiş, önderleri Rasulullah (s.a.s.), böyle öğretmiştir…

Numan b. Beşir (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):

“Bütün mü’minleri, birbirlerine merhamet, muhabbet, lütuf ve yardımlaşma hususlarında sanki bir vücûd misali görürsün! O vücûdun bir organı hastalanınca, vücûdun diğer kısımları birbirlerini hasta organın elemine –uyku-suzlukla hararete- ortak olmaya çağırırlar.”

Numan b. Beşir (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Mü’minler, bir tek adam gibidir. Başı ağrısa, cesedin sair yerleri humma ve uykusuzlukla ona (iştirake) çağrışırlar.”

Devamı olan rivayette Numan b. Beşir (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Müslümanlar, bir tek adam gibidir. Gözü ağrısa, bütün vücûdu ağrır. Başı da ağrısa, bütün vücûdu ağrır.”

Sehl b. Sa’d (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Mü’min, iman ehli yanında, cesed üzerinde baş gibidir. Cesed, nasıl ki, başta olandan dolayı ızdırap duyarsa, mü’min de iman ehli için öyle elem duyar.”

Ebu Musa (r.a.)’dan:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Mü’min ile mü’min (birbirlerine karşı) duvar gibidir. Birbirini sımsıkı tutarlar.”

Bunu söylerken, parmaklarını birbirine geçirip sımsıkı kilitledi.

Hubeyb b. Hiraş (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Müslümanlar kardeştir. Takva hariç, hiçbirinin diğerinden üstünlüğü yoktur.”

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in bu buyruklarından apaçık anlaşıldığı gibi, nasıl ki, iman bir bütündür ve parçalanmaz ise, mü’minler de iman kardeşliği bakımından bir bütündürler ve asla parçalanmayı kabul etmemelidirler…

Bütün mü’minler, birbirlerinin velileri, yani kardeşleri, dostları ve yardımcılarıdırlar… Muvahhid mü’minlerin birbirlerinin üzerinde velayet hakkı vardır… Onlar, iyilik ve takva üzere yardımlaşır, hayırda yarışırlar… Bütün yeryüzünde huzur ve barışı sağlamak için iyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar… Mazlum kardeşleri olan mü’min müslümanların zulümden kurtulmaları için kendilerine yardımcı olurken, zulmeden müslüman kardeşleri ortaya çıktığında onların zulmünü engellemek, onları ıslâh etmek üzere onlara karşı durup bu zulümden vazgeçirir, böylece onlara da yardım etmiş olurlar… Ümmetin derdiyle dertlenir, İslâm Milleti’nin yaralarını sarmaya gayret ederler…

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Rasulüne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şübhesiz Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe, 9/71)

İbn Mes’ud (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kim ki, sabahleyin kalkarken düşüncesi Allah’dan başka bir şey olursa, onun, Allah’ın hoşnudluk ve yakınlığından nasibi yoktur.

Kim ki, sabahleyin kalkarken müslümanların sıkıntılarını kalbinden hissetmezse, onlardan değildir.”

Enes (r.a.)’dan:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Ey mü’min, sen, mü’min kardeşine zalim iken de, mazlum iken de yardım et!”

Sahabîler:

- Ya Rasulallah, şu mazlum olan kişiye yardım edebiliriz. Fakat o zalime nasıl yardım ederiz? diye sordular.

Rasulullah:

“Zalimin iki elinin üstünü tutarsın (yani onu, zulmünden men’edersin).”

Muvahhid mü’minler, mü’min müslümanlar kardeşlerine yardım ederken, kendilerinin ihtiyacı olan yardımı muvahhid mü’min kardeşlerinden beklerler… Şirk ve küfür ehlinden yardım talebi etmezler… Yardımı, yalnızca Allah’dan ve O’nun salih mü’min kullarından beklerler… Allah'ın salih kulları, Allah’ın rızası için ve Allah’ın emrettiği gibi, diğer salih mü’min kardeşlerinin yardımına koşarlar… İman kardeşli-ğinin gereği budur!..

Rasulullah (s.a.s.)’in zevcesi Aişe (r.anha) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), Bedir tarafına yola çıktı. Harratu’l-Vebera’ya varınca kendisine bir adam yetişti ki, bu adamın cür’et ve cesareti söyleniyordu. Bu sebeble Rasulullah (s.a.s.)’in ashabı, onu gördükleri vakit sevindiler.

Rasulullah (s.a.s.)’e yetişince, O’na:

- Sana tabi olmak ve seninle beraber yer almak için geldim, dedi.

Rasulullah (s.a.s.), kendisine:

“Allah’a ve Rasulüne iman ediyor musun?” diye sordu.

- Hayır! dedi.

“Öyle ise, dön! Ben, asla bir müşrikten yardım alamam!” buyurdu.

Sonra gitti. Ağacın yanına vardığımızda o adam, Rasulullah (s.a.s.)’e yine yetişti ve O’na ilk defa söylediği gibi söyledi. Rasulullah (s.a.s.) de, ona ilk defa söylediği gibi söyledi.

“Öyle ise, dön! Ben, aslâ bir müşrikten yardım alamam!” buyurdu.

Sonra döndü. Ve Rasulullah (s.a.s.)’e Beyda’da yetişti. O da, ilk defa dediği gibi:

“Allah’a ve Rasulüne iman ediyor musun?” diye sordu.

Adam:

- Evet! cevabını verdi.

Rasulullah (s.a.s.), ona:

“O hâlde yürü!” buyurdu.

İman ve İslâm’ın kopmaz, eskimez ve pörsümez sapasağlam bağıyla birbirine bağlanan ümmetin muvahhid mü’min ferdleri, birbirlerini sevmek, birbirlerinin kadr-u kıymetini bilmek ile mükelleftirler… Bu hâl, onların katıksız imanlarından kaynaklanmaktadır…

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Siz, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de (tam) iman etmiş olamazsınız.”

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Birbirinize hasedlik çekmeyin. Müşteri kızıştırmayın. Birbirinize buğz etmeyin. Birbirinize sırt çevirmeyin. Biriniz, diğerinin pazarlığı üzerine satış yapmasın.

Kardeş olun ey Allah’ın kulları!

Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu tahkir etmez. (Üç defa kalbi-ne işaret ederek) takva, şuradadır. Kişiye kötülük namına, müslüman kardeşini tahkir etmesi kâfidir. Müslümanın her şeyi, kanı, malı ve ırzı, müslümana haramdır.”

Mü’min müslümanların kardeşler olduğunu ve bu iman kardeşliğinin bağlarının çok sıkı olmasının gereğini defalarca beyan buyuran önderimiz Rasululllah (s.a.s.), bu bağın gevşememesi ve hiçbir zaman çözülmemesi için bütün önlemleri almıştır… İlk sözlerini beyan buyurduğu andan, kıyamet anına kadar iman kardeşliğine herhangi bir zarar gelmemesi için ne gerekiyorsa beyan buyurmuştur… İlmi, bütün zamanları ve mekânları kuşatan Rabbimiz Allah’ın bildirmesiyle bilip bildiren Rasulullah (s.a.s.), Allah’ın izni ve yardımıyla oluşan iman kardeşliğine sahib çıkılmasını, bunun hiçbir zaman bozulmamasını ümmetine vasiyet etmiştir…

Cabir b. Abdullah el-Becelî (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), Vedâ Haccı’nda bana:

“İnsanları sustur da dinlesinler!” diye emretti.

İnsanlar, sükût ettikten sonra:

“Benden sonra birbirinin boyunlarını vuran kâfirlere dönmeyin!” buyurdu.

Ümmet-i Muhammed’in her muvahhid mü’min ferdi, iman kardeşliği hukukunu canı gibi kıymetli bilip korumalıdır… Mü’minlerin kardeşliğine ve müslümanların birbirlerine olan velayet hakkına asla bir zarar gelmemelidir… Allah’ın ipine sımsıkı sarılan İslâm Milleti’ni bu ipten koparıp parçalayan ve iman kardeşliği hukukunu zedeleyen fitnelerin başında, ırkçı-milliyetçi duyguların akîde hâline gelmesi yer alır… Müslüman olmuş ve iman bağlarıyla birbirlerine sımsıkı bağlanmış, mü’min kardeşler olmuş kavimlerin, kendi ırklarını yüceltip diğer ırkları aşağılamak, dolayısıyla o ırklara mensub olan mü’min kardeşlerini hakir görmek suretiyle ümmeti parçalamak en korkunç bir fitnedir… Böyle korkunç bir fitneye iştirak edenler, ırkçı-milliyetçi duygularla, kendi ırkından olmayan diğer mü’min müslümanların kanını helâl görebilme cinayetini işler… Böylece haktan sonra batıla dönmüş olur…

İşte bu inancı sebebiyle fıska düşer ve topukları üzere gerisin geriye küfre dönmüş olur… Yalnızca kendi ırkından olmadıkları için ve kendi ırkının yüceliğine inanarak, diğer mü’min müslümanların katledilmesini helâl görmek, onların öldürülmesini gerektiren ciddî bir sebebi ve tevili olmadığı hâlde onları, bu sebebten dolayı öldürmek, insanı iman ve İslâm dairesinde bırakmaz…

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Kim bir mü’mini kasıtlı olarak (taammüden) öldürürse cezası, içinde ebedî kalmak üzere cehennemdir. Allah, ona gazablanmış, onu lânetlemiş ve ona büyük bir azab hazırlamıştır.” (Nisa, 4/93)

Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Allah’dan başka (ibadete layık) ilâh bulunmadığına ve benim Allah’ın Rasulü olduğuma şehadet etmekte olan müslüman bir kimsenin kanı helâl olmaz, ancak şu üç şeyden biri ile helâl olur:

Maktülün hayatı karşılığında öldürülmesi (kısas).

Zinâ edenin evli (veya dul) olması (recm).

İslâm Dini’nden çıkıp müslüman cemaatını terk etmesi (irtidad).”

Irkçı-milliyetçi duygular, kendi kavminin diğer kavimlerden üstün olduğu inancı ve bunun harekete dönüşmesi cahiliyye adetlerindendir… Bu cahilî inanç, iman kardeşliğinin en vahşî düşmanıdır… Ümmeti, birbirine düşüren ve müslümanların birbirinin boyunlarını vurup kanlarını dökmelerine sebeb olan en amansız fitnedir…

Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Müslümanlara sövmek, fısk, onunla savaşmak küfürdür.”

Hadis-i Şerifin şerhinde şöyle denilmektedir:

“Bir müslümana haksız yere sövüp saymak, bi'l-icma’ haramdır. Bu işi yapan fasıktır. Cezası, te’dib olunmaktır. Haksız yere müslümanla kavga ve çarpışma yapan ise, ehl-i hak müslümanlara göre, dinden çıkmak mânâsına küfretmiş olmaz. Ancak müslümanla harbetmesinin helâl olduğuna inanırsa, o zaman dinden çıkar.

Müslümanların birbirlerini öldürmelerini helâl i’tikad etmek küfürdür. Meğer ki, te’vil ile ola.”

Gerek İslâm düşmanlarının yardımı ve kışkırtmasıyla, gerekse hevalarına uyarak müslüman kardeşlerine silah çekip onları öldürenler, müslümanların saflarından ayrılmışlardır…

Abdullah İbn Ömer (r.anhuma)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Her kim biz müslümanlara silah çekip kıtal ederse, artık o kimse biz müslümanlardan değildir.”

İblis İlk Irkçı, İlk Milliyetçi

Yegâne Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Andolsun, insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.

Ve Cann’ı da (cinlerin atası olan İblisi de) daha önce nüfuz eden kavurucu ateşten yarattık.” (Hicr, 15/26-27)

“O (İblis), cinlerdendir.” (Kehf, 18/50)

Ümmü’l-mü’minin Aişe (r.anha)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Melekler, nurdan yaratıldı. Cinler, Meâric’den (ateşin siyahıyla karışmış alev), ateşten yaratıldılar. Âdem ise, size anlatılandan yaratıldı.”

Kendisinden başka ilâh ve rab olmayan, yegâne yaratıcı Allah Teâlâ, insan kullarını topraktan, cin kullarını ve onların atası olan İblis’i de ateşten yaratmıştır... Topraktan yaratmış olduğu insan kullarnıdan önce, ateşten yaratmış olduğu cinlerden olan İblis’e, insana yani Âdem (a.s.)’a secde etmesini emretmişti... Yaratan O, İlâh O, Rabb O ve Melik O’dur... O, Âdem (a.s.)’ı topraktan ve İblis’i ateşten yaratmış, sonra ateşten yarattığı İblis’e, topraktan yaratmış olduğu Âdem (a.s.)’a secde etmesini emretmiştir... İblis, ırkçı-milliyetçi duygu ve inancıyla büyüklenmiş, kendi yaratılışını öne sürerek Âdem (a.s.)’dan daha hayırlı olduğunu beyanla Allah’ın emrine itaat etmemiş ve Âdem (a.s.)’a secde etmekten kaçınmıştır... Kendi tercihi olan ateşten yaratılanın, topraktan yaratılandan hayırlı zannını, Allah’ın emrine tercih etmiştir... Hevasını ilâh edinmiş ve –hâşâ- Allah Teâlâ’yı bilmemezlikle suçlarcasına, ateşten yaratılan hayırlı bir kul, topraktan yaratılan hayırsız bir kula secde edemeyeceğini gündeme getirmiştir... Kendi yaratılışını, kendi ırkını, Âdem (a.s.)’ın yaratılışından ve ırkından hayırlı görmüş, üstün olduğunu iddia etmiştir... Bu ırkçı-milliyetçi düşüncesinden dolayı Allah’a başkaldırmış, isyan etmiş ve lânetlenenlerden olmuştur...

İlk ırkçı, ilk milliyetçi olan İblis’in kıssasını, Rabbimiz Allah’ın bize bildirdiği şekliyle okuyalım!.. Rabbimiz Allah, bu kıssayı beyan buyurduğu ayetlerinde şöyle diyor:

“Andolsun, Biz, sizi yarattık, sonra size sûret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ dedik. Onlar da, İblis’in dışında secde ettiler. O, secde edenlerden olmadı.

(Allah) dedi ki: ‘Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?’ (İblis) dedi ki: ‘Ben, ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise, çamurdan yarattın.’

(Allah:) ‘Öyleyse ordan in, orada büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin.’

O da: ‘(İnsanların) dirilecekleri güne kadar beni gözle(yip ertele).’ dedi.

(Allah:) ‘Sen, gözlenip ertelenenlerdensin.’ dedi.

(İblis) dedi ki: ‘Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı, insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım.

Sonra muhakkak önlerinden arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulamayacaksın.’

(Allah) dedi: ‘Kınanıp alçalmış ve kovulmuş olarak ordan çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle dolduracağım.” (A'râf, 7/11-18)

İmam Taberî (rh.a.), tefsirinde şunları beyan eder:

“Ayet-i kerimede İblis’in, Allah Teâlâ’nın sorusuna şu cevabı verdiği zikredilmektedir:

- Ben, ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın.

