İman Kardeşliği
İzzet ve şeref sahibi olan İslâm Milleti’nin oluşumunda iman kardeşliği esastır… İzzetin kendilerine aid olduğu muvahhid mü’minler, İslâm kardeşliklerini, kan ve soy bağı üzere değil, iman ve Tevhid bağı üzere kurmuşlardır!.. İnsan kullarını yalnızca kendisine ibadet etsinler diye yaratan Allah Teâlâ, insanlar arasında katıksız iman edenleri kardeş ilân buyurmuş ve ancak mü’minlerin kardeş oldukları beyan etmiştir:
“Mü’minler, ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah’dan korkup sakının. Umulur ki, esirgenirsiniz.” (Hucurat, 49/10)
İman kardeşliğini, yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.) uygulamalı bir şekilde örneklemiştir… Her muvahhid mü’minin diğer mü’minlerle kardeşliği gibi, kendisinin de muvahhid mü’minlerle kardeş olduğunu beyan buyurmuştur…
Urve (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), Ebu Bekr’den Aişe’yi nikâhlamak için istedi.
Ebu Bekr (r.a.), Rasulullah’a:
- Sen benim, Allah’ın dininde ve Kitabında kardeşimsin. Bu cihetle Aişe, sana helâldır.” dedi.
Emirü’l-mü’minin İmam Ömer (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.)’den umre için izin istedim. Bana, izin verdi ve:
“Kardeşçiğim, bizi de duada unutma!” buyurdu.
Bana, öyle bir söz söylemiş oldu ki, onun yerine bütün dünyaya sahib olmam beni o kadar sevindirmezdi.
Önderimiz Rasulullah (s.a.s.) böyle idi! O, ümmetiyle iman ve İslam kardeşliği bağını, olması gerektiği sağlamlıkta ve emrolunduğu gibi gerçekleştirmişti… O’na ve Allah’dan getirdiklerine katıksız iman eden ümmetinin muvahhid mü’min ferdleri de, O’nun gibi yapmış ve mü’min müslümanlar arasında iman kerdeşliği bağını esas kabul ederek, bu bağı olanca imkânlarıyla sağlamlaştır-mışlardı…
İbn İshak (rh.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), (Bedir’den) esirleri getirdiği zaman ashabı arasında onları dağıttı ve:
“Esirlere iyi davranın!” buyurdu.
Mus’ab b. Umeyr (r.a.)’ın ana-baba bir kardeşi Ebu Aziz b. Umeyr b. Hişam, esilerin içinde idi.
Ebu Aziz şöyle dedi:
- Kardeşim Mus’ab b. Umeyr ve Ensar’dan bir adam, bana vardılar. Ensar’dan olan adam, beni esir ediyordu.
Mus’ab, Ensarî’ye dedi ki:
- Ellerini sıkı tut! Çünkü onun annesi mal sahibidir. Umulur ki o, senden onu kurtarmak için sana fidye verir!
Mus’ab b. Umeyr, Ebu Aziz’i esir eden Ensar’dan Ebu Yeser’e bir şey söylediği zaman, Ebu Aziz, ona dedi ki:
- Senin ev sahibin bu mudur?
Mus’ab, ona şöyle dedi:
- Benim kardeşim odur, sen değilsin!
Bunun üzerine onun annesi, Kureyş esirlerine karşılık verilen en yüksek fidyeyi sordu.
Ona, denildi ki:
- Dört bin dirhem.
Bunun üzerine dört bin dirhemi gönderdi ve onun fidyesini ödemiş oldu.
Millet-i İbrahim ve Ümmet-i Muhammed olan muvahhid mü’minler, kadın olsun, erkek olsun, dünyanın hangi bölgesinden ve hangi ırktan, hangi renkten, hangi dilden, hangi kavimden olursa olsunlar, birbirlerinin iman kardeşi ve İslâm dostlarıdırlar… ümmetin bütün bir vücûd gibidir… Birbirlerini sevmede, saymada, hukukunu korumada, canına, malına ve ırzına sahib çıkmada, parçalanmaz bir bütünlük arzeder… Bütün muvahhid mü’minler böyle inanır ve böyle davranırlar… Rabbleri Allah, böyle emretmiş, önderleri Rasulullah (s.a.s.), böyle öğretmiştir…
Numan b. Beşir (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
“Bütün mü’minleri, birbirlerine merhamet, muhabbet, lütuf ve yardımlaşma hususlarında sanki bir vücûd misali görürsün! O vücûdun bir organı hastalanınca, vücûdun diğer kısımları birbirlerini hasta organın elemine –uyku-suzlukla hararete- ortak olmaya çağırırlar.”
Numan b. Beşir (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Mü’minler, bir tek adam gibidir. Başı ağrısa, cesedin sair yerleri humma ve uykusuzlukla ona (iştirake) çağrışırlar.”
Devamı olan rivayette Numan b. Beşir (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Müslümanlar, bir tek adam gibidir. Gözü ağrısa, bütün vücûdu ağrır. Başı da ağrısa, bütün vücûdu ağrır.”
Sehl b. Sa’d (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Mü’min, iman ehli yanında, cesed üzerinde baş gibidir. Cesed, nasıl ki, başta olandan dolayı ızdırap duyarsa, mü’min de iman ehli için öyle elem duyar.”
Ebu Musa (r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Mü’min ile mü’min (birbirlerine karşı) duvar gibidir. Birbirini sımsıkı tutarlar.”
Bunu söylerken, parmaklarını birbirine geçirip sımsıkı kilitledi.
Hubeyb b. Hiraş (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Müslümanlar kardeştir. Takva hariç, hiçbirinin diğerinden üstünlüğü yoktur.”
Yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in bu buyruklarından apaçık anlaşıldığı gibi, nasıl ki, iman bir bütündür ve parçalanmaz ise, mü’minler de iman kardeşliği bakımından bir bütündürler ve asla parçalanmayı kabul etmemelidirler…
Bütün mü’minler, birbirlerinin velileri, yani kardeşleri, dostları ve yardımcılarıdırlar… Muvahhid mü’minlerin birbirlerinin üzerinde velayet hakkı vardır… Onlar, iyilik ve takva üzere yardımlaşır, hayırda yarışırlar… Bütün yeryüzünde huzur ve barışı sağlamak için iyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar… Mazlum kardeşleri olan mü’min müslümanların zulümden kurtulmaları için kendilerine yardımcı olurken, zulmeden müslüman kardeşleri ortaya çıktığında onların zulmünü engellemek, onları ıslâh etmek üzere onlara karşı durup bu zulümden vazgeçirir, böylece onlara da yardım etmiş olurlar… Ümmetin derdiyle dertlenir, İslâm Milleti’nin yaralarını sarmaya gayret ederler…
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Rasulüne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şübhesiz Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe, 9/71)
İbn Mes’ud (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Kim ki, sabahleyin kalkarken düşüncesi Allah’dan başka bir şey olursa, onun, Allah’ın hoşnudluk ve yakınlığından nasibi yoktur.
Kim ki, sabahleyin kalkarken müslümanların sıkıntılarını kalbinden hissetmezse, onlardan değildir.”
Enes (r.a.)’dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Ey mü’min, sen, mü’min kardeşine zalim iken de, mazlum iken de yardım et!”
Sahabîler:
- Ya Rasulallah, şu mazlum olan kişiye yardım edebiliriz. Fakat o zalime nasıl yardım ederiz? diye sordular.
Rasulullah:
“Zalimin iki elinin üstünü tutarsın (yani onu, zulmünden men’edersin).”
Muvahhid mü’minler, mü’min müslümanlar kardeşlerine yardım ederken, kendilerinin ihtiyacı olan yardımı muvahhid mü’min kardeşlerinden beklerler… Şirk ve küfür ehlinden yardım talebi etmezler… Yardımı, yalnızca Allah’dan ve O’nun salih mü’min kullarından beklerler… Allah'ın salih kulları, Allah’ın rızası için ve Allah’ın emrettiği gibi, diğer salih mü’min kardeşlerinin yardımına koşarlar… İman kardeşli-ğinin gereği budur!..
Rasulullah (s.a.s.)’in zevcesi Aişe (r.anha) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), Bedir tarafına yola çıktı. Harratu’l-Vebera’ya varınca kendisine bir adam yetişti ki, bu adamın cür’et ve cesareti söyleniyordu. Bu sebeble Rasulullah (s.a.s.)’in ashabı, onu gördükleri vakit sevindiler.
Rasulullah (s.a.s.)’e yetişince, O’na:
- Sana tabi olmak ve seninle beraber yer almak için geldim, dedi.
Rasulullah (s.a.s.), kendisine:
“Allah’a ve Rasulüne iman ediyor musun?” diye sordu.
- Hayır! dedi.
“Öyle ise, dön! Ben, asla bir müşrikten yardım alamam!” buyurdu.
Sonra gitti. Ağacın yanına vardığımızda o adam, Rasulullah (s.a.s.)’e yine yetişti ve O’na ilk defa söylediği gibi söyledi. Rasulullah (s.a.s.) de, ona ilk defa söylediği gibi söyledi.
“Öyle ise, dön! Ben, aslâ bir müşrikten yardım alamam!” buyurdu.
Sonra döndü. Ve Rasulullah (s.a.s.)’e Beyda’da yetişti. O da, ilk defa dediği gibi:
“Allah’a ve Rasulüne iman ediyor musun?” diye sordu.
Adam:
- Evet! cevabını verdi.
Rasulullah (s.a.s.), ona:
“O hâlde yürü!” buyurdu.
İman ve İslâm’ın kopmaz, eskimez ve pörsümez sapasağlam bağıyla birbirine bağlanan ümmetin muvahhid mü’min ferdleri, birbirlerini sevmek, birbirlerinin kadr-u kıymetini bilmek ile mükelleftirler… Bu hâl, onların katıksız imanlarından kaynaklanmaktadır…
Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Siz, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de (tam) iman etmiş olamazsınız.”
Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Birbirinize hasedlik çekmeyin. Müşteri kızıştırmayın. Birbirinize buğz etmeyin. Birbirinize sırt çevirmeyin. Biriniz, diğerinin pazarlığı üzerine satış yapmasın.
Kardeş olun ey Allah’ın kulları!
Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu tahkir etmez. (Üç defa kalbi-ne işaret ederek) takva, şuradadır. Kişiye kötülük namına, müslüman kardeşini tahkir etmesi kâfidir. Müslümanın her şeyi, kanı, malı ve ırzı, müslümana haramdır.”
Mü’min müslümanların kardeşler olduğunu ve bu iman kardeşliğinin bağlarının çok sıkı olmasının gereğini defalarca beyan buyuran önderimiz Rasululllah (s.a.s.), bu bağın gevşememesi ve hiçbir zaman çözülmemesi için bütün önlemleri almıştır… İlk sözlerini beyan buyurduğu andan, kıyamet anına kadar iman kardeşliğine herhangi bir zarar gelmemesi için ne gerekiyorsa beyan buyurmuştur… İlmi, bütün zamanları ve mekânları kuşatan Rabbimiz Allah’ın bildirmesiyle bilip bildiren Rasulullah (s.a.s.), Allah’ın izni ve yardımıyla oluşan iman kardeşliğine sahib çıkılmasını, bunun hiçbir zaman bozulmamasını ümmetine vasiyet etmiştir…
Cabir b. Abdullah el-Becelî (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), Vedâ Haccı’nda bana:
“İnsanları sustur da dinlesinler!” diye emretti.
İnsanlar, sükût ettikten sonra:
“Benden sonra birbirinin boyunlarını vuran kâfirlere dönmeyin!” buyurdu.