İblis, Âdem’e secde etmemesinin gerekçesi olarak kendisinin yaratıldığı ateşin, Âdem’in yaratıldığı topraktan daha üstün olduğunu söylemiş, böylece hakkı idrak edememiş ve doğru yoldan sapmıştır. Zira ateş cevherinin hafif, körü körüne yayılan, dalgalanan ve yukarı doğru yükselen bir cevher olduğu malumdur. İşte İblis’te bulunan bu cevher onu, Allah’ın Levh-i Mahfuz’unda isyankâr biri olacağı tescil edildiği üzere, Âdem’e secde etmekten kibirlenmeye, onu hafife almaya sevketmiş, böylece kendi kendini yeyip bitiren bir ateş gibi helâke sürüklemiştir. Toprak cevherinin ise, istikrarlı, oturaklı, yumuşak, edebli, kararlı bir cevher olduğu malumdur. İşte Âdem’de bulunan bu cevher, onun, Levh-i Mahfuz’da mes’ud bir kimse olacağı tescil edildiği üzere Âdem’i, hata yapmasından sonra tevbe etmeye ve Rabbinden af ve mağfiret dilemeye sevketmiştir.

İşte Hasan-ı Basrî ile İbn Sirin’in:

- İlk kıyası yapan İblis’tir, sözleri, bu türden olan yanlış kıyası ifade etmektedir.

Hz. Âdem’in İblis’ten üstün olduğu muhakkaktır. Çünkü Allah Teâlâ onu, bizzat kendi elleriyle yaratmış, ona kendi ruhundan üflemiş, ona melekleri secde ettirmiş, her şeyin ismini öğretmiş ve diğer birçok özellikler vermiştir. Fakat ahmak İblis, bütün bunları görememiş, kendisinin ateşten yaratılması, Âdem’in de topraktan yaratılması dolayısıyla ondan üstün olduğuna delil getirmek istemiştir. Halbuki o, her ikisinin de yaratıldıkları maddeler bakımından da Âdem’den üstün değildir. Ayrıca Âdem’e yaratıldığı cevherin dışında birçok üstünlük verilmiştir. Bu durumda nasıl olur da İblis, ondan üstün olabilir?”

Şeytanların atası ve ırkçı-milliyetçi ideolojinin ilk fikir babası İblis’in kıssasını, çeşitli yönleriyle ayet-i kerimelerde şu şekilde beyan olmuştur:

“Hani Rabbin, Meleklere: ‘Gerçekten Ben, çamurdan bir beşer yaratacağım’ demişti.

‘Onu, bir biçime sokup ona ruhumdan üflediğim zaman siz, onun için hemen secdeye kapanın.’

Meleklerin hepsi topluca secde ettiler. Yalnız İblis hariç. O, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.

(Allah) dedi ki: ‘Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa yüksek olanlardan mı oldun?’

Dedi ki: ‘Ben, ondan daha hayırlıyım. Sen, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.’

(Allah) dedi ki: ‘Öyleyse oradan (cennetten) çık! Artık sen, kovulmuş bulunmaktasın.

Ve şübhesiz, din (kıyametteki hesab) gününe kadar Benim lânetim senin üzerinedir.’

Dedi ki: ‘Rabbim, öyleyse onların dirilecekleri güne kadar bana süre tanı.’

Dedi ki: ‘O hâlde süre tanınanlardansın.’

Dedi ki: ‘Senin izzetine andolsun, ben, onların tümünü mutlaka azdırıp kışkırtacağım.

Ancak onlardan muhlis olan kulların hariç.’

(Allah:) ’İşte bu haktır ve Ben, hakkı söylerim.’ dedi.

‘Andolsun, senden ve içlerinde sana tabi olacak olanlardan cehennemi dolduracağım.” (Sad, 38/71-85. Hicr, 15/28-43)

“Hani meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ demiştik. İblis dışında (hepsi) secde etmişlerdi. Demişti ki: ‘Bir çamur olarak yarattığın kimseye ben, secde eder miyim?’

Demişti ki: ‘Şu bana karşı yücelttiğine bir bak! Andolsun, eğer bana kıyamet gününe kadar süre tanırsan, onun soyunu –pek azı dışında- kuşkusuz kendime bağlı kılacağım.’

(Allah) demişti ki: ‘Git, onlardan kim sana uyarsa, şübhesiz sizin cezanız cehennemdir. Noksansız bir ceza.

Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygarayı kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara çeşitli va'dlerde bulun.’ Şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey va’detmez.

‘Benim kullarım. Senin onlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücün (hakimiyetin) yoktur.’ Vekil olarak Rabbin yeter.” (İsra, 17/61-65)

“Hani meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ demiştik. İblis dışında (diğerleri) secde etmişlerdi. O, cinlerdendi. Böylelikle Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı. Bu durumda Beni bırakıp, onu ve onun soyunu veliler mi edineceksiniz? Oysa onlar, sizin düşmanlarınızdır. (Bu,) zalimler için ne kadar kötü bir (tercih) değiştirmedir.” (Kehf, 18/50. Bakara, 2/34)

Irkçı-milliyetçi düşünce ve hareketinin atası İblis, kendi batıl anlayışına göre yaratılışını, yani ırkını üstün kabul edip, hevasını Allah’ın emrine tercih etmişti... Allah’ın kendisinden hayırlı olarak yarattığı Âdem (a.s.)’ın bu üstünlük derecesini hazmedememiş, Allah’ın emrini çiğnemiş ve kendi görüşünü Rabbi Allah’ın hükmünden daha iyi görmüştür...

Hâl böyle iken, şu gerçek apaçık ortaya çıkmıştır: Her ırkçı-milliyetçi düşünce ve hareket, şeytan İblis’in ideolojisini benimsemek ve onun izini takib etmek demektir... Çünkü bu cahiliyyenin kokmuş düşünce ve hareketinin fikir babası İblis şeytandır!.. Hatta insanlar arasında ırkçı-milliyetçi hareketlerde bulunanlar, şeytan İblis’i bile sollamışlardır...

İblis, ayrı maddelerden yaratılışlarını öne sürerek ırkçı-milliyetçilik yaparken, ayrı maddeden, yani topraktan, çamurdan yaratılmış olan insanların ırkçı-milliyetçilik yapması, “benim yaratıldığım toprak, ya da çamur, senin yaratıldığın toprak, ya da çamurdan daha hayırlı veya üstündür” demektir ki, insanın yaratılış gerçeğine aykırıdır... Çünkü insanların hepsi, bütün ırklar bütün renkler ve bütün kavimler, Âdem (a.s.)’dan türemiş, Âdem (a.s.)’ın da topraktan yaratılmış ilk insandır... Âdem (a.s.)’ın toprağı ne ise, ondan yaratılan Âdemoğullarının da toprağı aynıdır... Her bir ırk ve her bir renk ayrı ayrı topraktan yaratılmış, ayrı ayrı Âdemlerin çocukları değildir!.. Bundan dolayı birbirlerine üstünlükleri söz konusu değildir!..

Rabbimiz Allah, ilk ırkçı, ilk milliyetçi şeytan İblis’in, ırkçı-milliyetçi fitnesine karşı insan kullarını uyarmakta, onun tuzaklarına düşmemek için kendilerini bilgilendirmektedir.

“Ey Âdemoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de bir belâya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir. Biz, gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık.” (A'râf, 7/27)

“Şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekten o, sizin için apaçık bir düşmandır.” (Bakara, 2/168,208. En'âm, 6/142.)

“Ey Âdemoğulları, Ben, size and vermedim mi ki: ‘Şeytana kulluk etmeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.

Bana kulluk edin, doğru yol budur.’

Andolsun o, sizden bir çok insan neslini saptırmıştı. Yine de aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Yâsîn, 36/60-62)

İnsanların apaçık düşmanı olan şeytan İblis, ırkçı-milliyetçi düşünce ve hareketlerle aldattığı, günahlar işletip Allah’a karşı isyan ettirdiği ve birbirine düşürdüğü insanlara, dünyada sahib çıkmadığı gibi, ahirette de sahib çıkmayacak, aksine onları bu hareketlerinden dolayı kınayıp reddedecektir!..

Bu gaybî hakikatı, gaybı bilen ve bildiren yegâne Rabbimiz Allah beyan buyurmaktadır:

“İş hükme bağlanıp bitince şeytan der ki: ‘Doğrusu, Allah, size gerçek olan va’di va’detti. Ben de size, va’dde bulundum, fakat size yalan söyledim. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu. Yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın. Ben, sizi kurtaracak değilim, siz de beni kurtaracak değilsiniz. Doğrusu daha önce ortak koşmanızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere acı bir azab vardır.” (İbrahim, 14/22)

Yegâne Rabbimiz Allah, insan kullarının dünya hayatlarında şeytanın oyununa gelmemeleri ve tuzaklarına düşmemeleri için kendilerine, peygamberleri vasıtasıyla mesajını göndermiş, onları uyanık olmaya davet etmiştir... Irkçı-milliyetçiliğin İblis şeytanın ideolojisi olduğunu, bu şeytanî ideolojiden uzaklaşmalarını ve hiç yaklaşmamalarını beyan buyurmuştur... Bütün insanları, bir erkek ve bir dişiden yarattığını, sonra birbirleriyle tanışıp kaynaşmaları için halklar ve kabileler hâlinde birbirlerinden yaratılış yönüyle hiçbir üstünlüklerinin olmadığını bildirmiştir... Kendi katında insanların en kerimi, yani üstünü, katıksız iman edip, imanın gereği olan salih ameli işleyerek takvaya ulaşanlar olduğunu açıklamıştır!..

el-Adda’ b. Halid (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), Vedâ Haccı’nı yaptığı günde şöyle buyurmuştur:

Allah, şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar, gerçekten Biz sizi, bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi, halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şübhesiz, Allah katında en üstün (kerim) olanınız (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır.” (Hucurat, 49/13)

Arab’ın Acem’e üstünlüğü yoktur. Acem’in de Arab’a üstünlüğü yoktur. Ne siyahın beyaza, ne de beyazın siyaha üstünlüğü yoktur. Üstünlük, ancak ve sadece takva ile olur.

Ey Kureyş topluluğu, insanlar ahirete giderlerken siz, ahirete boyunlarınıza dünyayı yüklenmiş olarak gelmeyin! Allah’a karşı benim size hiçbir faydam dokunmaz!”

Dünyada, bu ilâhî emri çiğneyip ırkçı-milliyetçilik yaparak kendi ırkının, kendi dilinin ve kendi renginin diğer ırklardan, dillerden ve renklerden üstün olduğuna inanıp bu kokuşmuş cahiliyye dâvâsını benimseyenlerin ahiretteki durumlarını, Rabbimiz Allah’ın kendisine bildirmesiyle bilip bildiren önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in hadislerinden öğreniyoruz...

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kıyamet günü gelince Allah, bir münadiye emreder ve o da nidâ eder:

- Ben, bir neseb yarattım, siz ise, başka bir neseb edindiniz.

Ben:

- Sizin en iyiniz, Benden en çok korkanınızdır, dedim.

Siz, bundan yüz çevirdiniz ve:

- Filan oğlu filan, filan oğlu filandan daha hayırlıdır, daha üstündür, dediniz.

Bu gün Ben, kendi nesebimi (salih amel ve takvayı) yükseltiyor, sizin nesebinizi (soy, sop ve makamınızı) alçaltıyorum.

Nerede Allah’dan korkanlar (muttakiler)!”

İbn Ömer (r.anhuma)’dan:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Koğuculuk, sövmek ve ırkçılık cehennemdedir. Bunlar, bir mü’minin kalbinde yer almaz.”

İnsanoğlunun apaçık düşmanı olan İblis’in şeytanî ideolojisi olan ırkçı milliyetçi düşünceye ve batıl harekete karşı çok uyanık olup, böyle bir aşağılık tuzağa düşmemek için çok dikkatli davranmak gerek... Şeytan İblis, her an insanoğlunu, özellikle mü’min müslümanları bu aşağılık tuzağa düşürmek için uğraşmaktadır... Her zaman ve her mekânda fırsat buldukça muvahhid mü’minlerin önünü kesen ve onları dosdoğru yoldan saptırmaya çalışan şeytan İblis ile onun ordusu, mü’min müslümanların gaflet anlarını kollamaktadır... Mü’min müslümanların gaflet anları, imanlarının zayıf ve amellerinin noksanlaştığı anlardır... İman kuvvetli ve amel salih olmadığı zaman, şeytan İblis’e fırsat verilmiş olur... Bundan dolayı mü’min müslümanlar, imanlarını katıksız ve kuvvetli hâle getirmeli, amellerini, emrolundukları şekilde yapıp takvaya ulaşmalıdırlar...

Böylece şeytan İblis’in bütün şeytanî planlarını bozar ve tuzaklarını parçalar!..

Sebre b. Ebu Fakih (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Şeytan, Âdemoğlunun her yerde önüne çıkar. İslâm yolunda önüne çıkar.

(Müslüman olan birine):

- Sen, nasıl müslüman olursun, eski dinini, babalarının ve atalarının dinini bırakırsın?” der.

Fakat o kişi, şeytanı dinlemez ve müslüman olur. Sonra hicret ederken şeytan, yine yolunu keser ve:

- Kendi memleketini terk edip, nasıl hicret edersin? Hicret eden, dizgin vurulmuş at gibidir, der.

O kişi, şeytanı yine dinlemez ve hicret eder. Sonra o mü’min, savaşa giderken şeytan, yine yolunu keser ve:

- Savaş, hem seni yorar, hem de malını kaybedersin. Hâl böyleyken nasıl savaşa gidersin. Harb meydanında savaşacaksın, öldürüleceksin, karın, başkasına nikâhlanacak, malın da taksim edilecek, der.

O, mü’min, şeytanı yine dinlemez ve cihada gider.”

Daha sonra Rasulullah (s.a.s.):

“Kim böyle yaparsa, onu cennete koymak va’di icabı Allah'a vacib olur. Savaşta öldürülse de boğulsa da, hayvanı sırtından atıp öldürse de yine Allah, cennete koyar.” buyurdular.

Üstün Olanlar, Müttakilerdir

İbn Abbas (r.hanhuma) şöyle demiştir:

- Şu ayet ile amel eden bir kimseyi göremiyorum:

“Ey insanlar, gerçekten Biz sizi, bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.” (Hucurât, 49/13)

İnsan, insana:

- Ben, senden daha iyiyim, diyor.

Halbuki insan, Allah’dan korkmakla (muttaki olmakla) ancak başkasından daha iyi olur.

Yine İbn Abbas (r.anhuma) şöyle demiştir:

- Kerim kimi sayıyorsunuz? Allah, Kerim olanı beyan edip:

“Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır.” (Hucurât, 49/13) buyurmuştur.

Hasebi ne sayıyorsunuz? Haseb bakımından en üstününüz, ahlâkça en güzel olanınızdır.

Hangi ırktan, hangi renkten, hangi dil ve hangi bölgeden olursa olsun Allah katında en üstün olan insanın, katıksız iman sahibi ve salih amel işleyen muttaki kul olduğunu beyan buyuran ayet-i kerimenin nüzûl sebebi için şu olaylar anlatılmıştır:

1) Mekke feth edildiği gün Bilâl (r.a.), ezan okumak için Kâbe’nin damına çıkmıştı. Bunu gören bazı kimseler:

- Ne! Kâbe’nin damında bu siyah köle mi ezan okuyacak? derlerken, diğerleri ise:

- Allah, bir şey isterse, onu değiştirir, dediler.