Ümmet-i Muhammed’in her muvahhid mü’min ferdi, iman kardeşliği hukukunu canı gibi kıymetli bilip korumalıdır… Mü’minlerin kardeşliğine ve müslümanların birbirlerine olan velayet hakkına asla bir zarar gelmemelidir… Allah’ın ipine sımsıkı sarılan İslâm Milleti’ni bu ipten koparıp parçalayan ve iman kardeşliği hukukunu zedeleyen fitnelerin başında, ırkçı-milliyetçi duyguların akîde hâline gelmesi yer alır… Müslüman olmuş ve iman bağlarıyla birbirlerine sımsıkı bağlanmış, mü’min kardeşler olmuş kavimlerin, kendi ırklarını yüceltip diğer ırkları aşağılamak, dolayısıyla o ırklara mensub olan mü’min kardeşlerini hakir görmek suretiyle ümmeti parçalamak en korkunç bir fitnedir… Böyle korkunç bir fitneye iştirak edenler, ırkçı-milliyetçi duygularla, kendi ırkından olmayan diğer mü’min müslümanların kanını helâl görebilme cinayetini işler… Böylece haktan sonra batıla dönmüş olur…
İşte bu inancı sebebiyle fıska düşer ve topukları üzere gerisin geriye küfre dönmüş olur… Yalnızca kendi ırkından olmadıkları için ve kendi ırkının yüceliğine inanarak, diğer mü’min müslümanların katledilmesini helâl görmek, onların öldürülmesini gerektiren ciddî bir sebebi ve tevili olmadığı hâlde onları, bu sebebten dolayı öldürmek, insanı iman ve İslâm dairesinde bırakmaz…
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Kim bir mü’mini kasıtlı olarak (taammüden) öldürürse cezası, içinde ebedî kalmak üzere cehennemdir. Allah, ona gazablanmış, onu lânetlemiş ve ona büyük bir azab hazırlamıştır.” (Nisa, 4/93)
Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Allah’dan başka (ibadete layık) ilâh bulunmadığına ve benim Allah’ın Rasulü olduğuma şehadet etmekte olan müslüman bir kimsenin kanı helâl olmaz, ancak şu üç şeyden biri ile helâl olur:
Maktülün hayatı karşılığında öldürülmesi (kısas).
Zinâ edenin evli (veya dul) olması (recm).
İslâm Dini’nden çıkıp müslüman cemaatını terk etmesi (irtidad).”
Irkçı-milliyetçi duygular, kendi kavminin diğer kavimlerden üstün olduğu inancı ve bunun harekete dönüşmesi cahiliyye adetlerindendir… Bu cahilî inanç, iman kardeşliğinin en vahşî düşmanıdır… Ümmeti, birbirine düşüren ve müslümanların birbirinin boyunlarını vurup kanlarını dökmelerine sebeb olan en amansız fitnedir…
Abdullah İbn Mes’ud (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Müslümanlara sövmek, fısk, onunla savaşmak küfürdür.”
Hadis-i Şerifin şerhinde şöyle denilmektedir:
“Bir müslümana haksız yere sövüp saymak, bi'l-icma’ haramdır. Bu işi yapan fasıktır. Cezası, te’dib olunmaktır. Haksız yere müslümanla kavga ve çarpışma yapan ise, ehl-i hak müslümanlara göre, dinden çıkmak mânâsına küfretmiş olmaz. Ancak müslümanla harbetmesinin helâl olduğuna inanırsa, o zaman dinden çıkar.
Müslümanların birbirlerini öldürmelerini helâl i’tikad etmek küfürdür. Meğer ki, te’vil ile ola.”
Gerek İslâm düşmanlarının yardımı ve kışkırtmasıyla, gerekse hevalarına uyarak müslüman kardeşlerine silah çekip onları öldürenler, müslümanların saflarından ayrılmışlardır…
Abdullah İbn Ömer (r.anhuma)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Her kim biz müslümanlara silah çekip kıtal ederse, artık o kimse biz müslümanlardan değildir.”
İblis İlk Irkçı, İlk Milliyetçi
Yegâne Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Andolsun, insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.
Ve Cann’ı da (cinlerin atası olan İblisi de) daha önce nüfuz eden kavurucu ateşten yarattık.” (Hicr, 15/26-27)
“O (İblis), cinlerdendir.” (Kehf, 18/50)
Ümmü’l-mü’minin Aişe (r.anha)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Melekler, nurdan yaratıldı. Cinler, Meâric’den (ateşin siyahıyla karışmış alev), ateşten yaratıldılar. Âdem ise, size anlatılandan yaratıldı.”
Kendisinden başka ilâh ve rab olmayan, yegâne yaratıcı Allah Teâlâ, insan kullarını topraktan, cin kullarını ve onların atası olan İblis’i de ateşten yaratmıştır... Topraktan yaratmış olduğu insan kullarnıdan önce, ateşten yaratmış olduğu cinlerden olan İblis’e, insana yani Âdem (a.s.)’a secde etmesini emretmişti... Yaratan O, İlâh O, Rabb O ve Melik O’dur... O, Âdem (a.s.)’ı topraktan ve İblis’i ateşten yaratmış, sonra ateşten yarattığı İblis’e, topraktan yaratmış olduğu Âdem (a.s.)’a secde etmesini emretmiştir... İblis, ırkçı-milliyetçi duygu ve inancıyla büyüklenmiş, kendi yaratılışını öne sürerek Âdem (a.s.)’dan daha hayırlı olduğunu beyanla Allah’ın emrine itaat etmemiş ve Âdem (a.s.)’a secde etmekten kaçınmıştır... Kendi tercihi olan ateşten yaratılanın, topraktan yaratılandan hayırlı zannını, Allah’ın emrine tercih etmiştir... Hevasını ilâh edinmiş ve –hâşâ- Allah Teâlâ’yı bilmemezlikle suçlarcasına, ateşten yaratılan hayırlı bir kul, topraktan yaratılan hayırsız bir kula secde edemeyeceğini gündeme getirmiştir... Kendi yaratılışını, kendi ırkını, Âdem (a.s.)’ın yaratılışından ve ırkından hayırlı görmüş, üstün olduğunu iddia etmiştir... Bu ırkçı-milliyetçi düşüncesinden dolayı Allah’a başkaldırmış, isyan etmiş ve lânetlenenlerden olmuştur...