Bunun üzerine Allah, bu ayet-i kerimeyi inzâl buyurdu.

2) Zührî (r.a.) der ki:

Rasulullah (s.a.s.), Beni Beyada kabilesine, Ebu Hind’i, kendilerinden bir kadın ile evlendirmelerini emretmişti.

Onlar:

- Ya Rasulallah, kızlarımızı, kölelerimizle mi evlendirelim? dediler.

Bunun üzerine bu ayet-i kerime nâzil oldu.

3) İbn Abbas (r.anhuma) şöyle demiştir:

Bu ayet, kendisine mescidde yer vermeyen bir kişiye:

- Falan kadının oğlu musun? diyen Sabit b. Kays hakkında inmiştir.

Sabit’in o sözü üzerine Rasulullah (s.a.s.):

“Falan kadının ismini anan kimdir?” diye sordu.

Sabit ayağa kalkarak:

- Benim, ey Allah’ın Rasulü, dedi.

Rasulullah (s.a.s.):

“Bak şu topluluğun yüzlerine!” buyurdu.

Sabit, baktı.

Rasulullah (s.a.s.):

“Ne gördün ey Sabit?” buyurdu.

Sabit:

- Beyaz, kızıl, siyah renkler gördüm, Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“O hâlde sen, onları ancak din ve takva hususunda üstün görebilirsin.”

İşte bu yüzden Allah Teâlâ, bu ayeti indirdi.

4) Yezid b. Şecere (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), bir gün Medine pazarından birisine uğramıştı. Bir de baktı ki, siyah bir köle satılığa çıkarılmış. Kim arttırırsa, ona satılacak.

Köle de şöyle diyordu:

- Kim beni satın alacaksa, bir şartla satın alsın.

Ona:

- Şartın nedir? diye soruldu.

O da:

- Beni satın alan adam, Rasulullah (s.a.s.)’in arkasında beş vakit namaz kılmaktan beni men etmeyecek, dedi.

Nihayet adamın biri, onu bu şarta binaen satın aldı.

Rasulullah (s.a.s.), bu köleyi her farz namazda görüyordu. Derken bir gün onu göremedi.

Sahibine:

“Köle nerede kaldı?” diye sordu.

Adam:

- Hummaya tutuldu, ey Allah’ın Rasulü, dedi.

Rasulullah (s.a.s.), ashabına:

“Kalkın, ona geçmiş olsuna gidelim!” buyurdu.

Ashab da, Rasulullah (s.a.s.) ile birlikte kalkıp o köleyi ziyarete gittiler.

Günlerden sonra Rasulullah (s.a.s.), kölenin sahibine:

“Kölenin durumu nedir?” diye sordu.

Adam:

- Ey Allah’ın Rasulü, köle aynı eski durumunda, dedi.

Rasulullah (s.a.s.), kalkıp kölenin yanına girdi. Köle, eski şiddetli hummanın içindeydi. Derken bu hâl üzere ruhunu teslim etti.

Rasulullah (s.a.s.)’in ashabı, bu işin heybetinden etkilenmişlerdi.

Muhacirler şöyle dedi:

- Biz, yurtlarımızı, mallarımızı, ailemizi terk ettik. Buna rağmen bizden hiçbir kimse, ne hayatında, ne hastalığında, ne de ölümünde şu kölenin gördüğü gibi bir iltifat görmemiştir.

Ensar ise şunları söyledi:

- Biz, Rasulullah (s.a.s.)’i yurt sahibi yaptık, O’na yardım ettik, mallarımıza ortak ettik. Buna rağmen zenci bir köleyi bize tercih etti.

Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu ayeti indirdi.

Bu ayetin tefsiri şu demektir:

Sizler, bir babanın ve bir annenin çocuklarısınız.

Böylece Allah Teâlâ, onlara:

“Şüphesiz, Allah katında sizin en değerliniz, takvaca en üstün olanınızdır.” ayetiyle de takvanın üstünlüğünü göstermiş oldu.

Ayet-i kerimenin iniş sebebinden de anlaşıldığı gibi asıl olan, katıksız iman ve salih amel sonucu erilen takvadır... İslâm’ı, bir hayat nizamı olarak kabul edip iman edilmesi gerekli olan ilkelere inanan kavimler, aşiretler ve kabileler, mü’min müslüman olduktan sonra iman ve İslâm kardeşi olduklarına inanırlar... Ayrı ırktan ayrı renkten ve ayrı dilden olmaları, kan ve toprak bağı olarak aynı olmamaları, onların iman ve İslâm, kardeşliklerini engelleyici değildir... İman kardeşi olan ayrı kavimlerin, renklerin ve dillerin mensubları, iman ve İslâm bakımından birbirine eşit olurlar... Kavimlerinden, ırk, renk ve dillerinden dolayı birbirlerine herhangi bir üstünlükleri söz konusu olmaz!.. Üstünlük, Allah katında, katıksız iman ile salih amel işleyerek takva sahibi olanlara aiddir... Muttaki olanlar, hangi ırkın, hangi rengin, hangi dilin ve hangi ülkenin muvahhid mü’minleri olursa olsunlar onlar, katıksız imanları ile yaptıkları salih ameller sonucu ulaştıkları takva ile diğer muvahhid mü’minlerden ileriye geçmişlerdir... Allah katında, diğerlerinden daha kıymetli ve üstün olmuşlardır...

Müslüman olmuş kavimler, birbirleriyle sağlam din bağıyla bağlanmış ve kan bağından çok daha kıymetli, çok daha sağlam olan iman bağı ortaya çıkmış, böylece İslâm kardeşliği oluşmuştur...

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.)’e:

- İnsanların en keremi (üstünü) kimdir?

Rasulullah (s.a.s.):

“Allah’a en takvalı olanlardır.” buyurdular.

Semüre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Haseb, servet ve soyluluk, takvadadır.”

Yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.), ümmetinin içinde muttaki mü’minleri “Ehl-i Beyt”inden saymış ve onları yakın dostlar edinmiştir... Muttaki mü’minler, Arap kavminden de olur, Arap olmayan kavimlerden de... Hangi ırk, renk ve dilden olursa olsun, değil mi ki, muvahhid mü’mindir, değil mi ki, muttaki müslümandır, o yüce şahsiyet, Rasulullah (s.a.s.)’in Ehl-i Beyt’inden ve yakın dostlarındandır...

Abdullah İbn Ömer (r.anhuma)’dan:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu :

“Gerçekten benim dostlarım muttakilerdir.”

Enes b. Melik (r.a.)‘dan.

Rasulullah (s.a.s.)’e:

- Muhammed’in Ehl-i Beyt’i kimlerdir? diye soruldu.

Rasulullah (s.a.s.) :

“Bütün muttakiler.” buyurdu.

Ve:

“Onun dostları muttakilerdir.” (Enfal, 8/34) ayetini okudu.

Enes (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Her takva sahibi kimse, Muhammed’in Ehl-i Beyt’indendir.”

Amr İbnu’l-As (r.a.) anlatıyor:

Ben, Rasulullah (s.a.s.)’den gizli değil, açık olarak şöyle buyururken işttim:

“Ebu filanın ailesi, benim velilerim değillerdir. Benim velim (dostum), ancak Allah’dır ve salih mü’minlerdir.”

Tîybî (r.a.) şunları söylemiştir:

“Hadisin mânâsı: Ben, hiçbir kimseye akrabalık sebebiyle muvâlât ve dostlukta bulunmam. Ben, ancak Allah’ı severim. Çünkü O’nun kulları üzerine vacib olan bir hakkı vardır. Salih mü’minleri de, Allah rızası için severim. Sevdiklerime, iman ve salâhlarından dolayı muvâlât eylerim. Bu hususta akrabam olup olmamaları mevzu bahis değildir. Şu kadar var ki, akrabamın akrabalık haklarına da riâ-yet eylerim.”

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Soy temizliği bakımından nesebler birbirine yakın olmasa bile, kıyamet günü benim velilerim (dostlarım) takva sahibi olanlardır.”

Abdurrahman, Haşimoğullarından birisinin:

- Ben, Rasulullah (s.a.s.)’e insanların en yakınıyım, dediğini işitmiş de şöyle demiş:

- Senden bir başkası, O’na senden daha yakın ve layıktır. Senin O’na yakınlığın, sadece O’nun nesebinden olman nedeniyledir.

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in, Ehl-i Beyt’inden ve yakın dostlarından kabul etmiş olduğu, “O, bendendir, ben, ondanım” dediği şahsiyetlerin durumuna bakıldığında şu hakikat görülür:

Bu şahsiyetler, katıksız iman etmişler, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad eyleyerek, her türlü zulme ve zalime karşı durmuşlardır... Kimden gelirse gelsin asla zulmü kabul etmemiş ve kim olursa olsun zalime karşı en sert tavrı sergilemişlerdir... Onlar, adaletten, barıştan, sevgiden, dostluk ve kardeşlikten yanadırlar... Onlar muvahhid mü’min ve muttaki müslümanlardırlar...

Ebu Berze (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.) gazalarından birinde bulunuyormuş. Derken Allah, kendisine ganimet vermiş ve ashabına:

“Bir kaybınız var mı?” diye sormuş.

Ashab:

- Evet, filan, filan ve filan (aranmaktadır), demişler.

Sonra (yine):

“Bir kaybınız var mı?” diye sormuş.

- Evet, filan filan, filan (aranmaktadır), demişler.

Sonra tekrar:

“Bir kaybınız var mı?” diye sormuş.

(Bu sefer):

- Hayır! demişler.

Rasulullah:

“Lâkin ben, Cüleybib’i kayıp görüyorum. Onu hemen arayın!” buyurmuş.

Onu, ölenlerin içinde aramışlar ve kendi öldürdüğü yedi kişinin yanı başında bulmuşlar. Sonra (düşmanlar,) onu öldürmüşler.

Rasulullah (s.a.s.), gelerek onun başucunda durmuş ve şöyle buyurmuştur:

“Yedi kişi öldürdü. Sonra onu öldürdüler. Bu, bendendir, ben de ondanım! Bu, bendendir, ben de ondanım!..”

Daha sonra onu, iki kolunun üzerine koymuş. Kendisinin, Rasulullah (s.a.s.)’in kollarından başka kolu yokmuş. ona, bir kabir kazmış ve kabire koymuş.

Ebu Berze, yıkamaktan bahsetmemiştir.

İmam Tirmizî (r.a.), Sünen’inde “Fasık devlet adamlarından Uzak Durulması Hakkında” babında şu hadis-i şerifi kaydetmiştir:

Ka’b b. Ucra (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), bize çıkageldi ve biz, beş ile dörd(ün toplamı) olarak dokuz kişi idik. İki sayıdan biri Arab’dan: diğeri acem’den idi.

Rasulullah (s.a.s.) buyurdu ki:

“Dinleyin! Benden sonra birtakım emir (idareci)lerin olacağını işittiniz mi?

Kim onların yanına girer, onların yalanlarını doğrular ve haksızlıkları hususunda onlara yardım ederse, benden değildir, ben de ondan değilim ve havuz başında bana vara-mayacaktır!

Kim onların yanlarına girmez, haksızlıkları hususunda onlara yardım etmez ve onların yalanlarını doğrulamazsa o, bendendir, ben de ondanım ve havuz başında bana vara-caktır!”

İslâm’da, iman, takva ve güzel ahlâk esas alınmıştır... Rabbimiz Allah, iman eden, takvaya ulaşan ve güzel ahlâk sahibi olan muvahhid mü’minleri veliler edinmiş, onların kalblerini uzlaştırmıştır... En son Nebî ve en son Rasulü, Rasulullah (s.a.s.)’e hitaben şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“Şübhesiz Allah, sana yeter. O, seni yardımıyla ve mü’minlerle destekledi.

Ve onların kalblerini uzlaştırdı. Sen, yeryüzündekilerin tümünü harcasaydın bile, onların kalblerini uzlaştıramazdın. Amma Allah, aralarını bulup onları uzlaştırdı. Çünkü O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.

Ey Peygamber, sana ve seni izleyen mü’minlere Allah yeter.” (Enfal, 8/62-64)

Ebu Hureyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Mü’minlerin iman yönünden en mükemmel olanları, ahlâk yönünden en güzel olanlarıdır.”

Diller ve Renkler, Allah’ın Ayetleridir

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı (farklı ve değişik) olması da, O’nun ayetlerindendir. Hiç şüphe yok bunda, âlimler için gerçekten(alınacak dersler) vardır.” (Rum, 30/22)

İmam Kurtubî (r.a.), bu ayetin tefsirinde şöyle diyor:

“Dil ağızdadır. Arabça, Acemce, Türkçe ve Rumca gibi farklı lugatler, diller onda ortaya çıkar. Renklerin farklılığı ise, beyaz, siyah ve kırmızı tenlilik gibi suretlerde ortaya çıkar. Hemen hemen gördüğümüz her bir kişi ile diğeri arasında mutlaka bir fark olduğunu da tesbit ediyoruz. Bütün bunlar, ne nutfenin yaptığı bir iştir, ne de anne, babanın. Mutlaka bunları yapan birisi vardır. İşte bunu yapanın yüce Allah olduğu da bilinen bir husustur. Bu da, her şeyi tedbir eden mutlak yaratıcının varlığının en açık delilidir.”

İmam İbn Kesir (r.a.) de, bu ayeti tefsir ederken şunları beyan eder:

“Burada, diller kasdedilmektedir. Bazıları Arab diliyle konuşmaktadır. Şu Tatarların başka bir dili vardır. Şunlar Gürcü, şunlar Rum, şunlar Frenk, Onlar Berber, onlar Türktür, Habeşli, Hindli, Acem, Saklabîler, Hazarlılar, Ermeniler, Kürdler ve ancak Allah’ın bileceği Âdemoğullarından değişik birçok dilleri vardır. Buna ilâveten renkleri, derilerinin rengi de değişiktir. Bütün yeryüzü halkının, hatta Allah’ın Âdem’i yaratmasından kıyametin kopmasına kadar dünya âhalisinin tamamının iki gözü, iki kaşı, burnu, alnı, ağzı ve iki yanağı vardır. Amma onlardan hiçbirisi, bir diğerine benzemez. Gizli veya açık olsun, simâ veya şekil veya söz olarak birini diğerlerinden ayıran mutlaka bir şey vardır. Düşünüldüğü zaman bu farklılıkları mutlaka ortaya çıkacaktır. Onlardan her birinin yüzü, bizâtihi bir üslûba, bir şekle sahibtir ki, bir başkasına benzemez. Şayet bir cemaat (topluluk), güzellik veya çirkinlik sıfatlarından birinde tevafûk hâlinde olsa dahi onlardan, herbirini diğerinden ayıran bir ayrıcalık, farklılık mutlaka vardır.”