İlk ırkçı, ilk milliyetçi olan İblis’in kıssasını, Rabbimiz Allah’ın bize bildirdiği şekliyle okuyalım!.. Rabbimiz Allah, bu kıssayı beyan buyurduğu ayetlerinde şöyle diyor:
“Andolsun, Biz, sizi yarattık, sonra size sûret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ dedik. Onlar da, İblis’in dışında secde ettiler. O, secde edenlerden olmadı.
(Allah) dedi ki: ‘Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?’ (İblis) dedi ki: ‘Ben, ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise, çamurdan yarattın.’
(Allah:) ‘Öyleyse ordan in, orada büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin.’
O da: ‘(İnsanların) dirilecekleri güne kadar beni gözle(yip ertele).’ dedi.
(Allah:) ‘Sen, gözlenip ertelenenlerdensin.’ dedi.
(İblis) dedi ki: ‘Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı, insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım.
Sonra muhakkak önlerinden arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulamayacaksın.’
(Allah) dedi: ‘Kınanıp alçalmış ve kovulmuş olarak ordan çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle dolduracağım.” (A'râf, 7/11-18)
İmam Taberî (rh.a.), tefsirinde şunları beyan eder:
“Ayet-i kerimede İblis’in, Allah Teâlâ’nın sorusuna şu cevabı verdiği zikredilmektedir:
- Ben, ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın.
İblis, Âdem’e secde etmemesinin gerekçesi olarak kendisinin yaratıldığı ateşin, Âdem’in yaratıldığı topraktan daha üstün olduğunu söylemiş, böylece hakkı idrak edememiş ve doğru yoldan sapmıştır. Zira ateş cevherinin hafif, körü körüne yayılan, dalgalanan ve yukarı doğru yükselen bir cevher olduğu malumdur. İşte İblis’te bulunan bu cevher onu, Allah’ın Levh-i Mahfuz’unda isyankâr biri olacağı tescil edildiği üzere, Âdem’e secde etmekten kibirlenmeye, onu hafife almaya sevketmiş, böylece kendi kendini yeyip bitiren bir ateş gibi helâke sürüklemiştir. Toprak cevherinin ise, istikrarlı, oturaklı, yumuşak, edebli, kararlı bir cevher olduğu malumdur. İşte Âdem’de bulunan bu cevher, onun, Levh-i Mahfuz’da mes’ud bir kimse olacağı tescil edildiği üzere Âdem’i, hata yapmasından sonra tevbe etmeye ve Rabbinden af ve mağfiret dilemeye sevketmiştir.
İşte Hasan-ı Basrî ile İbn Sirin’in:
- İlk kıyası yapan İblis’tir, sözleri, bu türden olan yanlış kıyası ifade etmektedir.
Hz. Âdem’in İblis’ten üstün olduğu muhakkaktır. Çünkü Allah Teâlâ onu, bizzat kendi elleriyle yaratmış, ona kendi ruhundan üflemiş, ona melekleri secde ettirmiş, her şeyin ismini öğretmiş ve diğer birçok özellikler vermiştir. Fakat ahmak İblis, bütün bunları görememiş, kendisinin ateşten yaratılması, Âdem’in de topraktan yaratılması dolayısıyla ondan üstün olduğuna delil getirmek istemiştir. Halbuki o, her ikisinin de yaratıldıkları maddeler bakımından da Âdem’den üstün değildir. Ayrıca Âdem’e yaratıldığı cevherin dışında birçok üstünlük verilmiştir. Bu durumda nasıl olur da İblis, ondan üstün olabilir?”
Şeytanların atası ve ırkçı-milliyetçi ideolojinin ilk fikir babası İblis’in kıssasını, çeşitli yönleriyle ayet-i kerimelerde şu şekilde beyan olmuştur:
“Hani Rabbin, Meleklere: ‘Gerçekten Ben, çamurdan bir beşer yaratacağım’ demişti.
‘Onu, bir biçime sokup ona ruhumdan üflediğim zaman siz, onun için hemen secdeye kapanın.’
Meleklerin hepsi topluca secde ettiler. Yalnız İblis hariç. O, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
(Allah) dedi ki: ‘Ey İblis, iki elimle yarattığıma seni secde etmekten alıkoyan neydi? Büyüklendin mi, yoksa yüksek olanlardan mı oldun?’
Dedi ki: ‘Ben, ondan daha hayırlıyım. Sen, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.’
(Allah) dedi ki: ‘Öyleyse oradan (cennetten) çık! Artık sen, kovulmuş bulunmaktasın.
Ve şübhesiz, din (kıyametteki hesab) gününe kadar Benim lânetim senin üzerinedir.’
Dedi ki: ‘Rabbim, öyleyse onların dirilecekleri güne kadar bana süre tanı.’
Dedi ki: ‘O hâlde süre tanınanlardansın.’
Dedi ki: ‘Senin izzetine andolsun, ben, onların tümünü mutlaka azdırıp kışkırtacağım.
Ancak onlardan muhlis olan kulların hariç.’
(Allah:) ’İşte bu haktır ve Ben, hakkı söylerim.’ dedi.
‘Andolsun, senden ve içlerinde sana tabi olacak olanlardan cehennemi dolduracağım.” (Sad, 38/71-85. Hicr, 15/28-43)
“Hani meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ demiştik. İblis dışında (hepsi) secde etmişlerdi. Demişti ki: ‘Bir çamur olarak yarattığın kimseye ben, secde eder miyim?’
Demişti ki: ‘Şu bana karşı yücelttiğine bir bak! Andolsun, eğer bana kıyamet gününe kadar süre tanırsan, onun soyunu –pek azı dışında- kuşkusuz kendime bağlı kılacağım.’
(Allah) demişti ki: ‘Git, onlardan kim sana uyarsa, şübhesiz sizin cezanız cehennemdir. Noksansız bir ceza.
Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygarayı kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara çeşitli va'dlerde bulun.’ Şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey va’detmez.