İzzet ve şeref sahibi İslâm Milleti’nin meşhur ve değerli iki müfessir âliminin değerlendirmelerinden de apaçık anlaşıldığı gibi, dillerin, renklerin, kavimlerin, aşiretlerin, kabilelerin, soyların ve boyların ayrı olması, Rabbimiz Allah’ın, varlığına, kuvvetine ve kudretine en açık bir delildir... Yaratıcı bir, yaratılanlar sayılamayacak kadar çok!.. Yaratıcı bir ve eşsiz, yaratılanlar ayrı ayrı, cins cins ve renk renktirler... Hepsini yaratan, yegâne yaratıcı ve yegâne Rabb Allah Teâlâ’dır...

Rabbimiz Allah, insan kullarını, birbirini tanısınlar, tanışsınlar diye kabile kabile, kavim kavim yaratmıştır... İnsan kulları, O’nun eşi, benzeri olmayan, hiçbir ortağı bulunmayan kuvvetini ve kudretini görsün ve tefekkür etsinler diye, onların dillerini, renklerini, boylarını ve simalarını ayrı ayrı yaratmıştır... İnsan kullarının herbir elinde birinin izinin diğerine benzemeyen beş parmak ya-ratmış olan Rabbimiz Allah’ın yüceliğini tefekkür eden âlimler, O’nu daha iyi anladıklarından dolayı, O’ndan ençok korkan ve itaat eden muvahhid mü’min kullarıdırlar...

Rabbimiz Allah, Kendi varlığına, kuvvet ve kudretine apaçık bir delil kıldığı, insanların dillerinin ve renklerinin ayrı ayrı yaratılması, onların, övünmek veya yerilmek ya da bir diğerine üstünlük vasıtası değildir... Hepsini yaratan Allah Teâlâ’dır... Allah’ın yarattığını, yermek, aşağılamak ve alay konusu etmek, kimin haddine?.. Böyle cahilî bir anlayış, Allah’ın sevmediği, razı olmadığı ve yasakladığı bir anlayıştır... Bu cahiliyye adetini, ancak imandan ve İslâm’dan herhangi bir nasibi olmayanlar gündeme getirirler!..

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Elinden çıkana karşı üzüntü duymayasınız ve size (Allah’ın) verdikleri dolayısıyla sevinip şımarmayasınız. Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.” (Hadid, 57/23)

Ebu Musa el-Eş’arî (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Allah Âdem’i, yeryüzünün hepsinden avuçladığı bir avuç (toprak)tan yarattı. Bunun için Âdemoğulları, yeryüzü(nün renkleri ve tabiatları) kadar (değişik şekillerde) geldiler. Onlardan kimi kızıl, kimi beyaz, kimi siyah, kimi bunların karışımı, kimi yumuşak, kimi sert, kimi kötü, kimi de iyi geldi.”

İmam Tirmizî (r.a.)’ın “Hasen-Sahih” dediği bu hadis-i şerifte de görüldüğü gibi, bütün insanların babası Âdem (a.s.), topraktan yaratılmış ve çeşitli toprak cinslerinden vücûd bulmuştur... Bundan dolayı Âdemoğulları olan bütün insanlar, gerek renk, gerekse karakter olarak birbirinden ayrı olmuşlardır... Bu yaratılış, Rabbimiz Allah’ın eşsiz, benzersiz ve ortaksız varlığının, kuvvet ve kudretinin bir delilidir... Yoksa yeryüzü toprağından ve aynı babadan yaratılanların birbirlerine üstünlük sağlayacakları, imtiyazlı olacakları bir belge değildir... Hâl bu iken, çeşitli renklerden, dillerden ve ırklardan olan insanlar, Allah’ın emrettiği ve Rasulullah (s.a.s.)’in beyan buyurduğu gibi katıksız iman edip salih amel işledikleri zaman muvahhid mü’min olup, birbirlerinin kardeşleri ve kıymet bakımından birbirlerinin aynısı olurlar... Bütün renkler bir tek renk hâline gelir: “Sibğatullah!” Allah’ın boyası!.. Hepsi aynı değerde muvahhid mü’min!... Hepsi birbirinin kardeşleri olan aynı ümmetin ve aynı milletin mensubları!..

Rabbimiz Allah şöyle beyan buyurur:

“Allah’ın boyası... Allah(ın boyasın) dan daha güzel boyası olan kimdir? Biz, (yalnızca) O’na kulluk edenleriz.” (Bakara, 2/138)

Katâde (r.a.) der ki:

- Yahudîler, kendi çocuklarını yahudî olarak boyarlar, Hristiyanlar da çocuklarını hristiyan olarak boyarlar. Allah’ın boyası ise, İslâm’dır.

ez-Zeccac (r.a.) der ki:

- Bunun, bu anlamda olduğunu, “boya” kelimesinin (daha önceden geçen): “Millet (din)” kelimesinden bedel olduğunu göstermektedir.

Mücahid (r.a.) de der ki:

- (Allah’ın boyası demek), Allah’ın insanları üzerinde yaratmış olduğu fıtratıdır.

Ebu İshak ez-Zeccac (r.a.) der ki:

- Mücahid’in bu açıklaması, nihayet Allah’ın boyasının İslâm olduğu anlamına gelir. Çünkü fıtrat, yaratmanın başlangıcıdır. İnsanların üzerinde ilk olarak yaratıldıkları fıtrî din ise İslâm’dır.

İbn Abbas (r.anhuma) der ki:

- Hristiyanların bir çocuğu olduğu zaman, onun üzerinden yedi gün geçti mi onu, vaftiz suyu adı verilen bir suya daldırıyorlar ve sünnet olmak yerine bu su ile temizlemek kasdıyla böyle yapıyorlardı. Çünkü sünnet de, bir temizliktir. Onlar, bu işi yaptıkları kimse için: İşte gerçek bir hristiyan oldu, diyorlardı.

Yüce Allah ise: “Allah’ın boyası” diye buyurarak onların bu kanaatlerini reddetmektedir. Yani, Allah’ın boyası en güzel boyadır ki, O da, İslâm’dır.

Yegâne Rabbimiz Allah’ın boyası olan İslâm ile boyanan, çeşitli renklerdeki insanlar bir tek renge bürünürler... İslâm, onların arasındaki tabiî farkları ortadan kaldırıp hepsini eşit yapar... Birbirlerine, kavimlerinden, soylarından, ırklarından, dillerinden, renk ve bölgelerinden dolayı herhangi bir üstünlükleri kalmaz... Onlar, İslâm boyasıyla boyandıktan sonra, imanlarının kendilerini engellemesinden dolayı böyle cahilî üstünlük iddiasında bulunmazlar... Bu iddiada bulunmayı, İslâm’dan uzaklaşmak, izzet ve şerefi kaybetmekle eşdeğer görürler... Çünkü ümmetin muvahhid mü’min her ferdi, değer olarak bir diğer ferdiyle aynıdır... Kanları, canları, şahsiyetleri, ırz ve namusları birbirine eşit olan değerdedir... Herkese hak ettiği verilir, ayrıcalık söz konusu olamaz!..

Abdullah b. Amr b. As (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Müslümanların kanları (kıymetçe) birbirlerine eşittir. Müslümanların (sayıca) en azı (bile) onların zimmetleri uğrunda koşar. Müslümanların en uzak olanı (dahi) onlar adına eman verebilir. Müslümanlar, kendilerinin dışındaki kimselere karşı bir el (hükmünde)dirler. Onların kuvvetli olanı (elde ettikleri ganimetleri ortaklaşa bölüşmek üzere) zayıf olana gönderir.

Seriyye olarak (düşman üzerine) giden(ler) de, (ele geçirdikleri ganimetleri beraberce paylaşmak üzere, cephede kendilerin bekleyip) oturanlarına gönderirler.

Bir mü’min, bir kâfir karşılığında öldürülemez. Ahdinde (sadık) olan bir zimmî de, bir (harbî) kâfir karşılığında öldürülemez.”

Ümmü’l-mü’minin Aişe (r.anha) anlatıyor:

Kureyş’in Mahzum soyundan olup da hırsızlık etmiş bulunan bir kadının durumu, Kureyş’e hayli üzüntü vermişti.

Onlar:

- Bu kadını cezadan avf hususunda Rasulullah ile kim konuşabilir? Bu hususta kelâm etmeye, Rasulullah’ın sevgilisi olan Usâme’den başka kim cesaret edebilir ki? dediler.

Nihayet Usâme, bu hususta Rasulullah ile konuştu. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):

“Allah’ın tayin ettiği cezalardan bir ceza hususunda şefaat mı ediyorsun?” buyurdu.

Sonra ayağa kalkıp hutbede bulundu ve şöyle buyurdu:

“Ey insanlar, sizden evvelki (ümmet)ler, ancak şu sebebden sapmışlardır:

Onlar, aralarında şerefli bir kimse çaldığı zaman onu bırakırlardı da, zayıf olan çaldığı zaman ona ceza uygularlardı.

Allah’a yemin ederim ki, eğer Muhammed’in kızı Fatıma çalmış olsaydı, muhakkak onun elini de keserdim!”

Rabbimiz Allah, hiçbir kavim, ırk, renk, dil ve ülke ayrımı söz konusu etmeksizin her kim ki, katıksız iman etmiş ve salih amellerde bulunmuş ise, onun güzel bir hayatla yaşatılıp güzellikle karşılık bulacağını beyan buyurmuştur:

“Erkek olsun, kadın olsun, bir mü’min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz, onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz.” (Nahl, 16/97)

“Artık kim bir mü’min olarak salih olan amellerde bulunursa, onun çabası için (karşılık olarak nankörlük) küfran yoktur. Şüphesiz Biz, onun yazıcılarıyız.” (Enbiya, 21/94)

“Bizim uğrumuzda cihad edenlere, şüphesiz yollarımızı gösteririz. Gerçekten Allah, ihsan edenlerle beraberdir.” (Ankebut, 29/69)

Yegâne hayat nizamı İslâm’ın bu değişmez, eskimez, zamanı geçmez, bütün zamanı ve mekânı kuşatıcı ilâhî ölçüsünü kavrayan muvahhid mü’minler, her zaman bu ölçüyü dile getirmiş ve insanları bu ölçü ile değerlendirmişlerdir...

Halid b. Hidaş (r.a.) anlatıyor:

Fudayl b. Iyaz, bana sordu:

- Kimlerdensin?

- Muhelleb’lerdenim, dedim.

Bana dedi ki:

- Eğer salih bir insan isen, çok kıymetli bir insansın. Amma yok, kötü bir insansan, zelîller zelîlisin.()

Yahya b. Said (r.a.) anlatıyor:

Ebu’d-Derda (r.a.), Selman Farisî (r.a.)’ye:

- Mukaddes topraklara gelin, diye yazdı.

Selman da, ona şöyle yazdı:

- Hiçbir toprak, hiçbir kişiyi mukaddes yapmaz! İnsanı Mukaddes yapacak ameldir!

İslâm’ın Oğlu Olmak

Aslen İranlı ve Fars kavminden olan Selman el-Farisî (r.a.)’a “İbnü’l-İslâm”, yani İslâm’ın oğlu deniliyordu... O, her şeyi ile İslâm’a teslim olmuş, kendisini İslâm’dan başka hiçbir şeye mensub kılmıyordu... Onun milleti, İslâm’dı...

Selman el-Farisî (r.a.)’ın kendisine “İbnü’l-İslâm” denilmesine sebeb şu vak’adır:

Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a.) ile aralarında arızî bir kırgınlık olmuş. Bu şeker renklik esnasında bir gün mecliste beraber otururlarken Hz. Sa’d, birkaç kişiye nesebini sorduktan sonra Hz. Selman’a dönüp -haseb ve nesebi ma’ruf eşraftan bunca Ashab arasına sığınmış vaziyette olduğunu îmâ ve bu cihetten biraz mahcub etmek niyetiyle olacak- :

- Sen de nesebini söyle, demiş.

Selman da hemen:

- İslâm’a dahil olduktan sonra neseb falan aramam. Lâkin, Selman İbnü’l-İslâm’ım, cevab-ı sevabını vermiş.

O mecliste hazır olan Ömer (r.a.)’ın da, Sa’d’a canı sıkılmış ve:

- Bütün Kureyş bilir ki, pederim Hattâb, zaman-ı cahiliyette Kureyş’in en azizi idi. Böyle iken ben, işte İbnü’l-İslâm olan Selman’ın kardeşi Ömer İbnü'l-İslâm’ım, dedi.

En büyük izzet ve şereftir “İbnü’l-İslâm” olmak... Kavmi, ırkı, soyu ve sopu İslâm olandan daha izzetli biri olabilir mi?

Bütün ırkçı, milliyetçi duyguları ve kokuşmuş cahiliyye adetlerini ayağının altına almaktan ve her şeyi ile İslâm olmaktan başka bir şerefli hâl var mıdır?..

Merhamet olunmuş ümmetin her ferdi, kendisini “İbnü’l-İslâm” olarak bilir, görür ve inanırsa, ümmeti parçalayan ve en korkunç fitne olan ırkçı-milliyetçi cahiliyyenin kokuşmuş davası ortadan kalkıverir... Kadın olsun, erkek olsun, ümmetin her muvahhid mü’min ferdi, İslâm’ı annesi ve babası biliyor, İslâm evladı olduğuna inanıyor, bu teslimiyetle hayatını devam ettiriyor... Bütün yeryüzüne yayılmış, ayrı renklerden ve ayrı kavimlerden olan, fakat İslâm anneden ve İslâm babadan olduklarına inanan iman kardeşleri!.. Dünyanın neresinde olursa olsun bu mukaddes ailenin bir ferdi olan muvahhid mü’minler, hak üzere olan ve kurtuluşa ulaşanlardır...

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in “Ehl-i Beyt”inden saydığı Selman el-Farisî (r.a.), bu bütün zamanları ve mekânları kuşatıcı hakikatını böylece beyan etmişti... Her muvahhid mü’minin “İbnü’l-İslâm” olduğunun farkına varması gerekir...

Selman el- Farisî (r.a.)’ya:

- Soyunuz nedir? diye sorulunca, şu cevabı verdi:

- Dinim yücedir! Soyuma gelince, topraktır. Topraktan geldim ve yine ona döneceğim. Sonra tekrardan dirileceğim ve hesab görülmeye götüreceğim. Eğer sevablarım ağır gelirse soyum ne kadar yüceymiş, Rabbime karşı bana ne güzel yardımda bulunmuş. Rabbim de beni, bu durumda cennetine sokar. Eğer sevablarım hafif gelirse, soyum ne kadar düşükmüş, Rabbime karşı beni zelîl etmiş. Rabbim de, bu durumda bana azab eder. Ancak Rabbim yüce cömertliğiyle günahlarımı, rahmet ve merhametiyle affederse ne âlâ!

İşte bu sarsılmaz imandır, Arab asıllı, hür ve eşraftan olan Emirü’l-mü’minin İmam Ömer b. Hattâb (r.a.)’ı, Fars asıllı ve kölelikten azad edilmiş olan Selman el-Farisî’yi kardeş kılan!.. Her ikisi de, kavimlerini, ırklarını ve soylarını inkâr etmemek kaydıyla geri planda bırakmış, her şeyleri olan İslâm’ı ön plana çıkarmışlardır... Birbirlerinin kardeşleri ve İslâm’ın oğulları olduklarına inanmış, bu hakikatı böylece beyan etmişlerdir... Selman İbnü’l-İslâm ve Ömer İbnü’l-İslâm’ın kardeşliği gibi, ümmetin diğer tüm ferdleri “İbnü’l-İslâm”dırlar... Aynı milletten, yani İslâm Milletinden, İslâm’ın çocukları ve iman kardeşleri...

Bu inançtır ki, Arab asıllı Ebu Zerr (r.a.)’ı, Fars asıllı Selman (r.a.)’ı, Habeş asıllı Bilâl (r.a.)’ı ve Rum asıllı Suhayb (r.a.)’ı iman kardeşi kılıp, yüce bir milletin mensubu yapan!.. Bu inançtır, köleleri sultan yapan!..

Onlar, yüce İslâm Milleti’ne mensub oldukları ve İslâm potasında eridikleri için yüceldiler... Onlar, en kıymetliye sarıldılar ve kıymet buldular...

Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), bir gün şu ayeti okudu:

“Eğer siz, yüz çevirecek olursanız, sizden başka bir kavmi getirip değiştirir. Sonra onlar, sizin benzeriniz de olmazlar.” (Muhammed, 47/38)

Ashab:

- Bizim yerimize kimler getirilecek? diye sordular.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.), Selman’ın omuzuna vurdu ve sonra:

“Bu ve onun cemaatı!” buyurdu.

Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.)’in yanında oturuyorduk.

Aniden üzerine “Cuma Sûresi” iniverdi:

“Ve henüz kendilerine ulaşıp katılmamış olan diğerlerine de (Peygamber gönderilmiştir).” (Cuma, 62/3) ayetini okuyunca, bir adam:

- Ya Rasulallah, onlar kimlerdir? dedi.

Fakat Rasulullah (s.a.s.), ona iltifat etmedi. Hatta adam kendisine, bir, iki veya üç defa sordu.

Aramızda Selman-ı Farisî de vardı. Derken Rasulullah (s.a.s.), elini Selman’ın üzerine koydu. Sonra:

“İman, Süreyya (Ülker) yıldızında olsa, bunlardan bazı kimseler onu elde edecektir.” buyurdu.

Enes b. Malik (r.a.)’dan:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Cennet, üç kişinin özlemi içindedir: Ali, Ammar ve Selman.”

İbn Hişam (r.a.) anlatıyor:

Bana, ehl-i ilim haber verdi ki:

Hendek gününde Muhacirler şöyle dediler:

- Selman bizdendir!

Ensar da dedi ki:

- Selman bizdendir!

Rasulullah (s.a.s.) de:

“Selman bizdendir, Ehl-i Beyt’tendir!” buyurdu.

“İbnü’l- İslâm” olduğu için kölelikten sultanlığa yükselenlerden birisi de Bilâl el-Habeşî (r.a.)’dır... Emirü’l-mü’minin İmam Ömer b. Hattab (r.a.), Bilâl (r.a.)’ı ararken, “Seyyidimiz” diyordu...

Cabir b. Abdullah (r.anhuma) anlatıyor:

Ömer:

- Ebu Bekr, bizim seyyidimizdir. O, bizim seyyidimizi de hürriyete kavuşturdu, der idi.

Bununla da, Bilâl’ı kasdederdi.

Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.), sabah namazı sırasında Bilâl’e hitaben buyurmuştur:

“Ya Bilâl, İslâm içinde işlediğin ve senin nazarında menfaatçe en ümitli olan bir amelini bana söyle. Çünkü ben, bu gece cennetin içinde, önümde senin iki ayakkabının yürüyüş sesini işittim.”

Bilâl:

- Ben, kendime göre menfaatça şundan daha ümitli olan bir iş işlemedim:

Ben, gece yahud gündüzün herhangi bir saatinde iyice temizlenir ve bu temizlik ile de muhakkak bana kılmaklığım takdir buyrulduğu kadar namaz kılarım, dedi.

“İbnü’l-İslâm” olup kölelikten sultanlığa yükselen kıymetli şahsiyetlerden birisi de, Suhayb b. Sinan er-Rumî (r.a.)’dır... İslâm potasında erimiş ve diğer kavimlere mensub olup kendisi gibi “İbnü’l-İslâm” olmuş muvahhid mü’minlerle kardeşliğini pekiştirmiş bir şahsiyet... Muvahhid mü’min, muttaki müslüman...

Suhayb’ın torunu, dedesinden naklediyor:

Hz. Ömer, bana sordu:

- Suhayb, senin künyen var, amma çocukluğun yok. Arablar arasında yetiştin, amma sen, Rum soyundansın! Bu, nasıl oluyor?

Ben, şöyle cevab verdim:

- Ey mü’minlerin Emiri, Peygamber (s.a.s.) bana, “Ebu Yahya” diyerek künye verdi, çocuğum olmasa ne olur? Rum soyundan olmama gelince ben, Nemr b. Kasıtlı gildenim. Çocukken, Musul’da esir edilmiştim. Onları, ailem bildim.

“Âlemlere rahmet olarak gönderilen” yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.), bu muvahhid mü’minlerinin kavimlerini söz konusu etmemiş, onların İslâm potasında eriyip İbnü’l-İslâm oluşlarını, İslâm Milleti’nden değerli şahsiyetler olarak kabul edildiklerini beyan buyurmuştur... Onlar için söyledikleri kıymetli sözlerinden bu sonuca varıyoruz!..

Aiz b. Amr anlatıyor:

Ebu Süfyan, Selman, Suhayb ve Bilâl bir cemaat içindeyken üzerlerine gelmiş.

Bunlar:

- Vallahi, Allah’ın kılıçları adüvvullahın boynundaki yerini almamıştır, demişler.

Ebu Bekr:

- Siz, Kureyş’in şeyhi ve reisi için bunu söylüyorsunuz? demiş ve hemen Rasulullah (s.a.s.)’e gelerek haber vermiş. O da:

“Ya Ebu Bekr, ola ki sen, onları kızdırmışsındır. Eğer onları kızdırdıysan, muhakkak Rabbini gazaba getirdin!” buyurmuşlardır.

Ebu Bekr, hemen onların yanına vararak:

- Ey kardeşlerim, sizi kızdırdım mı? demiş.

Onlar:

- Hayır, Allah seni affetsin kardeşçiğim, demişler.

Ebu Süfyan’ın bu gelişi, henüz kâfir bulunduğu Hudeybiye sulhundan sonra olmuştur.

İman kardeşliğini ırk kardeşliğine, din bağını kan bağına tercih eden muvahhid mü’minlerin izzetli tavrı böyle idi!..

Cahiliyyet Ahlâkı

el- Ma’rur İbn Suveyd (r.a.) anlatıyor:

Ben, Ebu Zerr’in üstünde bir örtü, hizmetçisinin üzerinde de bir tek örtü gördüm de, ona:

- Keşke şu örtüyü de sen giysen, böylece senin tam bir takım elbisen olsa, hizmetçine de başka bir elbise versen! dedim.

Ebu Zerr (r.a.) şöyle dedi:

- Ben ile bir adam arasında bir söz olmuştu. Onun annesi, gayr-ı Arab olan yabancı bir kadındı. Ben, kavga sırasında onun annesini kötüledim. O kimse, beni Rasulullah (s.a.s.)’e zikredip şikayet etti.

Rasulullah (s.a.s.) bana:

“Sen, filan kimseyle sövüştün mü?” dedi.

Ben:

- Evet, dedim.

“O’nun annesini kötüledin mi?” buyurdu.

- Evet, kötüledim, dedim.

“Muhakkak ki sen, içinde henüz cahiliyet ahlâkı kalmış bir kimsesin!” buyurdu.

Ben:

- (Ya Rasulallah,) bu saatim zamanında, bu büyük yaşımda bende hâlâ cahillik mi var? dedim.

Rasulullah (s.a.s.) :

“Evet, o kardeşlerinizi Allah, sizin elleriniz, kudretiniz altına koymuştur. Allah her kimin eli altına kardeşini koymuşsa, artık ona, yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Ona, gücü yetmeyecek zahmetli iş yüklemesin. Şayet gücü yetmeyecek bir iş yüklerse kendi, o işte hizmetçisine yardım etsin.” buyurdu.

Velid b. Müslim’in munkatı olarak rivayetine göre, sövülen zât, Bilâl el-Habeşî (r.a.) imiş.

Ona:

- Ya’bne’s-Sevda= Ey kara kadının oğlu, diye sövmüş.

Bilâl’in şikayeti üzere Peygamber’in tevbîhi vaki’ olunca Ebu Zerr (r.a.), yanağını yere koymuş:

- Bilâl, ayağı ile basmadıkça yanağımı yerden kaldırmayacağım, diyerek kusurunun affını istemiştir.

Kendini, renginin ve kavminin durumundan dolayı, bir başka renge ve kavme mensub olandan üstün görmek, dolayısıyla muhatabını küçümsemek, cahiliyyet ahlâkıdır... İslâm’ın reddettiği, Rasulullah (s.a.s.)’in ayaklarının altına aldığı cahiliyyet ahlâkı, bir muvahhid mü’minin ahlâkından asla olamaz...

Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in değerli iki sahabesi arasında geçen bu üzücü olay, kıyamete kadar ümmet için bir örnek ve derstir... Allah, her ikisinden de razı olsun Ebu Zerr el-Girafî ile Bilâl el-Habeşî’nin yaşamış oldukları bu olaydan anlaşılan odur ki, ümmet içinde en korkunç bölücü unsur ırkçı-milliyetçi anlayış ve hareket bir cahiliyyet adetidir... Muvahhid mü’minler, bu cahiliyyet ahlâkını reddetmeli ve asla yaklaşmamalıdır... Gerek gafletten, gerekse bilgisizlikten dolayı zaman zaman içlerinde bu kavmiyet duygusu kıpırdadığında, hemen tevbe etmeli ve hem fikir planında, hem de hareket planında bunu terk etmelidirler... Bu konuda, şeytana ve şeytanîlere aldanmamak gerekir!..

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Ebu Zerr (r.a.)’ı uyarırken, kıyamete kadar gelecek bütün ümmeti de uyarmıştır...

Ebu Zerr (r.a.)’dan:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Düşün! Sen, ne kırmızı tenli, ne de siyah tenliden daha üstün değilsin! Ancak takva ile üstün gelebilirsin.”

Ukbe b. Amr (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Hiç şüphesiz, sizin şu soylarınız herhangi bir kimseye sövme sebebi değildir. Hepiniz Âdemoğullarısınız. Birbirinize benzersiniz. Hiç kimsenin din ve takva dışında kimseye üstünlüğü yoktur. Ağzı bozuk, cimri ve ahlâksız olması, kişiye yeter.”

Gassanlıların son hükümdarı Cebele b. Eyhem el-Gassanî’in müslüman olduktan sonra tekrar küfre dönüp irtidad etmesinin sebebi de, ırkçı-milliyetçi inancın tâ kendisidir... Kendisini, üstün ırka, muhatabını da aşağılık ırka mensub görüp ona hakaretle zulmeden Cebele b. Eyhem, onu, muhatabıyla eşit gördüğü için İslâm’dan çıkıp irtidad etmiştir...

O, müslüman olduğunu beyan ettiği zamanda, onun muhatabı da müslümandı... İman kardeşleri oldukları için, ırktan veya sosyal mevkiînden dolayı aralarında herhangi bir üstünlük ayrımı söz konusu değildi... İkisi de aynı seviyede, birbirlerine eşit idiler... Kanları, canları, şerefleri, hakları ve itibarları eşit idi... İslâm, onları eşit ve kardeş yapmıştı... Bu, hakikatı içine sindiremeyen Cebele b. Eyhem, cahiliyyet ahlâkı olan ırkçı-milliyetçi anlayışı, İslâm’a tercih edip irtidad etmiştir...

Bu olay, şöyle olmuştu.

Cebele b. Eyhem el-Gassanî, Arab Hristiyanları olan Gassanlıların son hükümdarıydı. Müslüman olmuştu.

Cebele, Hz. Ömer (r.a.) ile birlikte hacc etmişti. Kâbe’yi tavaf ederken, Fezare oğulları kabilesinden bir adam (yanlışlıkla) onun ihramına basmış, ihram çözülmüştü. Bu yüzden Cebele de, elini kaldırıp ihramını bozan adamı yumruklamış ve burnunu ezmişti.

Fezareli adam, Cebele’yi Hz. Ömer’e şikayet etmişti. Şikayete giderken, beraberinde kabilesinden bir çok adamı da götürmüştü. Bunun üzerine Hz. Ömer, Cebele'yi huzura çağırmış, Cebele gelip suçunu itiraf etmişti.

Hz. Ömer de ona, kısas tatbik edeceğini söyleyince Cebele, şöyle itirazda bulunmuştu:

- Nasıl olur? Ben, bir hükümdarım. Hasmım ise, halktan bir adam!

(İmam Ömer:)

- İslâmiyet, seninle onu eşit kılmıştır! Sen, takva dışında başka bir cihetten ona üstün olamazsın!

- Ben, İslâm’a girdiğim takdirde cahiliyye döneminden daha çok yüksek bir makama ulaşabileceğimi sanıyordum.

- Bırakın bunları! Eğer adamı razı etmezsen, onun için sana kısas tatbik edeceğim.

- Öyleyse ben de Hristiyanlığa dönerim.

- Hristiyanlığa dönersen boynunu vururum.

Cebele, kendisine had tatbik edileceğini görünce:

- Bu gece düşüneceğim, bana mühlet tanı! dedi ve Hz. Ömer’in yanından ayrılıp gitti.

Gece karanlığı bastırınca, kavmi ve kendisine uyan kimselerle birlikte harekete geçti. (İrtidad edip) önce Şam’a, sonra Bizans’a gitti.

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):

“Her kim taattan çıkar ve cemaattan ayrılırsa, cahiliyyet ölümüyle ölür.

Her kim körükörüne (çekilmiş) bir sancağın altında harbeder, bir asabe namına kızar yahud bir asabeye davet eder veya bir asabeye yardımda bulunur da öldürülürse, bu da, bir cahiliyyet ölümüdür.

Her kim benim ümmetime karşı çıkar, iyisini-kötüsünü vurur, mü’minden çekinmez, ahid sahibine verdiği sözü de yerine getirmezse o, benden değildir, ben de ondan değilim.”

Yine Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayet ettiği aynı konudaki bir başka hadis-i şerifte Rasulullah (s.a.s.):

“Benim ümmetimden değildir.” buyurur.

Cündeb b. Abdullah el-Becelî (r.a.)’dan:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Herkim körükörüne (dikilmiş) bir sancağın altında asabiyete davet veya bir asabiyete yardım ederken ölürse, bu cahiliyyet ölümüdür.”

Şerhde şunlar beyan olunmuştur:

“Cahiliyyet ölümünden murad: Dinsiz gider, demek değildir. Cahiliyyet devri Arabları, keşmekeş içinde olup hükümdar filan tanımaz, kimseye itaat etmezlerdi. Âmirine itaat etmeyip cemaatten ayrılan bir müslüman da, onlara benzeyeceği için asî olmuş olur.

Asabe: Baba tarafından olan akrabadır. Sinirlerin bütün vücûdu kaplaması gibi bir kimsenin asebesi de onu, her taraftan kuşattıkları için kendilerine bu isim verilmiştir. Asabe namına harbetmek, kızmak ve propaganda yapmak, Hakk’a ve dine yardım değil, bilâkis heva ve hevese göre harekettir. Bu da, cahiliyyet devri adetlerinden biridir. Binaenaleyh böyle bir harbte öldürülen de şehid değil, âsî olur.