‘Benim kullarım. Senin onlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücün (hakimiyetin) yoktur.’ Vekil olarak Rabbin yeter.” (İsra, 17/61-65)
“Hani meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ demiştik. İblis dışında (diğerleri) secde etmişlerdi. O, cinlerdendi. Böylelikle Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı. Bu durumda Beni bırakıp, onu ve onun soyunu veliler mi edineceksiniz? Oysa onlar, sizin düşmanlarınızdır. (Bu,) zalimler için ne kadar kötü bir (tercih) değiştirmedir.” (Kehf, 18/50. Bakara, 2/34)
Irkçı-milliyetçi düşünce ve hareketinin atası İblis, kendi batıl anlayışına göre yaratılışını, yani ırkını üstün kabul edip, hevasını Allah’ın emrine tercih etmişti... Allah’ın kendisinden hayırlı olarak yarattığı Âdem (a.s.)’ın bu üstünlük derecesini hazmedememiş, Allah’ın emrini çiğnemiş ve kendi görüşünü Rabbi Allah’ın hükmünden daha iyi görmüştür...
Hâl böyle iken, şu gerçek apaçık ortaya çıkmıştır: Her ırkçı-milliyetçi düşünce ve hareket, şeytan İblis’in ideolojisini benimsemek ve onun izini takib etmek demektir... Çünkü bu cahiliyyenin kokmuş düşünce ve hareketinin fikir babası İblis şeytandır!.. Hatta insanlar arasında ırkçı-milliyetçi hareketlerde bulunanlar, şeytan İblis’i bile sollamışlardır...
İblis, ayrı maddelerden yaratılışlarını öne sürerek ırkçı-milliyetçilik yaparken, ayrı maddeden, yani topraktan, çamurdan yaratılmış olan insanların ırkçı-milliyetçilik yapması, “benim yaratıldığım toprak, ya da çamur, senin yaratıldığın toprak, ya da çamurdan daha hayırlı veya üstündür” demektir ki, insanın yaratılış gerçeğine aykırıdır... Çünkü insanların hepsi, bütün ırklar bütün renkler ve bütün kavimler, Âdem (a.s.)’dan türemiş, Âdem (a.s.)’ın da topraktan yaratılmış ilk insandır... Âdem (a.s.)’ın toprağı ne ise, ondan yaratılan Âdemoğullarının da toprağı aynıdır... Her bir ırk ve her bir renk ayrı ayrı topraktan yaratılmış, ayrı ayrı Âdemlerin çocukları değildir!.. Bundan dolayı birbirlerine üstünlükleri söz konusu değildir!..
Rabbimiz Allah, ilk ırkçı, ilk milliyetçi şeytan İblis’in, ırkçı-milliyetçi fitnesine karşı insan kullarını uyarmakta, onun tuzaklarına düşmemek için kendilerini bilgilendirmektedir.
“Ey Âdemoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de bir belâya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir. Biz, gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık.” (A'râf, 7/27)
“Şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekten o, sizin için apaçık bir düşmandır.” (Bakara, 2/168,208. En'âm, 6/142.)
“Ey Âdemoğulları, Ben, size and vermedim mi ki: ‘Şeytana kulluk etmeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.
Bana kulluk edin, doğru yol budur.’
Andolsun o, sizden bir çok insan neslini saptırmıştı. Yine de aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Yâsîn, 36/60-62)
İnsanların apaçık düşmanı olan şeytan İblis, ırkçı-milliyetçi düşünce ve hareketlerle aldattığı, günahlar işletip Allah’a karşı isyan ettirdiği ve birbirine düşürdüğü insanlara, dünyada sahib çıkmadığı gibi, ahirette de sahib çıkmayacak, aksine onları bu hareketlerinden dolayı kınayıp reddedecektir!..
Bu gaybî hakikatı, gaybı bilen ve bildiren yegâne Rabbimiz Allah beyan buyurmaktadır:
“İş hükme bağlanıp bitince şeytan der ki: ‘Doğrusu, Allah, size gerçek olan va’di va’detti. Ben de size, va’dde bulundum, fakat size yalan söyledim. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu. Yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın. Ben, sizi kurtaracak değilim, siz de beni kurtaracak değilsiniz. Doğrusu daha önce ortak koşmanızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere acı bir azab vardır.” (İbrahim, 14/22)
Yegâne Rabbimiz Allah, insan kullarının dünya hayatlarında şeytanın oyununa gelmemeleri ve tuzaklarına düşmemeleri için kendilerine, peygamberleri vasıtasıyla mesajını göndermiş, onları uyanık olmaya davet etmiştir... Irkçı-milliyetçiliğin İblis şeytanın ideolojisi olduğunu, bu şeytanî ideolojiden uzaklaşmalarını ve hiç yaklaşmamalarını beyan buyurmuştur... Bütün insanları, bir erkek ve bir dişiden yarattığını, sonra birbirleriyle tanışıp kaynaşmaları için halklar ve kabileler hâlinde birbirlerinden yaratılış yönüyle hiçbir üstünlüklerinin olmadığını bildirmiştir... Kendi katında insanların en kerimi, yani üstünü, katıksız iman edip, imanın gereği olan salih ameli işleyerek takvaya ulaşanlar olduğunu açıklamıştır!..
el-Adda’ b. Halid (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), Vedâ Haccı’nı yaptığı günde şöyle buyurmuştur:
Allah, şöyle buyuruyor:
“Ey insanlar, gerçekten Biz sizi, bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi, halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şübhesiz, Allah katında en üstün (kerim) olanınız (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır.” (Hucurat, 49/13)
Arab’ın Acem’e üstünlüğü yoktur. Acem’in de Arab’a üstünlüğü yoktur. Ne siyahın beyaza, ne de beyazın siyaha üstünlüğü yoktur. Üstünlük, ancak ve sadece takva ile olur.
Ey Kureyş topluluğu, insanlar ahirete giderlerken siz, ahirete boyunlarınıza dünyayı yüklenmiş olarak gelmeyin! Allah’a karşı benim size hiçbir faydam dokunmaz!”