“Mü’minden çekinmez” sözünden murad: Mü’mini öldürdüğüne aldırış etmez, vebalindan korkmaz, demektir.”

Cübeyr b. Mut’im (r.a.)’dan:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Irkçılığa çağıran bizden değildir. Irkçılık dâvâsı üzerine birbirini öldürenler, bizden değildir. Irkçılık üzerine ölenler de bizden değildir.”

Füseyle’nin babası (vesile b. el-Eska) (r.a.) anlatıyor:

Ben:

- Ya Rasulallah, adamın kendi kavmini sevmesi, taassubtan (bir çeşit sayılır) mı? diye Rasulullah (s.a.s.)’e sordum.

O (s.a.s.):

“Hayır, velâkin adamın kendi kavmine zulümde yardım etmesi, taassubtan (bir nevî)’dir.” buyurdu.

Bu hadisin şerhinde şöyle denilmiştir:

“Bu hadisler, bir kimsenin kendi akrabasına zulümde, haksız konularda yardımcı olmasını ve soy-sop dâvâsını güderek onlar için öfkelenmesini yasaklar. Kişiye en yakın olan akrabası için böyle yapması yasaklandığına göre aşireti, kabilesi, kavmi veya ırkdaşları için böyle bir yola girmesi, gayet tabî yasak olur. Bu itibarla bu hadislerin hükmü, bu gibi cereyanlara da şümullüdür, denilebilir.

İslâm’da kişinin, ırkına, kafatasına, deri rengine ve diline değil, onun imanına, ibadetine, Allah’a kulluk görevini yapma derecesine bakılır. Allah katında en değerli ve üstün müslüman, O’na takvaca en yakın olandır. Arab’ın, Arab olmayana ve Kureyş soyundan olanın, başka soydan olana hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük, ancak takva iledir.”

Abdurrahman (r.a.), babası Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)’dan rivayetine göre şöyle demiştir:

- Haksız yere kim kendi kavmine yardım ederse, o kimsenin durumu, kuyuya düşen, kuyruğundan (asılıp) çıkarılan deveye benzer. Çıkarılsa da kurtarılması mümkün olmaz.

Allâme İbn Abidin (r.a.), haksız yere ve zulüm üzere kavmine yardımcı olanların, “Bâğî” olduğunu beyan eder:

“Çeteci, zulüm için kavmine yardım eden, onlar için gazaba gelen kimsedir.”

“Asabiyete çağıran, yahud asabiyet için çarpışan bizden değildir.” hadisi, bu kabildendir.

Dürerü’l-Bihar ve Nevâzil’de şöyle demiştir:

“Ulemâmız asabiyet için öldürülenleri bu tafsilata göre bâğîler hükmünde tutmuşlardır.”

Kokmuş Cahiliyyet Dâvâsı

Abdullah İbn Cabir (r.a.) anlatıyor:

Bizler, bir gazvede idik. Derken muhacirlerden birisi, Ensar’dan birinin kıçına vuruverdi. Bunun üzerine vurulan Ensarî:

- Ey Ensar, yetişin! diye bağırdı.

Muhacirler’den olan da:

- Ey Muhacirler yetişin! diye bağırdı.

Rasulullah (s.a.s.), bu bağrışmaları işitti de:

“Nedir bu cahiliyyet dâvâsı?” diye sordu.

Orada bulunanlar:

- Ya Rasulallah, Muhacirler’den bir kimse, Ensar’dan birinin kıçına ayağının ucuyla vuruverdi, dediler.

Rasulullah (s.a.s.) :

“Bırakın bu adeti! Çünkü o, çirkin (kokmuş) bir şeydir.” buyurdu.

Akabinde bunu, Abdullah İbn Üveys işitti ve:

- Onlar, bunu yaptılar ha! Dikkat edin! Vallahi, eğer Medine’ye dönersek, en şerefli ve kuvvetli olan, en hakir olanı muhakkak oradan çıkaracaktır, dedi.

Bu söz, Rasulullah (s.a.s.)’e ulaştı.

Ömer, ayağa kalktı da:

- Ya Rasulallah, beni bırak (bana izin ver) de şu münafığın boynunu vurayım, dedi.

Rasulullah (s.a.s.):

“Onu bırak! İnsanlar:

- Muhammed, sahabîlerini öldürtüyor, diye konuşmasınlar!” buyurdu.

Bu hadisin şerhinde şunlar beyan olunmuştur:

“Zikri geçen kavga, Beni Mustalik gazâsında olmuştur. Kavga eden Muhacir Cehcah b. Kays, Ensarî de Sinan b. Vebra’dır. Cehcah, Hz. Ömer’in maiyetinde olup, onun atını yedirmiş. Bu zâta, İbnü Said el-Gıfarî de denilir.

Rasulullah (s.a.s.)’in bu kavgaya, cahiliyyet dâvâsı demesi, ondan hoşlanmadığı içindir. Çünkü tarafların kabilelerini yardıma çağırmaları, hakikaten cahiliyyet devrinden kalma bir adetti. Cahiliyyet devrinde Arablar, birbirlerinden haklarını almak için akraba ve kabilelerini yardıma çağırırlardı.

İslâmiyet, bu adeti ibtal etmiş, dâvâların hallini şer’i hükümlere bağlamıştır. Bir insan, başkasının hakkına tecavüz ederse, haklıyı, haksızı hakim ayırır.”

Kokmuş cahiliyyet dâvâsı, ırkçı-milliyetçilik dâvâsıdır... Aralarında din kardeşliği ve iman bağı oluşmuşken, birbiriyle kaynaşıp Tevhid birliğini meydana getirmişken, kavmiyet dâvâsına kalkışmak kokmuş cahiliyyet dâvâsından başka bir şey değildir...

Muvahhid mü’min olmuş her ferd, cahiliyyete aid olan her dâvâyı ayaklarının altına almak ile vazifelidir... İşte imanın kalbini ihate ettiği, bütün mü’min müslümanları kardeş olarak kabul eden, ümmet bütünlüğünü benimseyen o muvahhid mü’minlerden birisi de, Abdullah b. Abdullah İbn Übeyy (r.a.)’dır...

Baba, münafıkların başı, oğlu, muttaki bir mü’min!.. Baba, Allah ve Rasulü (s.a.s.)’ın düşmanı, oğlu, Allah ve Rasulü (s.a.s.)’in dostu...

Oğlun kalbi iman dolu, babanın kalbi küfür, şirk ve nifakla dolmuş...

Aynı aileden, aynı soydan, aynı ırktan, aynı renkten, aynı dil ve aynı vatandan... Birisi muttaki ve muvahhid mü’min, diğeri korkunç bir münafık... Aralarında iman bağı olmayınca, kan bağı herhangi bir dostluğun oluşmasını sağlamıyor...

Münafık baba Abdullah İbn Übeyy b. Selül’ün, Rasulullah (s.a.s.) ve diğer mü’minler hakkında söylemiş olduğu çirkin sözleri duyan muvahhid mü’min olan oğul Abdullah (r.a.), Rasulullah (s.a.s.)’e müracaat eder...

Olayı, İbn İshak (r.a.) anlatıyor:

Abdullah b. Abdullah b. Übeyy, Rasulullah (s.a.s.)’e geldi ve şöyle dedi:

- Ya Rasulallah, bana şu haber geldi ki sen, babam Abdullah b. Übeyy’i, ondan sana gelen bir şey hakkında katletmeyi istiyormuşsun. Eğer bunu yapmak muhakkak gerekiyorsa, bana emret! Ben, onun başını sana getireyim.

Vallahi, Hazrec şunu bilmektedir ki, kendilerinde babasına benden daha iyi bir adam yoktur. Ben, korkmuyorum ki, onu benden başka birisine emir edersin o da, onu öldürür. Ben de, Abdullah b. Übeyy’in katilinin milletin içinde gezmesine fırsat vermeden onu öldürürüm ve bir kâfir sebebiyle bir adamı katlederim, böylece de cehenneme girerim.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Hayır, bilâkis ona lütfederiz ve bizimle beraber kaldığı müddetçe, onunla iyi arkadaşlık ederiz.”

İkrime, İbn Zeyd ve diğerleri naklettiler.

Abdullah b. Übeyy b. Selül’ün oğlu Abdullah (r.a.), Medine girişinde babasını beklemeye başladı. Babasının karşısında durup şöyle dedi.:

- Dur! Allah’a yemin ederim ki, Rasulullah (s.a.s.), izin vermedikçe Medine’ye giremezsin!

Rasulullah (s.a.s.) gelince, O’ndan giriş izni istedi. Rasulullah, giriş izni verdi. O da, babasının Medine’ye girmesine müsaade etti.

Amr (b. Dinar) dan başkası (rivayetinde) şöyle diyor:

Onun (Abdullah b. Übeyy’in) oğlu Abdullah b. Abdullah, Ona:

- Vallahi, kendinin zelîl ve Rasulullah (s.a.s.)’in aziz olduğunu ikrar etmeden (Medine’ye) dönemezsin! dedi.

- O da, (bunu) yaptı.

Kokmuş cahiliyyet dâvâsı olan ırkçı-milliyetçiliği ayağının altına almış ve imanın kendisini yücelttiği bir şahsiyet olan muvahhid mü’min kişinin tavrı, her zamanda ve her mekânda böyle olmalıdır... Tevhide aykırı, ümmet birliğini bozucu olan her düşünce ve her hareket cahiliyyet dâvâsının bir görüntüsüdür... Özellikle de ümmeti parçalayan en korkunç şey ise, ırkçı-milliyetçiliktir!..

Bütün muvahhid mü’minler, bu cahilî anlayışa ve harekete karşı en sert tavırlarını sergilemişler ve bu sert tavırlarına devam etmektedirler...

Uteyy İbn Damre demiştir ki:

Babamın yanında cahiliyyetteki kavmiyet iddiasında bulunan bir adam gördüm. Babam ona kabalı (kinâye yollu) değil de, açık olarak sövdü. Bunun üzerine arkadaşları, babama baktılar.

Babam dedi ki:

- Bu sözümden hoşlanmadınız.

Sonra:

- Ben bu hususta asla kimseden korkmam, dedi.

Ben, Rasulullah (s.a.s.)’in şöyle buyurduğunu işittim:

“Cahiliyyetin kavmiyet iddiasını yapana açık sövünüz, ona kapalı sövmeyiniz (ona, kinâye yapmayınız).”

Ubeyy b. Ka’b (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Bir kimsenin cahiliyyet adeti üzere kavim ve kabilesine intisab ederek böbürlendiğini, gururlandığını görürseniz, ona:

- Babanın bilmem nesini ısır, deyiniz ve bunu açık açık söyleyip, kinâye yoluna sapmayınız!”

İnsanlar, şirkten ve küfürden tamamen arınıp tevbe edip katıksız iman ederek bir muvahhid mü’min olunca, Rabbimiz Allah onlardan cahiliyyetin bütün pisliklerini gidermiştir... Onlar, böyle bir temizlik, hayır ve güzellik üzere iken, geriye döner de, kokmuş cahiliyyet dâvâsı olan ırkçı-milliyetçiliği gündeme getirip ümmetin bölünmesine vesile olurlarsa, korkunç bir suç işlemiş olurlar... Bu suçun cezası olarak, dünyada zilleti, ahirette ise alevli cehennem ateşini hakkederler...

Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Aziz ve Celîl olan Allah, sizden cahiliyyet devrinin kabalığını ve babalarla övünmeyi gidermiştir. Mü’min olan, takva sahibidir. Kâfir olan ise, şakîdir.

Siz, Âdem’in çocuklarısınız, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Bir kısım erkekler, bir kavimle (kâfir olarak ölenlerle) övünmeyi terk etsinler. Çünkü onlar, cehennem kömüründen bir kömürdürler, yahud onlar, Allah indinde, burnu ile pislik yuvarlayan pislik böceğinden daha aşağıdırlar.”

Ebu Reyhane (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Kim kâfir olan dokuz atasını, onlarla izzet ve şeref kazanmak düşüncesiyle sayarsa, cehennemde onların onuncusu olur.”

İzzet ve şeref, Allah’ın, Rasulullah (s.a.s.)’in ve mü’minlerindir... Kâfir, müşrik, münafık, mürted ve müstek-bir tağutların yanında izzet ve şeref aramaz... Buralarda izzet arayanlar bilsinler ki, izzet ve şerefi, olmayan bir yerde aramaktadırlar...

“Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah’ındır.” (Fatır, 35/10)

“İzzet (güç, onur ve üstünlük), Allah’ın, O’nun Rasulünün ve mü’minlerindir.” (Münafikun, 63/8)

Mü’min müslümanlar, ancak katıksız imanları ve salih amelleriyle yücelir, değer kazanır... Rabbimiz Allah, takvalı kuluna kıymet verir... Eğer kulda, kabul görmüş sağlam iman ve salih amel yok ise, onun nesebinin temiz olması, kıymetli şahsiyetlerin oğlu veya torunu olması kendisine faydası dokunmaz ve kurtulmasına yardımcı olmaz!..

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Bir kimseyi ameli yavaşlatırsa, nesebi hızlandırmaz.”

Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Şüphesiz Allah, sizin süretinize ve mallarınıza bakmaz. Lâkin kalblerinize ve amellerinize bakar!”

“Dağılıp Ayrılmayın!”

Rabbimiz Allah (Azze ve Celle) şöyle buyurur:

“Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın!” (Âl-i İmrân, 3/103)

“Allah’a ve Rasulüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin! Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfâl, 8/46)

Zeyd b. Erkam (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Dikkat edin! Ben, sizin aranızda iki ağır yük bırakıyorum. Bunların biri, Allah (Azze ve Celle)’nin Kitabı’dır. O, Allah’ın ipidir. Her kim ona tabi olursa, doğru yolda ve kim terk ederse, dalâlette olur.”

Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) şöyle der:

- “Topluca Allah’ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin.” buyruğu, cemaat olun demektir.

Hangi kavimden, hangi renkten, hangi dilden ve hangi bölgeden olursa olsunlar, İslâm Milleti’nin mensubu olmuş, iman kardeşleri muvahhid mü’minlere verilen ilâhî bir emirdir bu!.. Bütün ümmet, Allah’ın ipi olan Kur’ân-ı Kerim’e hep beraber sımsıkı sarılacak, dağılmayacak ve birbirlerinin kıymetini bilecekler... Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e itaat edecek, aralarındaki bütün problemlerini İslâm’a göre çözecekler... Kavimlerini, aşiretlerini, kabilelerini, ırklarını, renklerini ve dillerini, ön plana çıkarıp birbirlerine üstünlük sağlamaya kalkışmayacak, ırkçı-milliyetçi duygularla hareket etmeyecekler!..

Eğer böyle bir hataya düşecek olurlarsa, onlar için korkunç bir felâket vardır... Cemaat oluştaki rahmet, ayrılık azabına döner!.. Böyle olursa, büyük bir yılgınlığa düşer ve ümmetin gücü-kuvveti tükenir, birliği dağılır... Böylece güçsüzleşir ve düşmanlarına yenilip yem olurlar... Paramparça parçalanır ve birbirine düşerler...