Dünyada, bu ilâhî emri çiğneyip ırkçı-milliyetçilik yaparak kendi ırkının, kendi dilinin ve kendi renginin diğer ırklardan, dillerden ve renklerden üstün olduğuna inanıp bu kokuşmuş cahiliyye dâvâsını benimseyenlerin ahiretteki durumlarını, Rabbimiz Allah’ın kendisine bildirmesiyle bilip bildiren önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in hadislerinden öğreniyoruz...
Ebu Hüreyre (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Kıyamet günü gelince Allah, bir münadiye emreder ve o da nidâ eder:
- Ben, bir neseb yarattım, siz ise, başka bir neseb edindiniz.
Ben:
- Sizin en iyiniz, Benden en çok korkanınızdır, dedim.
Siz, bundan yüz çevirdiniz ve:
- Filan oğlu filan, filan oğlu filandan daha hayırlıdır, daha üstündür, dediniz.
Bu gün Ben, kendi nesebimi (salih amel ve takvayı) yükseltiyor, sizin nesebinizi (soy, sop ve makamınızı) alçaltıyorum.
Nerede Allah’dan korkanlar (muttakiler)!”
İbn Ömer (r.anhuma)’dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Koğuculuk, sövmek ve ırkçılık cehennemdedir. Bunlar, bir mü’minin kalbinde yer almaz.”
İnsanoğlunun apaçık düşmanı olan İblis’in şeytanî ideolojisi olan ırkçı milliyetçi düşünceye ve batıl harekete karşı çok uyanık olup, böyle bir aşağılık tuzağa düşmemek için çok dikkatli davranmak gerek... Şeytan İblis, her an insanoğlunu, özellikle mü’min müslümanları bu aşağılık tuzağa düşürmek için uğraşmaktadır... Her zaman ve her mekânda fırsat buldukça muvahhid mü’minlerin önünü kesen ve onları dosdoğru yoldan saptırmaya çalışan şeytan İblis ile onun ordusu, mü’min müslümanların gaflet anlarını kollamaktadır... Mü’min müslümanların gaflet anları, imanlarının zayıf ve amellerinin noksanlaştığı anlardır... İman kuvvetli ve amel salih olmadığı zaman, şeytan İblis’e fırsat verilmiş olur... Bundan dolayı mü’min müslümanlar, imanlarını katıksız ve kuvvetli hâle getirmeli, amellerini, emrolundukları şekilde yapıp takvaya ulaşmalıdırlar...
Böylece şeytan İblis’in bütün şeytanî planlarını bozar ve tuzaklarını parçalar!..
Sebre b. Ebu Fakih (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyurur Rasulullah (s.a.s.):
“Şeytan, Âdemoğlunun her yerde önüne çıkar. İslâm yolunda önüne çıkar.
(Müslüman olan birine):
- Sen, nasıl müslüman olursun, eski dinini, babalarının ve atalarının dinini bırakırsın?” der.
Fakat o kişi, şeytanı dinlemez ve müslüman olur. Sonra hicret ederken şeytan, yine yolunu keser ve:
- Kendi memleketini terk edip, nasıl hicret edersin? Hicret eden, dizgin vurulmuş at gibidir, der.
O kişi, şeytanı yine dinlemez ve hicret eder. Sonra o mü’min, savaşa giderken şeytan, yine yolunu keser ve:
- Savaş, hem seni yorar, hem de malını kaybedersin. Hâl böyleyken nasıl savaşa gidersin. Harb meydanında savaşacaksın, öldürüleceksin, karın, başkasına nikâhlanacak, malın da taksim edilecek, der.
O, mü’min, şeytanı yine dinlemez ve cihada gider.”
Daha sonra Rasulullah (s.a.s.):
“Kim böyle yaparsa, onu cennete koymak va’di icabı Allah'a vacib olur. Savaşta öldürülse de boğulsa da, hayvanı sırtından atıp öldürse de yine Allah, cennete koyar.” buyurdular.
Üstün Olanlar, Müttakilerdir
İbn Abbas (r.hanhuma) şöyle demiştir:
- Şu ayet ile amel eden bir kimseyi göremiyorum:
“Ey insanlar, gerçekten Biz sizi, bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.” (Hucurât, 49/13)
İnsan, insana:
- Ben, senden daha iyiyim, diyor.
Halbuki insan, Allah’dan korkmakla (muttaki olmakla) ancak başkasından daha iyi olur.
Yine İbn Abbas (r.anhuma) şöyle demiştir:
- Kerim kimi sayıyorsunuz? Allah, Kerim olanı beyan edip:
“Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır.” (Hucurât, 49/13) buyurmuştur.
Hasebi ne sayıyorsunuz? Haseb bakımından en üstününüz, ahlâkça en güzel olanınızdır.
Hangi ırktan, hangi renkten, hangi dil ve hangi bölgeden olursa olsun Allah katında en üstün olan insanın, katıksız iman sahibi ve salih amel işleyen muttaki kul olduğunu beyan buyuran ayet-i kerimenin nüzûl sebebi için şu olaylar anlatılmıştır:
1) Mekke feth edildiği gün Bilâl (r.a.), ezan okumak için Kâbe’nin damına çıkmıştı. Bunu gören bazı kimseler:
- Ne! Kâbe’nin damında bu siyah köle mi ezan okuyacak? derlerken, diğerleri ise:
- Allah, bir şey isterse, onu değiştirir, dediler.
Bunun üzerine Allah, bu ayet-i kerimeyi inzâl buyurdu.
2) Zührî (r.a.) der ki:
Rasulullah (s.a.s.), Beni Beyada kabilesine, Ebu Hind’i, kendilerinden bir kadın ile evlendirmelerini emretmişti.
Onlar:
- Ya Rasulallah, kızlarımızı, kölelerimizle mi evlendirelim? dediler.
Bunun üzerine bu ayet-i kerime nâzil oldu.
3) İbn Abbas (r.anhuma) şöyle demiştir:
Bu ayet, kendisine mescidde yer vermeyen bir kişiye:
- Falan kadının oğlu musun? diyen Sabit b. Kays hakkında inmiştir.
Sabit’in o sözü üzerine Rasulullah (s.a.s.):
“Falan kadının ismini anan kimdir?” diye sordu.
Sabit ayağa kalkarak:
- Benim, ey Allah’ın Rasulü, dedi.
Rasulullah (s.a.s.):
“Bak şu topluluğun yüzlerine!” buyurdu.
Sabit, baktı.
Rasulullah (s.a.s.):
“Ne gördün ey Sabit?” buyurdu.
Sabit:
- Beyaz, kızıl, siyah renkler gördüm, Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“O hâlde sen, onları ancak din ve takva hususunda üstün görebilirsin.”
İşte bu yüzden Allah Teâlâ, bu ayeti indirdi.
4) Yezid b. Şecere (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), bir gün Medine pazarından birisine uğramıştı. Bir de baktı ki, siyah bir köle satılığa çıkarılmış. Kim arttırırsa, ona satılacak.
Köle de şöyle diyordu:
- Kim beni satın alacaksa, bir şartla satın alsın.
Ona:
- Şartın nedir? diye soruldu.
O da:
- Beni satın alan adam, Rasulullah (s.a.s.)’in arkasında beş vakit namaz kılmaktan beni men etmeyecek, dedi.
Nihayet adamın biri, onu bu şarta binaen satın aldı.
Rasulullah (s.a.s.), bu köleyi her farz namazda görüyordu. Derken bir gün onu göremedi.
Sahibine:
“Köle nerede kaldı?” diye sordu.
Adam:
- Hummaya tutuldu, ey Allah’ın Rasulü, dedi.
Rasulullah (s.a.s.), ashabına:
“Kalkın, ona geçmiş olsuna gidelim!” buyurdu.
Ashab da, Rasulullah (s.a.s.) ile birlikte kalkıp o köleyi ziyarete gittiler.
Günlerden sonra Rasulullah (s.a.s.), kölenin sahibine:
“Kölenin durumu nedir?” diye sordu.
Adam:
- Ey Allah’ın Rasulü, köle aynı eski durumunda, dedi.
Rasulullah (s.a.s.), kalkıp kölenin yanına girdi. Köle, eski şiddetli hummanın içindeydi. Derken bu hâl üzere ruhunu teslim etti.
Rasulullah (s.a.s.)’in ashabı, bu işin heybetinden etkilenmişlerdi.
Muhacirler şöyle dedi:
- Biz, yurtlarımızı, mallarımızı, ailemizi terk ettik. Buna rağmen bizden hiçbir kimse, ne hayatında, ne hastalığında, ne de ölümünde şu kölenin gördüğü gibi bir iltifat görmemiştir.
Ensar ise şunları söyledi:
- Biz, Rasulullah (s.a.s.)’i yurt sahibi yaptık, O’na yardım ettik, mallarımıza ortak ettik. Buna rağmen zenci bir köleyi bize tercih etti.
Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu ayeti indirdi.
Bu ayetin tefsiri şu demektir:
Sizler, bir babanın ve bir annenin çocuklarısınız.
Böylece Allah Teâlâ, onlara:
“Şüphesiz, Allah katında sizin en değerliniz, takvaca en üstün olanınızdır.” ayetiyle de takvanın üstünlüğünü göstermiş oldu.
Ayet-i kerimenin iniş sebebinden de anlaşıldığı gibi asıl olan, katıksız iman ve salih amel sonucu erilen takvadır... İslâm’ı, bir hayat nizamı olarak kabul edip iman edilmesi gerekli olan ilkelere inanan kavimler, aşiretler ve kabileler, mü’min müslüman olduktan sonra iman ve İslâm kardeşi olduklarına inanırlar... Ayrı ırktan ayrı renkten ve ayrı dilden olmaları, kan ve toprak bağı olarak aynı olmamaları, onların iman ve İslâm, kardeşliklerini engelleyici değildir... İman kardeşi olan ayrı kavimlerin, renklerin ve dillerin mensubları, iman ve İslâm bakımından birbirine eşit olurlar... Kavimlerinden, ırk, renk ve dillerinden dolayı birbirlerine herhangi bir üstünlükleri söz konusu olmaz!.. Üstünlük, Allah katında, katıksız iman ile salih amel işleyerek takva sahibi olanlara aiddir... Muttaki olanlar, hangi ırkın, hangi rengin, hangi dilin ve hangi ülkenin muvahhid mü’minleri olursa olsunlar onlar, katıksız imanları ile yaptıkları salih ameller sonucu ulaştıkları takva ile diğer muvahhid mü’minlerden ileriye geçmişlerdir... Allah katında, diğerlerinden daha kıymetli ve üstün olmuşlardır...
Müslüman olmuş kavimler, birbirleriyle sağlam din bağıyla bağlanmış ve kan bağından çok daha kıymetli, çok daha sağlam olan iman bağı ortaya çıkmış, böylece İslâm kardeşliği oluşmuştur...
Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.)’e:
- İnsanların en keremi (üstünü) kimdir?
Rasulullah (s.a.s.):
“Allah’a en takvalı olanlardır.” buyurdular.
Semüre (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Haseb, servet ve soyluluk, takvadadır.”
Yegane önderimiz Rasulullah (s.a.s.), ümmetinin içinde muttaki mü’minleri “Ehl-i Beyt”inden saymış ve onları yakın dostlar edinmiştir... Muttaki mü’minler, Arap kavminden de olur, Arap olmayan kavimlerden de... Hangi ırk, renk ve dilden olursa olsun, değil mi ki, muvahhid mü’mindir, değil mi ki, muttaki müslümandır, o yüce şahsiyet, Rasulullah (s.a.s.)’in Ehl-i Beyt’inden ve yakın dostlarındandır...
Abdullah İbn Ömer (r.anhuma)’dan:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu :
“Gerçekten benim dostlarım muttakilerdir.”