Bu felâketin baş sebebi de, ırkçı-milliyetçiliktir... İslâm olmuş kavimler, iman kardeşi oldukları diğer kavimlerden, sadece kavmiyet, yani ırkçı-milliyetçi duygularla ayrılacak olurlarsa, ümmet parçalanmış olur!.. Dünya hakimiyetini elinde tutan İslâm Milleti, ırkçı-milliyetçi hareketler tarafından paramparça oldu, her parçası birbirine düşman kesildi...

İslâm düşmanları, dün aynı şeytanî tuzakla ümmeti parçaladılar, bugün de aynı şeytanî tuzağı kullanmaktadırlar... Onların şeytanî tuzağı, birbirlerinin iman kardeşleri olan müslüman kavimleri, ırkçı-milliyetçi anlayışlarla, yani ulusalcılık hareketiyle birbirinden koparmak, din bağının yerine kan bağını esas kabul etmektir... Maalesef İslâm düşmanlarının bu şeytanî tuzaklarına, cehalet, gaflet ve ihanet sonucu bir çok kavimler korkunç bir şekilde düştüler... Öyle bir düştüler ki, Allah’ın kendilerini kardeş ilân ettiği müslüman kardeşine silah çekip katliâm girişimlerinde bulundular!..

İslâm Milleti’nin mensubları olan muvahhid mü’minler, İslâm düşmanlarının bu şeytanî tuzağının farkına varmalı ve bu tuzağa düşmemelidirler... Ayrıca bu tuzağa düşen diğer insanları, kavimleri ve kabileleri uyarmalı, onlara dosdoğru yolu gösterip yanlıştan vazgeçmelerini sağlamalıdırlar!.. Bu, her muvahhid mü’minin vazifesidir... Bu vazife hakkıyla yapılacak ve iyi bir sonuç alınacak olursa, düşmanlar tarafından dağıtılan ve parçalanan İslâm Milleti, yeniden bir araya gelip birliğini kurmaya çalışır...

“Su uyur, düşman uyumaz!” gerçeğini iyice idrak eden ve hiç unutmayan muvahhid mü’minler, ümmet birliğini istemeyen ve İslâm Milleti’ni parçalamaya çalışan çağın süper müstekbir tağutî güçlerine karşı çok uyanık, sabırlı ve dirençli olmalıdırlar...

En hayırlı neslin yaşadığı ”Asr-ı Saadet”te, çağın İslâm düşmanları olan süper tağutların selefleri olanlar, muvahhid mü’minlerden oluşa ümmeti parçalamak için aynı şeytanî tuzağı kullanmışlardı... Müslüman olmuş kavimleri ve kabileleri birbirine düşürmek, böylece İslâm Milleti’ni bölüp yok etmek, onların en büyük emeli olmuştur...

İbn İshak (r.a.) anlatıyor:

Şe’s b. Kays, yaşı ilerlemiş ihtiyâr bir yahudî kişi idi, Küfrü büyük, müslümanlara şiddetli kindar olan bir kimse idi.

Rasulullah (s.a.s.)’in Evs ve Hazrec’den olan ashabından bir topluluğun yanına, onların toplanmış olduğu bir mecliste konuşurken geldi ve cahiliyyette aralarında düşmanlığın olmasından sonra ülfet ve cemaatlarına, İslâm üzere aralarının iyi olmasına kızdı. Sonra gelip şöyle dedi:

- Beni Kayle’nin cemaatı bu memlekette toplanmıştır. Hayır, vallahi, onların cemaatı ve eşrafı oralarda toplandıkları zaman biz, onlarla hiçbir zaman karar kılamayız.

Sonra o, yahudîlerden yanında olan genç bir kişiye emretti ve şöyle dedi:

- Onlara git ve onlarla birlikte otur. Sonra “Buâs Günü”nü ve ondan önce geçen şeyleri anlat. Onun hakkında söylemiş oldukları şiirlerden bazılarını onlara oku!

Buâs Günü, bir gündür ki, onda Evs ve Hazrec (savaşıp) birbirini katletmişler ve o gün zafer, Hazrec’e ve karşı Evs’te idi.

O genç de, bu emrini yerine getirdi. Bu esnada millet konuştu, münazaa ettiler ve birbirine karşı tefahür ettiler. Nihayet iki kabileden binekler üzerinde olan iki adam kapıştı. Bunlar, Evs’den Beni Harise b. Harsi’den biri olan Evs b. Kayzî’dir. Biri de, Hazrec’den Beni Seleme’den biri olan Cabbâr b. Sahr’dır.

Bu ikisi, birbirine karşı söz düellosuna giriştiler. Sonra o ikisinden biri, diğerine şöyle dedi:

- Eğer dilerseniz, başa dönelim!

Bunun üzerine iki fırka birden gazablandı ve:

- Yapalım! Buluşma yerimiz, Zahire olsun. Silaha sarılınız! Silaha sarılınız! dediler ve o Harre'ye çıktılar.

Bu haber, Rasulullah (s.a.s.)’e vardı ve beraberindeki Muhacirler’den olan ashabıyla birlikte çıktı. Onların yanına geldi ve şöyle dedi:

“Ey müslümanlar topluluğu, Allah’dan sakınınız! Allah’dan sakınınız! Allah, sizi İslâm’a hidayet ettikten, sizi, O’nunla şereflendirdikten, sizden cahiliyyet durumunu İslâmiyet’le kestikten, O’nunla sizi küfürden kurtardıktan ve O’nunla sizin kalbinizi telif ettikten sonra, ben, sizin aranızda bulunduğum hâlde cahiliyyet dâvâsıyla mı birbirinize düşeceksiniz?”

Bunun üzerine millet anladı ki o, şeytandan bir ifsad, bir vesvesedir ve kendi düşmanlarından bir hiledir. Böylece ağlaştılar. Evs’den ve Hazrec’den adamlar, birbirinin boynuna sarıldılar. Sonra Rasulullah (s.a.s.) ile birlikte söz dinler ve itaat eder olarak oradan ayrılıp gittiler.

Allah onlardan, Allah’ın düşmanı Şe’s b. Kays’ın hilesini söndürmüştü. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Şe’s b. Kays’ın ve yaptığı şeyin hakkında şu ayetleri inzâl buyurdu:

“De ki: ‘Ey Kitab Ehli, Allah, yaptıklarınıza şahid iken, ne diye Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorsunuz?’

De ki: ‘Ey Kitab Ehli, sizler, şahidler olduğunuz hâlde, ne diye iman edenleri Allah yolundan –onda bir çarpıklık bulmaya yeltenerek- çevirmeye çalışıyorsunuz? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.” (Âl-i İmrân, 3/98-99)

Allah, Evs b. Kayzî ile Cabbâr b. Sahr ve o ikisiyle birlikte kavimlerinden olan kimseler hakkında (ki onlar, yaptıklarını Şe’s’in cahiliyyet içinden onlara bulaştırdığı şey yüzünden yapmışlardı.) şu ayetleri indirdi:

“Ey iman edenler, eğer kendilerine Kitab verilenlerden herhangi bir gruba boyun eğecek olursanız, sizi imanınızdan sonra tekrar küfre döndürürler.

Allah’ın ayetleri size okunuyorken ve O’nun Rasulü içinizdeyken nasıl oluyor da inkâr ediyorsunuz? Kim Allah’a sımsıkı tutunursa, artık elbette o, dosdoğru olan bir yola iletilmiştir.

Ey iman edenler, Allah’dan nasıl korkup sakınmak gerekiyorsa, öylece korkup sakının ve siz, ancak müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin.

Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz, düşmanlar idiniz. O, kalblerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz, O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki, hidayete erersiniz diye, Allah size ayetlerini böyle açıklar.

Sizden, hayra çağıran, iyiliği (ma’rufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.

Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azab vardır.” (Âl-i İmrân, 3/100-105)

İslâm düşmanları, her çağda İslâm Milleti için ırkçı-milliyetçi şeytanî tuzaklarını hazırlamış, onu bölüp parçalamaya çalışmıştır... Zaman zaman başarılı olmuş ve İslâm Milleti’ni oluşturan kavimler, bu şeytanî planın farkına varmadan tuzaklarına düşmüş, iman kardeşiyle kavga edip savaşmıştır... Bazen kavmiyet dâvâsı, bazen vatan dâvâsı, bazen de şehircilik ve bölgecilik milliyetçiliği olarak ortaya çıkan bu şeytanî tuzağın parçalanıp yok edilmesi için Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti’ni işlemek gerekir...

Yahudînin körüklediği Evs ve Hazrec arasındaki ırkçı-milliyetçi duyguları, Allah korkusuyla ve iman gücüyle gideren Rasulullah (s.a.s.)’in vazifesini, O’nun ve bütün Peygamberlerin varisleri olan muttaki ulemâ yerine getirmelidir...

“Muttaki âlimler, Peygamberlerin mirasçılarıdır. Şüphesiz Peygamberler, ne altın, ne de gümüş miras bırakırlar. Peygamberler, miras olarak ilim bırakırlar. Bu itibarla kim, Peygamberlerin mirası olan ilmi elde ederse, tam bir hisse almış olur.”

İslâm Milleti içinde “Vilayet-i Fakîh” makamında olan mücahid ve muttaki ulemâ, “Hakka davet eden, iyiliği emreden ve kötülükten nehyeden” bir ümmet, yani vazifeli bir topluluktur... Muttaki İslâm ulemâsı, İslâm Milleti’nin birlik ve beraberliğini sağlamak için ellerinden gelen bütün gayreti sarfetmelidirler... Ümmeti parçalamaya yönelik bütün şeytanî ve tağutî hareketlerin karşısında durmalı, bu konuda mü’min müslümanları uyarmalı, bilgilendirmelidirler... Müslüman kavimler, iman bağıyla, İslâm bağıyla birbirine bağlanıp, Allah’ın ipi olan Kur’ân-ı Kerim’e sımsıkı sarılırken onları, ırkçı-milliyetçi duygularla birbirinden koparmak isteyen her türlü ihanet hareketlerinin yok olması, ve mü’minlerin kardeşliğinin pekişmesi için çalışmalı, bunun için gereken gayreti göstermelidirler...

Arfece (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):

“Hiç şüphesiz bir şeyler olacak. O hâlde her kim, bu ümmet derli toplu iken onun işini dağıtmak isterse, kim olursa olsun hemen kılıçla onu vurun.”

Arfece (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“İşiniz, bir adam üzerinde toplu iken kim sizin sopanızı yarmak isterse, veya cemaatinizi dağıtmak isterse, onu hemen öldürün.”

Hadisin şerhinde şunlar beyan edilmiştir:

“Sopanızı yarmak” tabiri, cemaatı dağıtmaktan kinâyedir. Yani sizin cemaatınızı yarılmış sopanın dağıldığı gibi birbirinden ayırmak isterse, onu vurun demektir. Cemaatın birbirinden ayrılıp dağılması, anlaşamamak ve birbirini sevmemekle olur.

Hadis-i Şerif, hükümdar aleyhine ayaklanan veya müslümanların birliğini bozmak isteyen bir kimsenin öldürülmesini emretmektedir. Böylesi, evvelâ nasihatle yola getirilmeye çalışır. Vazgeçmezse, kendisi ile çarpışır. Öldürmeden şerrinden kurtulunmazsa, öldürülür.”

İslâm Milleti’ne karşı düşmanlık yapıp savaşan ve onları bölüp parçalayıp yok etmek isteyenlere karşı, Emirü’lmü’minin İmam Ömer İbnü’l-Hattab (r.a.), çok sert davranmıştı... Onun sert davranışı, İslâm düşmanlarını korkutmak, onların belini kırmak ve bir daha ümmete karşı savaşma konusunda kendilerinde cesaret bulmasınlar içindi... Onun, kendilerine karşı sert davrandığı İslâm düşmanları, onlarla kan bağları olan akrabalarından Mekke müşrikleri idiler...

İbn Abbas (r.a.) anlatıyor:

Müslümanlar, (Bedir savaşı sonunda) esirleri aldıktan sonra Rasulullah (s.a.s.), Ebu Bekr’le Ömer’e:

“Bu esirler hakkında reyiniz nedir?” diye sordu.

Ebu Bekr:

- Ya Rasulallah, bunlar, amcaoğulları ve akrabadırlar. Ben, onlardan fidye alman fikrindeyim. Bu suretle küffâr üzerine kuvvetimiz olur. Umulur ki Allah, onları İslâm’a hidayet buyurur, dedi.

Bundan sonra Rasulullah (s.a.s.):

“Sen ne fikirdesin ya İbnü’l-Hattab?” diye sordu.

(Ömer diyor ki:)

Ben:

- Hayır, vallahi ya Rasulullah, ben, Ebu Bekr’in fikrinde değilim.

Lâkin ben, bize müsaade buyursan da, şunların boyunlarını vuruversek fikrindeyim. Ukaly (Akîl)’e karşı (kardeşi) Ali’ye müsaade buyurmalısın ki, onun boynunu vursun. Bana da, filana (bir yakınına) karşı müsaade buyurmalısın, ben de onun boynunu vurmalıyım. Zirâ bunlar, küfrün imamları ve eşrafıdırlar, dedim.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.), Ebu Bekr’in söylediğine meyletti. Benim söylediğimi beğenmedi.

İmam Ahmed b. Hanbel (r.a.)’in rivayetinde Emirü’l-mü’minin İmam Ömer İbnü’l-Hattab (r.a.), şunları da söylemiştir:

- Hamza’ya da, filan kardeşini ver ki Hamza, onun boynunu vursun! Tâ ki Allah, bizim kalblerimizde müşriklere karşı bir yumuşama kalmadığını bilsin. (Ortaya çıksın).

Muvahhid mü’minlere hiçbir şey, Allah’dan, O’nun Rasulü’nden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli değildir!.. Onlar, Allah ve Rasulullah (s.a.s.)’in sevgisini her şeyden, hatta canlarındanda yüce tutarlar... Onlar, İslâm’ın kadrini, diğer kadirlerden daha yüksek görür ve değer verirler...

Muvahhid mü’minler, her zaman ve her mekânda İslâm Milleti’nin birlik ve beraberliğini sağlamak için bütün imkânlarını harcarlar... Mü’min müslümanları, halklara, uluslara ve ırklara bölüp ayırmak isteyen bütün şeytanî ve tağutî güçlere karşı mücadele ederler... Her türlü bölücü teröre karşı sert tavır alır, İslâm Milleti’nin bütünlüğünü sağlamaya gayret ederler...

Yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)’in şu emirlerini hiç unutmaz ve ümmeti bölen ırkçı-milliyetçi akımlara karşı uyanık olup onları önlemeye çalışırlar!..

1) İbn Abbas (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Allah’a, insanların en sevimsiz olanı üç sınıftır:

Harem içinde zulüm ve haksızlık eden.

İslâm camiası içinde cahiliyyet adetini araştırıp, onu bulup yaşatmak isteyen (mürteci).

Haksız yere dökmek için ma’sum bir kişinin kanını külfetle araştıran.”