Enes b. Melik (r.a.)‘dan.
Rasulullah (s.a.s.)’e:
- Muhammed’in Ehl-i Beyt’i kimlerdir? diye soruldu.
Rasulullah (s.a.s.) :
“Bütün muttakiler.” buyurdu.
Ve:
“Onun dostları muttakilerdir.” (Enfal, 8/34) ayetini okudu.
Enes (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Her takva sahibi kimse, Muhammed’in Ehl-i Beyt’indendir.”
Amr İbnu’l-As (r.a.) anlatıyor:
Ben, Rasulullah (s.a.s.)’den gizli değil, açık olarak şöyle buyururken işttim:
“Ebu filanın ailesi, benim velilerim değillerdir. Benim velim (dostum), ancak Allah’dır ve salih mü’minlerdir.”
Tîybî (r.a.) şunları söylemiştir:
“Hadisin mânâsı: Ben, hiçbir kimseye akrabalık sebebiyle muvâlât ve dostlukta bulunmam. Ben, ancak Allah’ı severim. Çünkü O’nun kulları üzerine vacib olan bir hakkı vardır. Salih mü’minleri de, Allah rızası için severim. Sevdiklerime, iman ve salâhlarından dolayı muvâlât eylerim. Bu hususta akrabam olup olmamaları mevzu bahis değildir. Şu kadar var ki, akrabamın akrabalık haklarına da riâ-yet eylerim.”
Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Soy temizliği bakımından nesebler birbirine yakın olmasa bile, kıyamet günü benim velilerim (dostlarım) takva sahibi olanlardır.”
Abdurrahman, Haşimoğullarından birisinin:
- Ben, Rasulullah (s.a.s.)’e insanların en yakınıyım, dediğini işitmiş de şöyle demiş:
- Senden bir başkası, O’na senden daha yakın ve layıktır. Senin O’na yakınlığın, sadece O’nun nesebinden olman nedeniyledir.
Önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in, Ehl-i Beyt’inden ve yakın dostlarından kabul etmiş olduğu, “O, bendendir, ben, ondanım” dediği şahsiyetlerin durumuna bakıldığında şu hakikat görülür:
Bu şahsiyetler, katıksız iman etmişler, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad eyleyerek, her türlü zulme ve zalime karşı durmuşlardır... Kimden gelirse gelsin asla zulmü kabul etmemiş ve kim olursa olsun zalime karşı en sert tavrı sergilemişlerdir... Onlar, adaletten, barıştan, sevgiden, dostluk ve kardeşlikten yanadırlar... Onlar muvahhid mü’min ve muttaki müslümanlardırlar...
Ebu Berze (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.) gazalarından birinde bulunuyormuş. Derken Allah, kendisine ganimet vermiş ve ashabına:
“Bir kaybınız var mı?” diye sormuş.
Ashab:
- Evet, filan, filan ve filan (aranmaktadır), demişler.
Sonra (yine):
“Bir kaybınız var mı?” diye sormuş.
- Evet, filan filan, filan (aranmaktadır), demişler.
Sonra tekrar:
“Bir kaybınız var mı?” diye sormuş.
(Bu sefer):
- Hayır! demişler.
Rasulullah:
“Lâkin ben, Cüleybib’i kayıp görüyorum. Onu hemen arayın!” buyurmuş.
Onu, ölenlerin içinde aramışlar ve kendi öldürdüğü yedi kişinin yanı başında bulmuşlar. Sonra (düşmanlar,) onu öldürmüşler.
Rasulullah (s.a.s.), gelerek onun başucunda durmuş ve şöyle buyurmuştur:
“Yedi kişi öldürdü. Sonra onu öldürdüler. Bu, bendendir, ben de ondanım! Bu, bendendir, ben de ondanım!..”
Daha sonra onu, iki kolunun üzerine koymuş. Kendisinin, Rasulullah (s.a.s.)’in kollarından başka kolu yokmuş. ona, bir kabir kazmış ve kabire koymuş.
Ebu Berze, yıkamaktan bahsetmemiştir.
İmam Tirmizî (r.a.), Sünen’inde “Fasık devlet adamlarından Uzak Durulması Hakkında” babında şu hadis-i şerifi kaydetmiştir:
Ka’b b. Ucra (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), bize çıkageldi ve biz, beş ile dörd(ün toplamı) olarak dokuz kişi idik. İki sayıdan biri Arab’dan: diğeri acem’den idi.
Rasulullah (s.a.s.) buyurdu ki:
“Dinleyin! Benden sonra birtakım emir (idareci)lerin olacağını işittiniz mi?
Kim onların yanına girer, onların yalanlarını doğrular ve haksızlıkları hususunda onlara yardım ederse, benden değildir, ben de ondan değilim ve havuz başında bana vara-mayacaktır!
Kim onların yanlarına girmez, haksızlıkları hususunda onlara yardım etmez ve onların yalanlarını doğrulamazsa o, bendendir, ben de ondanım ve havuz başında bana vara-caktır!”
İslâm’da, iman, takva ve güzel ahlâk esas alınmıştır... Rabbimiz Allah, iman eden, takvaya ulaşan ve güzel ahlâk sahibi olan muvahhid mü’minleri veliler edinmiş, onların kalblerini uzlaştırmıştır... En son Nebî ve en son Rasulü, Rasulullah (s.a.s.)’e hitaben şöyle buyurur Rabbimiz Allah:
“Şübhesiz Allah, sana yeter. O, seni yardımıyla ve mü’minlerle destekledi.
Ve onların kalblerini uzlaştırdı. Sen, yeryüzündekilerin tümünü harcasaydın bile, onların kalblerini uzlaştıramazdın. Amma Allah, aralarını bulup onları uzlaştırdı. Çünkü O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
Ey Peygamber, sana ve seni izleyen mü’minlere Allah yeter.” (Enfal, 8/62-64)
Ebu Hureyre (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Mü’minlerin iman yönünden en mükemmel olanları, ahlâk yönünden en güzel olanlarıdır.”