2) Ebu Katâde (r.a.)’dan:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Ümmetimin helâki üç şeydedir:

Kaderi yalanlamak,

Irkçılık dâvâsı gütmek,

Tahkîk etmeksizin dinî konuları nakletmek.”

3) Ebu Malik el-Eş’arî (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Ümmetimde cahiliyyet adetlerinden kalma dört şey vardır ki, onları terk edemezler.

(Bunlar):

Asaleti ile övünmek,

Neseblere ta’n,

Yıldızlarla yağmur isteme,

Ve niyâha (ölü için feryad ederek ağlama)dır.”()

“Onları terk edemezler” sözünden murad: Tamamiyle terk edemezler, demektir. Çünkü bunları, müslümanlardan bir tâife terk ederse, başka bir tâife yapmakta devam eder.

4) Cabir b. Abdullah (r.anhuma)’dan:

Rasulullah (s.a.s.), (Vedâ Hutbesi’nde) şöyle buyurdu:

“Şüphesiz ki, sizin kanlarınız ve mallarınız, şu beldenizde, şu ayınızda, şu gününüzün hürmeti gibi birbirinize haramdır.

Dikkat edin!.

Cahiliyyet işlerine aid her şey ayağımın altına konmuştur!

Cahiliyyet devrinin kan dâvâları sakıttır. İlk iskat ettiğim dâvâ, İbn Rabiate’bni’l-Haris’in kan dâvâsıdır. İbn Rabia, Beni Said kabilesinde süt anaydı. Onu, Hüzeyl kabilesi öldürdü.

Cahilliyet devrinin ribâsı da sakıttır. İlk iskat ettiğim ribâ, bizim (yani) Abbas b. Abdulmuttalib’in ribâsıdır. Bu ribânın hepsi mutlaka sakıttır...”

İslâm Milleti, yegâne önderi ve hayat örneği Rasulullah (s.a.s.) gibi, cahiliyyete aid her ne varsa ayaklarının altına almalıdır!..

İşte o zaman, onlar için yegâne Rabbimiz Allah’ın va’dı gerçekleşir:

“Allah,içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va’detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl güç ve iktidar sahibi kıldıysa, onları da yeryüzünde güç ve iktidar sahibi kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fasıktır.” (Nur, 24/55)

Dâvâmızın başı ve sonu, Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd etmektir.

Irkçılık Dâvâsını İlk Başlatan Şeytandır

Bilindiği gibi İblis, Allah'ın Âdem'e secde emrine itaat etmedi. Gerekçe olarak da kendisinin ateşten, Âdem (a.s.)'in de topraktan yaratıldığını gösterdi. Bu, kendi elinde olmayan yaratılışında maddî özelliklere itibar etmek, yani ırkçılık yapmaktı. İblis'in bu üstünlük ölçüsü geçersizdir. Kişiye değerini kendi hammaddesi veya soyu değil; Allah'ın koyduğu ölçü verir. O yüzden ilk ırkçı, şeytandır. Irkçılık ve soy üstünlüğü iddiası, şeytanî bir mantıktır.

Kur'an'a göre üstünlük takvâda (49/Hucurât, 13), ilimde (39/Zümer, 9) ve cihaddadır (4/Nisâ, 95). Kim, kendi aslını, soyunu, ırkını başkalarına karşı bir üstünlük sebebi sayarsa, onda İblis/şeytan anlayışı var demektir. İblis, bu yanlış çıkarım sonucu Rabbine istikbar edip isyan ettiği gibi, her çeşit ırkçılık da istikbâra ve isyana yol açan tehlikedir.

İblis, Adem'in varlığının dış görünüşüne bakıp kendini üstün görmüş ve yaratılışın iç yüzünü, sırrını, hikmetini anlamamıştır. Halbuki Allah'ın bütün işlerinin hikmetleri, her birinin kendine ait sırları vardır. Adem'i sırf toprak zanneden İblis mantığı, kendi maddesini ondan üstün sanmıştır. Materyalizm/maddecilik şeytanî bir felsefedir. Ona göre ateşten yaratılmak, bir üstünlük sebebiydi (38/Sâd, 71-85). Böylece o, ateşin topraktan üstünlüğü gibi iki madde arasında, aslında olmayan bir fark görmüştü. Her iki maddenin yaratıcısının da Allah olduğunu itiraf etmesine rağmen, Adem'in halifelik ve ilâhî ruh taşıması, eşyanın isimlerini bilmesi gibi üstünlüklerini bilmezden gelmişti.

Şeytan, Âdem'de toprak, kendisinde ateşten başka bir mâhiyet görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri bahşeden Allah'ı maddeye mahkûm saymıştı. Bu, ilâhî hükümleri, kendi nefsine ve aklına göre değerlendirip mantığına ters gelen bir hükmü reddeden bir akılcılık olduğu gibi; ırkçılığın da temeli idi. Yaratıkları, ruhî yapısıyla değerlendirmeyip, sadece maddî özellikleriyle, asâletiyle değerlendiren ırkçı anlayışın temeli de İblis tarafından böyle atılıyordu. Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmak, şeytanca bir yanılgıdır.

Irkçılıkla İlgili Hadis-i Şerifler

“Irkçılığa (asabiyyeye) çağıran Bizden değildir; ırkçılık için savaşan Bizden değildir; ırkçılık üzere, asabiyye uğruna ölen Bizden değildir.” (Müslim, İmâre 53, 57, hadis no: 1850; Ebû Dâvud, Edeb 121; İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3948; Nesâî, Tahrim 27, 28)

"Asabiyet (kavmiyetçilik) dâvâsına kalkan, onu yaymaya çalışan, bu dâvâ yolunda mücâdeleye girişen Bizden değildir." (Ebû Dâvud, Edeb 112)

"Bir kimsenin câhiliyye âdetince kavim ve kabilesine intisab ederek onlardan yardım talep ettiğini (ırkçılık yaptığını) duyacak olursanız ona: 'babanın zekerini/penisini ye' deyin ve bunu açık açık söyleyerek îmâ ve kinâyede de bulunmayın." (Ahmed bin Hanbel, 5/136)

Vasîle bin el-Eskâ (r.a.) anlatıyor: “Ben, ‘Yâ Rasûlallah! Adamın kendi kavmine bir zulüm üzerine yardım etmesi asabiyetten (ırkçılıktan) mıdır?’ diye sordum. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Evet” buyurdu.” (İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3949; Ebû Dâvud, Edeb 121, hadis no: 5119; Ahmed bin Hanbel, 4/107, 160)

Rasûlullah (s.a.s.)’a soruldu: “Kişinin soyunu, sülâlesini (kavmini, ulusunu) sevmesi asabiyet (kavmiyetçilik, ırkçılık) sayılır mı?” Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Hayır. Lâkin kişinin kavmine zulümde yardımcı olması asabiyettir/kavmiyetçiliktir.” (Ahmed bin Hanbel, 4/107, 160; İbn Mâce, Fiten 7, hadis no: 3949)

“Zulüm ve haksızlıkta kavmine yardıma kalkışan kişi, kuyuya düşmüş deveyi kuyruğundan tutup çıkarmaya çalışan gibidir.” (Ebû Dâvud, Edeb 113, 121, hadis no: 5117)

“Kim kâfir olan dokuz atasını onlarla izzet ve şeref kazanmak düşüncesiyle sayarsa, cehennemde onların onuncusu olur.” (Ahmed bin Hanbel, 5/128)

"Bir kısım insanlar vardır ki, cehennem kömüründen başka bir şey olmayan adamlarla iftihar ederler, övünürler. İşte bunlar ya bu övünmeden vazgeçerler, ya da Allah nezdinde, pisliği burunlarıyla yuvarlayan pislik böceklerinden daha değersiz olurlar." (Ahmed bin Hanbel, 2/524; Ebû Dâvud, Edeb 111)

“Aziz ve Celil olan Allah sizden câhiliyye devrinin kabalığını ve babalarla övünmeyi gidermiştir. Mü’min olan, takvâ sahibidir. Kâfir olan ise şakîdir. Siz, Âdem’in çocuklarısınız. Âdem de topraktan yaratılmıştır. Bazı adamlar, (kâfir olarak ölen) kavimleriyle övünmeyi terketsinler. Çünkü onlar cehennemin kömüründen bir kömürdürler, yahut onlar, Allah indinde burnu ile pislik yuvarlayan pislik böceğinden daha aşağıdırlar.” (Ebû Dâvud, Edeb 120, hadis no: 5116)

“Müslüman cemaatten ayrılan ve itaat yolunu terketmiş olarak ölen kimsenin ölümü, câhiliyye ölümüdür. Ümmetime karşı harekete geçerek mü’minin imanına saygı duymaksızın ve sözleşmeli bulunduğu kimseye karşı olan ahdine vefâ göstermeksizin suçlusuyla suçsuzuyla bütün ümmetimi vurmaya kalkışan kimse Benim ümmetimden değildir. Asabiyet/ırkçılık duygusuyla öfkelenen, asabiyet uğruna savaşırken yahut ırkçılık dâvâsı güderken körü körüne açılmış bir bayrak altında ölen kimsenin ölümü câhiliyye ölümüdür.” (Müslim, İmâre 57; Nesâî, Tahrim 27; İbn Mâce, Fiten 7; Ahmed bin Hanbel, 2/306, 488.

"Kim hevâsına uyarak bâtıl yolda cenkeder, kavmiyetçiliğe (asabiyet) çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa, câhiliyye ölümü üzere (kâfir olarak) ölür." (İbn Mâce, Fiten 7)

“Bir kimseyi ameli geri bırakmışsa, nesebi, soyu onu kurtaramaz, yükseltemez, ilerletemez.” (İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 225)

“Her doğan çocuk millet (İslâm fıtratı) üzere doğar.” (Müslim, S. Müslim Terc ve Şerhi, c. 8, s. 135)

“Allah’ın ismi ile Allah(’ın yardımı) ile ve Rasûlullah’ın milleti (dini) ile gidin, yürüyün.” (Ebû Dâvud, 3/38)

"Allah indinde en şerefliniz takvâca en ileri olanınızdır. Arabın Arap olmayan (acem) üzerine bir üstünlüğü yoktur. Arap olmayanın da Arap üzerine bir üstünlüğü yoktur. Siyah derili olanın beyaz derili üzerine bir üstünlüğü yoktur, beyazın da siyah derili üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takvâ iledir." (Cem'u'l-Fevâid, 1/510, hadis no: 3632)

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

1- Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 399-400

2- Fî Zılâli’l Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 227-229

3- Tefsîr-i Kebir (Mefâtihu’l-Gayb), Fahruddin er-Râzî, Akçağ Y. c. 3, s. 404-405

4- Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 523-527

5- El-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'an, İmam Kurtubî, Buruc Y. c. 2, s. 301

6- El-Mîzân Fî Tefsîri'l-Kur'an, Muhammed Hüseyin Tabatabâî, Kevser Y. c. 1, s. 376

7- Kur'ân-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 242-244

8- Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Y. c. 1, s. 230

9- Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. C. 13, s. 350-359

10- Millet, Milliyetçilik ve Irkçılık, Kemal Solak, Şelale Y.

11- Millet-i İbrahim, Ebû Muhammed bin Ahmed, Ebâbil Y.

12- Milletlerin Yokoluş Sebepleri, Veysel Özcan, Mirfak Y.

13- Milletlerin İtibarı, Seyyid Ahmet Arvasi, Burak Y.

14- Milliyetçi miyiz? Müslüman mıyız? Mehmet Sümbül, Objektif Y.

15- Sömürgeciliğin İleri Karakolu Milliyetçilik, Nedim Taner, Akabe Y.

16- Milliyetçilik: Bir Din, Carilton J.H. Hayes, İz Y.

17- Teori ve Pratikte Milliyetçilik, Mustafa Tahhan, Risale Y.

18- Ulustan Ümmete, Mecid Arsan Kilani, Pınar Y.

19- Çağdaş Fikir Akımları 1-3, Muhammed Kutub, İşaret Y.

20- Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, Ali Bulaç, Beyan Y.

21- İzmlerin Çöküşü ve İslâm’ın Yükselişi, Mehmet Emin Gerger, Şelale Y.

22- İslâm Dünyası ve Milliyetçilik, M. Gıyaseddin, Pınar Y.

23- Nasyonalizm Fitnesi, Abdulfettah Mazlum, Fıtrat Y.

24- Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik (1876-1923), Mete Tunçay, İletişim Y.

25- Türk Milliyetçiliği ve Batılılaşma, Ezel Erverdi, Dergâh Y.

26- Milliyetçilik Şuurumuz, İsmail Çetin, Dilara Y.

27- Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, Erol Güngör, Ötüken Neşriyat

28- İslâmiyet, Millet Gerçeği ve Laiklik, Heyet, Aydınlar Ocağı Y.

29- Bediüzzaman ve Milliyetçilik, Zekeriyya Yıldız, Timaş Y.

30- Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında İslâm ve Milliyetçilik, İsmail Mutlu, Mutlu Y.

31- Türkiye Cemaatçı Milliyetçilik ve Nurettin Topçu, Süleyman Seyfi Öğün, Dergâh Y.

32- İslâm, Asabiyye, Milliyetçilik, A. Ercüment Gedikli, Taşmedrese Y.

33- Milletlerin Düzenine İlmî Usuller, İbrahim Müteferrika, M.E.B. Y.

34- Millet ve Hükümdarlar Tarihi, Taberi; terc Zakir k. Ugan, Ahmet Temir, M.E.B. Y.

35- Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s.172-175

36- İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 414-415; 728-731, 47-50

37- Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 246-249

38- Şamil İslâm Ansiklopedisi, (Ahmet Özalp), Şamil Y. c. 4, s. 192-194

39- Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, (Milliyetçilik), c. 3, s. 32-35

40- Metâlib ve Mezâhib, Muhammed Hamdi Yazır, Eser Neşriyat, s. 35

41- İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 306

42- Köşeli Yazılar (Kavmiyetçilik), Mehmet Pamak, Denge Y. s. 178-181

43- Sulh Çizgisi, İbrahim Canan, Şahsi Y. s. 70-72

44- İnsanları Tefrikaya Düşüren Faktörler, Mahmut Balcı, İhtar Y. s. 43-48

45- (Ümmet:) Ümmet Bilinci, Atasoy Müftüoğlu, Denge Y.

46- (Ümmet:) İlmî ve Siyasî Tahliller, Molla Mansur Güzelsoy, Fıtrat Y. s. 15-35

47- (Ümmet:) Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 532

48- (Ümmet:) Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 169-171

49- (Ümmet:) İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 728-730

50-İslâm'da Irkçılık ve Milliyetçilik, Ahmed Naim Efendi, Şahsi Y.

51- Türkiye'de İslâm ve Irkçılık Meselesi, M. Ertuğrul Düzdağ, Cihad Y.

52- Dünyayı Saran Nasyonalizm Fitnesi, Abdülfettah Mazlum, Fıtrat Y.

53- İslâm ve Milliyetçilik, Ali Muhammed Nakavi, İran İslâmî Tebliğ Teşkilatı Y.

54- Toplumsal Kimlik ve Millet, Vahdettin Işık, Haksöz, sayı 56 (Kasım 95)

55- Millet Sevgisinin Önemi ve Ölçüsü, Halil Atalay, Ribat, Aralık 2000